7 Gece Bölüm 3: Düzenbaz Tanrı Kuralları 3. Kısım



7 Gece Bölüm 3: Düzenbaz Tanrı Kuralları 3. Kısım


Çeviri: Gölge
Düzenleme: Gölge



Yavru köpeği klüp binasının ardında bıraktıktan hemen sonra, kantine döndük ve Teru-san’a katıldık. Akeno yavru köpeği kulüp odasına getirdiği için özür dilemeye çalışırken, Teru-san diğer yandan neşe ile gülümsüyordu.
 Bu okul arası saatlerinde, kapanmak üzereyken kantine koşturduk. 150 sandalyelik boş alanda, dört kişilik bir alan için sadece üç kişiydik. Masanın her iki yanına geçerken kantinin içinde sessizlik uzanıyordu. Ama öte yandan, bir saat geçecek ve öğrenciler, kulüp işleri yüzünden aç olacak ve muhtemelen telaşla geleceklerdi.
“Peki, başlayalım.”
 Teru-san yanına bakarak Akeno ve bana bunu söyleyip, bir mülakattaymışız gibi karşımıza oturdu.
“İlk olarak, ikinizin genelde gördüğü rüyalar mıydı? .. Demek istediğim, bilirsiniz, gördüğünüzü belirttikleriniz?”
 “Evet, öyleydi. Ama geçen gece, Sakuya ile görüşemedim, yani aynı rüyayı gördüğünüzü söyleyemem ama… bana göre, bence bu aynı rüya.”
“Ben de aynı fikirdeyim. Bilinçli rüyamda çevrede gezinen canavarlar ve ıssız cadde ile, şüphesiz bu o tuhaf rüya.”
“Bilirsiniz, üst üste üç kez olan bir şey için, sadece fazladan şans diyemeyiz, …”
“Şimdilik, gördüğünüzün bir rüya olduğu düşüncesini atsak en iyisi, şu andan itibaren sizin bakış açınız ve mücadeleniz bu rüyayı gördüğünüzden emin olmayacak. Anladınız?”
“Anladık.”
 Akeno ve ben, Teru-san’ın ardından uyumla başımızı salladık.
“Sonraki soru, önerimi dinlediniz mi? Rüyanıza bir şeyler götürebildiniz mi?”
 Başımızı aynı anda salladık.
“Kullanışlı mıydı? Hayal ettiğiniz gibi miydi?”
 Tekrar başımızı salladık. Teru-san bunu görünce şaşırdı.
 “Cidden--!!! Kelimelerin gücü gerçekten güçlü---! ‘öyleyse’ hissi ile çeşitlendirdiğim bir şeydi benim için. Peki detayları duyabilir miyim? İlk olarak Kasugamori’den.”
“Çocukken abimle oynadığımız oyuncak silah ve sihirli değneği götürdüm. Ama değnekle büyü kullanamadım. Ama sonra---“
 Akeno çantasından küçük bir tabanca çıkarttı. Ağır bir *pat* sesi ile masaya koydu. Gözlerim kuşku ile bu hassas detaya kaydı.
“Eh, imkansız, … bu gerçek değil… değil mi?”
“Bu gerçek bir kuru sıkı! BB turunu yüksek basınçlı gaz kullanarak ateşliyor.”
“Yani bu sahte… İlk başta gerçek sandım.”
 Akeno’dan bana vermesini rica ettim. Ağırlığı cidden elimdeydi. Muhtemelen 500 gramdan az değildi. Denemek için hedef aldım,
“Hayır, Sakuya-kun! Birilerini susturacak bir an değil ve tetiğe dokunacak yer değil! Belki bir kuru sıkı ama birini vurursan gözünü çıkartacak kadar güçlü olabilir…”
 Teru-san alışılmadık bir şekilde sertçe uyardı.
“Üzgününm. Bir dahaki sefere dikkatli olacağım…”
 Karamsar bir şeklide silahı masaya tekrar koydum. Sonra Teru-san onu aldı.
 “Ham, bir M9. Bilirsiniz, görüntüsü biraz değişik. Orijinal metaryale göre yapılıp, yapılmadığını merak ettim.”
"e-mu-na-i-n?"
“Evet, tabancanın adı. Bilirsiniz, popüler bir silah. Polis ve asker güçleri dünyada bunu kullanır. Film ve oyunlarda da popüler olduğundan, bu bir şans olsa da incelerken dikkatliyim.”
 Söylediği gibi duvarı hedeflemişti.. Sağ işaret parmağı tetikte değildi. Teru-san atletik olmadığı halde, bu şekilde formda görünüyor.
 “Anladım, bu cidden faydalı oldu… Bu modelden gerçek bir şey çıktığından beri faydalı, hayal etmesi muhtemelen daha kolay.”
“Doğru. Özel olmadığını düşünmüştüm ama gücü gerçek bir şey olabilirdi… Bunu canavarlara karşı kendimi savunurken kullanabilirim.”
“Düşündüğüm gibi.”
 Teru-san tabancayı Akeno’ya döndürdü ve Akeno silahı çantasına geri koydu.
 “Sıradaki benim. Getirdiğim şey…”
 Çantamdan lazer bıçağını çıkartırken, rüyamda neler olduğunu onlara anlattım. Sonun beklediğim vakit geldi! Zafer kazanmışçasına anlattım—Özellikle Kerberos tarafından kovalandığım süreci ve dakikası dakikasına aldığım sonucu… Ama bir şekilde bir şeyler garipti. O ikisi alkışlamak yerine kötü bir şey yapmışım hissi verdiler.
 “Affedersin, Sakuya… Kötü bir deneyim olduğunu anlayabiliyorum… ama gördüğüm şey sadece övünüyor olman… Gerçekten üzgünüm…”
 Başımı utançla eğdim. Hey, bekle, bu beklediğim tepki değil-!!
 “A-ama güvendeyim! Buraya, bana bak, canlı mıyım? Ayaklarım… Kalan hiç hasar yok. Rüyamdaki tamamen bir kazaydı. Orada ölüyorum ama tamamen değil… belki.”
 Elimde olmadan devam ettim. Bu Teru-san için sert anlatımı ve her şey ile kabul edilemez olsa da.
 “Henüz rahatlama, Hoshi-kun. O an belki şanslıydı. Kendi kendini güçlüce telkin etmenle, bazen gerçek olaylar bedeninin gerisinde kalır.”
“İ, imkansız, korkutma beni böyle…”
“Bu aslında bilinen bir algı, ‘Stigmata’ olabilir de, detaylar eksik ama rüyanda geçirdiğin olaylar hakkında biraz şüpheliyim. –gerçek bedenine aktarılabileceği konusunda- İkinizin de anlamsız durumun farkına varmasını isterim.”
“Ah, … … aklımızda tutacağız …”
 “Beden gerçekten yaralanıyor olabilir ama bilinçli rüyada zihin yarı-uyanık durumdadır, yani acı hissi kuşu verici. Diğer bir değişle zihniniz zorlanmış. Söylemek gereksiz, çok zorlarsan acır, değil mi? Bu bir rüya olabilir ama tedbirsiz aksiyondan sakınmanızı isterim.”
Peki, bildiğiniz üzere, bir ölüm arzum yok…
Her neyse, Teru-san’ın nutuk çeken hali ve Akeno’nun endişesi ile depresyonik bir hal aldım. Boğucu bir sessizlik takip etti. Teru-san gözlüklerini kaldırdı ve gözlerini ovdu; gözlüklerini indirirken normal şüpheli ifadesine döndü.
“Devam edelim. Saitou-kun ilgimi çekti. Söylediğin doğru ise, sizinle aynı rüyayı gören beş kişi daha var.”
“Üstelik biliyorsunuz onlar önümüzde.”
 “Şu ana dek, muhtemelen olan güçlü bir şans eseri ikinizin aynı rüyayı görüyor olmasıydı. Ama artık, diğer durumları dikkate almak en iyisi.”
“Bir başkasını rüyamıza çağırmamızın mümkün olduğu mu bu?”
 “İhtimal ya da başka bir şekilde, astral seyahate başlamışsınızdır, inkar edemeyeceğim şeyler.”
"A-su-to-ra-ru ne?"
“Peki, onların deyimi ile ruh dünyası. Bu konudan uzak kalmayı deniyordum… ama oranın belirli koşulları olduğunu belirteyim…”
Gönülsüzce gizemi dikkatle ararken Teru-san başını kaşımakla yetindi.
 “Neyse, en azından siz ikiniz bu rüyaları yöneten kişiler değilsiniz. Hal böyleyse, bu bir bilinçli rüya olsa da, istediğiniz gibi kontrol edemeyeceğiniz durumlar olabilir… mesela gökyüzünde uçmak.”
“Öyle mi? Gökyüzüne doğru uçamayız ama bir lazer bıçağı kullanabildim?”
“Ben de öyle düşündüm. Yani bunun anlamı kendi yapacağın gibi oynayabilirdin. Ve bu normal aksiyonlara göre sınırsızdı. Diğer bir değişle senin astral bedenin… sadece bu değil, senin egon da korundu. Hoshi-kun’un kullandığı lazer bıçağı biri. Muhtemelen kontrol gücü.”
“Üzgünüm, seni anlayamadım.”
“Ah… O halde senin için kolaylaştıracağım…”
 Çantasına uzanarak, Teru-san bir DVD kılıfı çıkarttı. Bu pekitin hepsini de pekala biliyordum. Akeno başlığı yüksek sesle okusa da.
“Hiç Bitmeyen Fantezi 13… Bir video oyunu mu?”
“Kabus dünyasının bir karakteriydiniz. He bir karakter kendi ekipmanına ve yeteneğine sahip ve dilediğiniz yere gidebilirdiniz. Bir girişinizde dövüş canavarlarıyla dövüşürsünüz.”
 “Yani bu… Yapabildiğimiz kadar ama bu oyunun kurallarını yıkamayacağımız anlamına gelmez mi?”
“Dediğin gibi. Ama bu bir örnek---“
“Yo!”
 Teru-san’ın konuşmasını alçak bir ses böldü. Sesin geldiği yere bakınca, kaba görünümlü gençler yaklaşıyor.
 “Saitou…”
“Yo, Hoshi! Bakıyorum da İYİSİN.”
 Saitou ile muhtemelen serseri olan o dört herif. Konuştuğu şey hakkında ortak oldukları anlaşılıyor. Her berinin kötü bir görünümü vardı. Ya da şöyle söyleyebilirim, Saitou aralarında en iyi görüneni. Ama bununla beraber arkadaşları hakkında aynı şeyi söyleyemem, arkadaşça çene çalacak modda değiller. Aksine korunmalıyım.
 “Homura-san, bu Hoshi!”
 Saitou arkadaşça bir gülümseme ile döner. Sertçe dağılmış kırmızı saçları olan bir delikanlı… Bakınca yaklaşık 1.90 cm. iri-yarı omuzları ve göğsü ile ve göz korkutan bir hava ile. Homura’nın adını benim gibi sıradan bir öğrenci bile bilir.
 Homura Takeru, lise 2. Yıl. Suijou Akademisi’nin suçlularının başı. Haddinden fazla genç ve güçlü olan katıksız serserilerden farklı, hatırladığım kadarı ile özellikle ahlaksız hareketlerle eğlenen tiplerden (özellikle yaralama suçu).
 Söylentilere göre Homura-san’ı okul içinde ve dışında tekrar tekrar karşılaştığı olaylara okulda polis de gözlerini yumuyor. Bence çenelerinin tamamen kapatıyorlar çünkü babası bir Meclis üyesi ya da avukat ya da öyle bir şey.
 “Sen… … Saitou’nun konuşması belki gereksiz ama sen ‘güç’ kullanıyorsun?”
 Homura bakışlarını bana çok meraklı bir şekilde dikti. Doğrusu, korkutucu. Ve yüzümü ondan çeviremedim.
“E, evet… Bir ya da başka bir yol kullanabilirim.”
 Amacı ne? Böyle bakabileceği biri miyim? Öyleyse onlara katılmıyorum…
 “Hm? Ne tür bir güç?”
 “Lazer bıçağı…”
 “Lazer bıçağı? Hahahah!! Havalı ha! Güçlü müydü?”
 “Olduğu kadar. Diğer insanların gücünü göremediğimden ben…”
 “Diğer insanların canı cehenneme! Sadece savaşabilirsen umursarım.”
 “Savaşabilirim. Yapabilirsem, bir canavarı tek darbe ile yere serecek gücüm var.”
 Doğru olduğu için bunu öne sürdüm. Emrinde olan kişilere hayran bakışlarını döndü.
“Duydunuz mu? Tek darbe! Harika değil mi? En azından bazı şeyler için harika. Değil mi, Saitou?”
“A, affet beni, Homura-san…”
 Saitou zayıf bir gülümseme ile Homura-san ve diğerlerinin küçümseyişlerini yanıtladı. Bu Saitou’nun ateşle oynayamadığı anlamına mı geliyordu? Dostları için bir sır tutabilir miydi? Ya da yalan söyleyebilir miydi? Her halükarda sessiz kalmaktan iyidir…
 “…ne? Çok tuhaf olan ne?”
 Benim sayemde mi gördü…!? Muhtemelen ifademi biraz ve henüz değiştirmiş olmalıyım, keskin gözleri fark etti…
“Ah, şay… Saitou’dan ateşi kullanmak hakkındakileri duydum…”
  Bunu söyleyebilirim çünkü Homura-san’ı kızdırdığım bu noktada, orada bulunma sebebim Saitou’yu korumak değil. Saitou’nun rengi atarken Homura ve diğerleri suskun bir şekilde Saitou’ya baktılar.
 “Ah… evet, bir yanlış anlaşılmaydı---“
“Ah, yani gösteriş yapıyordun… Sani p*ç!!”
 Homura’nın dizi Saitou’nun midesine gömüldü. Dizi yiyince Saitou biraz inledi. Ardımda Akeno’nun bastırılmış çığlığını duydum.
“Ne ateşinden bahsediyorsun? Seni işe yaramaz pislik!”
 Homura acımasızca Saitou’nun başının arkasını ezerken, dik dik bana baktı.
 “Siz pisliklerin, buna lanet sözleri için inandığınızı söylemeyin. Bu çöp hiçbir şey kullanamaz. Anladınız mı?”
“A… Anladık.”
Korku ile başımı salladım sadece. Homura bir kez daha Saitou’ya aşağılama ile baktı, ayağını Saitou’nun başından çekti. Omzumun üzerinden Akeno’ya baktı.
“Sen, adın? ‘Güç’ü kullanabilir misin?”
“Katsugamori Akeno… … Bir tabanca kullanıyorum.”
“Bir tabanca? Bu da havalı bir güç…”
 Homura onaylayarak başını salladı ve Teru-san’a göz attı. Aniden dikkatimi çekti, Teru-san kollarının ikisini masaya koyup, yüzünün etrafına koyarak geriye döndürüp kapatıyor. Homura-san’ın yırtıcı gözleri ile onu deldiği yerde.
 “G*t, bir süredir ne b*k yiyorsun lan sen?”
“! P, pardon, Ama sana karışmam gerektiğini düşünmüyorum… Ben sadece vakit öldürüp, sohbet etmek için buradayım…”
 Teru-san açıkça zoraki bir gülümseme ile başını kaldırdı. Teru-san’ın bu kadar uysal olabileceğini bilmiyordum.
“Cık, bu küçük adam Himura mı?”
 Homura aşağılayarak dilini çıtlattı. Bu ikisi, birbirini tanıyordu. Bu beklenmedikti.
 “Seni rahatsız ettim pardon. Gideceğim bir yer var…”
 Teru-san hızla kalktı. Bakışlarını ondan çekti. Ama Homura izin vermedi.
“S*ktir lan! Kim sana kımılda dedi?”
 Söylediği anda, Teru-san kendini tekrar sandalyeye indirdi. Bu ikisi, yılanlar ve kurbağalar gibi.
 “O halde işin yoksa ne b*k yemeğe buradasın? Durumla alakan var ya da başka bir şey?”
 “Bu… Burada o rüyayı gören kimseyle ilişkimin olmasının bir yolu yok…”
 “Ben… Sadece Hoshi-kun ile şans eseri karşılaştım ve bu konu hakkında konuş---“
“Duydun ve burnunu soktun---!!”
“Hi, ö, özür…”
“Mazeretini s*keyim! Sana göre zaten dışarıdasın, ha? Yoruyorsun beni, seni s*kik!”
Homura etrafımdan dolaştı. Kelimesi kelimesine, adım adım, Teru-san’a sokuldu. O anda, atmosfer değişti. Burada konuştuğumuz şey rüya değil miydi? Homura, Teru-san’ın yanına yürüdüğü anda da ve,
“Sen öldün, pislik!!”
“Ahh---!?”
 Teru-san tek yumruk ile yanağını tuttu ve fırladı. Kalkmaya zorlanıyor. Gözleri çıktı ve yere düştü. Homura eliyle ağzını kapattığı için çığlığı bir inilti olarak alçaldı.
“Sana çığlık yok. Elime tükürebileceğini düşünüyorsun ha?”
 Homura delici bakışlar atarken, sesinden eminim, bundan açıkça keyif alıyor. Korkacak zaman değildi birileri Homura’yı durdurmalıydı!
 Bana göre, Homura korkunç. Hemen Teru-san’ı desteklesem güçsüz kalabilirim. Korkunç olacağına eminim. Ama böyle bir sebepten, arkadaşıma böyle bir şey olmasına izin veremem!
 “Yeter…!!”
 Keskin bir bağırış ile ayağa kalktım.
 Sırıtan iki serseriye baktım ve gülümsemeleri hemen kayboldu. Gözlerinden buna inanamadıkları belli. Homura’nın bakış açısından, muhtemelen dikkatsizce bir hareketti. Yine de, beni görmezden gelemezler!
“Ne halt…?”
 Homura yavaş yavaş bana döndü. Midemin kasıldığını hissederken açıkça söyledim.
“Çek elini Teru-san’dan”
“Ne halt yemeğe?”
“Acı içinde.”
“Oooh, acı içinde.”
 Homura bunu utanmazca söyledi. Buna cevabım yok. Onun için rakibini acı içinde görmek, onu acıdan kurtarmak için bir sebep değil. Yani, şiddetten başka bir şeye inanamıyor. O zaman onu nasıl ikna edebilirim? Kelimeler onda işe yaramaz mı= Yapabildiğim her şeyle onu uzaklaştırmalı mıyım?
 Şaşkındım. Teru-san mücadele içindeyken, Homura sakin kaldı…
 Anladım. Nefesim hızlanıyor. Yumruğumu güçle sıktım. Kalp atışım git gide şiddetleniyor, savaşçı ruhumu destekliyor---
 “Beyler çirkinsiniz.”
 Akeno’nun konuşması ile, bir anda deliye dönmenin sınırında yatıştım. Akeno yanımda durdu, Homura’ya ters ters baktı.
“Yaptığınız şey sadece zorbalık! Güçlü olunacak bir şey değil! Acımasız, biçimsiz ve çirkin, bırak onu.”
 Bunu dedi.
 Bu sert sözlerle, serseriler de sessizliğe büründü. Homura şaşkınlık içinde, Akeno’yu başından beri izliyordu ama o anda,
“... ... hahahahahah!! Yani bu kötü ha. İyi değil, ha!”
 Mutlu bir gülümseme ile elini Teru-san’dan çekti.
 Teru-san yere çöktü, öksürdü. Homura elini masaya geçirdi, vücudunu yukarı çekti ve Akeno’nun yanına hızla yanaştı!
“Akeno!”
 Hemen Akeno’nun kolunu yakaladım ve onu korumak için çektim.
“Yolumdan çekil!”
 Homura umursamazca sağ kolunu salladı! Hemen sağ kolumu başımı korumak için çektim ama kolu çok güçlüydü yani zorlukla yana çekildim ve yolun yarısını gitmeden duvara çarptım!
“Ah, uhhh…”
 O anda, nefes almakla başım beladaydı ve bedenim öksürerek yıkıldı. Ne güç ama…
 Homura, Akeno’nun yanağını çekti ve öpecek kadar kendine yaklaştırdı. Ama Akeno kaybedecek biri değildi. O anda Akeno, tabancasının namlusunu sol gözünün tam ortasında tuttu! Kirpiklerinin değmesi için gözünü kırpması yetecek kadar yakındı. Akeno’nun parmağı namluda.
“Beni bir oyuncakla mı tehdit ediyorsun?”
“Bir oyuncak, doğru ama retinanı mahvedebilir.”
“Sonradan senin hakkında söylenecekleri umursamıyor musun?”
“Muhtemelen sana bir göz kaybettiren bir kahraman olduğumu düşünecekler.”
 Gergin bir sessizlik takip etti. Homura birkaç saniye için gözlerini Akeno’ya dikti.
"Hahahahahahahah!!!"
 Onu bıraktı.
 “Sevdim bunu! İyiymişsin kız… Benimsin.”
 “Affedersin. Seninle ilgilenmiyorum.”
 “Öyle mi! Bu çok kötü…”
 Omuzları sarsılarak gülerken Akeno’nun yanından geçti.
 “Rüyada göreceğim seni.”
 Bunu söylediğinde tayfası geri çekildi ve kantinden ayrıldılar.
 Akeno onlara sırtını sarsılmadan döndü. Ya da bana öyle geldi,
 "... ... ... ... ..."
 İpleri kesik bir kukla gibi, kendini yere bıraktı.
 “İyi misin, Akeno?”
 “Hm, Ben iyiyim… … sadece aniden gevşedim… B, bu korkunçtu… …”
Kuru bir gülümseme ile ondan kaçarken, yaşlı gözlerle bana bakıyor.
“Oturabilir misin?”
“Yapamam, tükendim… Birazcık burada duracağım. İlk Teru-san’a git…”
 “Tamam.”
 Masaya doğru ilerledim. Teru-san hala öksürüyordu. Eli ısrarla gözlüğündeydi. Homura’nın ayağı ile ezilip, mercekleri kırılıp, çerçevesi büküldü, zaten resmen kullanışsız hale geldi.
“…Ben, işe yaramazım…”
 Omuzları titrerken mırıldandı..
“Onlara karşı gelemem. Düzgün bir konuşma bile olmaz… sarsılıyor, rezilleşiyor, gülümsüyor, sadece zorbalığa katlanıyor… Ben bu kadar zayıfım…”
 “Bu… Akeno’nun konuşması gerçek değil. O öyle konuşmalıydı. Doğrusu bu şekilde zorlarken başka seçeneği yoktu.”
 “Biliyorum, biliyorum! Ona karşı bir kıskançlık beslemek yanlış. O beni kurtardı. Minnettarım. Bu sadece, kendimden nefret ediyorum… Bu kadarıyla, ben onlara karşı gelemeyen acınası biriyim.”
"Teru-san ..."
“Git, Hoshi-kun. Bırak beni… yalnız…”
 Muhtemelen ağlıyor, burnunu çektiğini duyabiliyorum. Onu kucaklamalıyım ama sonuçta onu dinledim.
 Yerde ağlarken, sessizce Akeno’nun elini tuttum ve kantinden çıktım.




 Gölge’den Notlar: Uzuunnnn zaman sonra yeni bölüm. Aslında bunu 19 Temmuzda çevirdim ama diğer bölümü biraz ilerletmeden yayınlamak istemedim. O yüzden şimdi yayımlıyorum.
Bu bölümü çevirirken aklımdan geçen ilk şey,  çevirdiğimde nedense kendimi roman değil de senaryo metni çeviriyor gibi hissediyor olmam oldu.
 İkinci şey ise romana girip Homura’yı tekme tokat dövme isteğim oldu… Teru-san :’(

7 Gece Bölüm 3: Düzenbaz Tanrı Kuralları 2. Kısım



7 Gece Bölüm 3: Düzenbaz Tanrı Kuralları 2. Kısım

Çeviri: Gölge
Düzenleme: Gölge


 27 Haziran, Çarşamba
 Günün dersleri bittiğine, aceleyle kulüp binasının koridoruna fırladım, tenis kulübü için değil, SF kulübü için. Teru-san’a söz verdiğim gibi, geçen gece rüyamda olanları anlatmak için tenis pratiğini ekiyorum.
 Neden bu kadar hızlı olduğumu biliyorum. Çok heyecanlıyım. Geçen geceki kapışma, Kerberos’un saldırılarının verdiği korku ve ani sonuçtan duyulan çaresizlik, her şeyi anlatmalıyım. Akeno ve Teru-san’ın beni dinlemesini istiyorum… Şey, olan her şeyden dolayı övünmek istiyorum ama düşününce, elimde değil ama duygularımı dizginleyeceğim. Nihayetinde, bir cehennem zebanisini tek başıma yendim!
 "İçeri geliyorum!"
 Kulüp odasına ulaşır ulaşmaz, kapıyı çaldım ve hemen açtım—
*köpek havlaması*
"Dowaaa!?"
 Ansızın duyulan köpek havlamasıyla, sefilce bağırdım, sıçradım ve kıç üstü düştüm.
"Oh?"
 Kapıya doğru koşan bir Shiba (henüz bir yavru),  gözlerini bana dikti.
"N, Ne? Sen, sen nasıl girdin buraya?"
Hızlı atan kalbimi sakinleştirirken, köpeğe sordum,
"Onu buraya ben getirdim."
 Ani cevapla aklım karışarak başımı kaldırdım. Akeno yan sırada oturuyordu, elini çenesine dayamış, bana bakıyordu.
"Akeno ... gördün?"
"Her şeyi."
"... ... ..."
Ah hayır, kötü hareket -! Bu küçük düşürücü-!!
“Bu şaşırtıcı. Sakuya köpeklerden nefret eder?”
 Ah -- evet. Doğru. Akeno’nun gözünde, bir yavru köpekten korkmuş ve kendimi dümdüz yere atmış biri gibi görünüyorum. Lanet olsun --!
“Ah, yanlış anladın. Bu köpeklerden korktuğum anlamına gelmez, ne söyleyeceğimi düşünüyord ---“
 “Evet, evet, bunu senden duymak isterim. Ama şimdilik, ne zaman kalkacaksın?”
"... ... ..."
 Akeno yanıma yürüdü ve köpeği çekti. Daha çok “yanımdan uzaklaştırdı”. Bunun köpekten korkmak ya da sessiz kalmak konusunda bana faydası yoktu. Açıklamak ve mazeret üretmek sadece gözyaşına sebep olur. Yani, çenemi kapattım ve ayağa kalkıp, arkamdaki tozu silkeledim.
 Tekrar odaya girdim. Kulüp odasındaki boşluk kapıdan masaya kadar dar olduğundan, Akeno köpeği köşedeki koliye koydu. Ben soru sormaya hazırlanırken,
"Dün gecenin rüyasını gördün mü?"
Akeno önce sordu.
"Evet, gördüm. Dinle, ben ---"
 Ben başımı sallarken Akeno sevimli bir şekilde gülümsedi ve sonra,
"-- keru *Sakuya’nın sözü kesilir*"
Acımasızca tokatlandım!
"Owww ...!! Bu niyeydi!"
"Dün tamamen unutmaya nasıl cüret edersin!"
 Tatlı gülümsemeden sonra, Akeno’nun bakışları sertleşti ve yüzü tamamen kızgın bir hal aldı.
“Beni boşlukta beklettin, nerelerde gezindin! Sözlerini bozan erkeklerden nefret ederim --- !!”
 Ah hayır! Kerberosla dövüşürken sözümüzü tamamen unutmuşum ...!
“Başından beri bekledim! Ve ne kadar zaman geçerse geçsin gelmedin. Bir şeyler olabilir diye çok endişelendim ... ve şimdi, şu kaygısız bakışlarla kendini gösteriyorsun!”
"Ü, üzgünüm ..."
 Özür dilemekten başka çarem yok. Bahanem var ama Akeno çok endişeli, yani tekrar düşünmeliyim. Belki sabah ilk iş ona mail atmalıyım.
 Bununla beraber, ürpertici ve tehdit edici olsa da, “Senin için endişelendim” dediğini duymak, çok mutlu etti.
“Ne sırıtıyorsun! Şu an çok kızgınım! Özür dile!”
"Ben, ben özür dilerim. Seni endişelendirdiğim için üzgünüm. ... ... ama sorun yok, görüyorsun ben o andan beri canlıyım,"
"O an?"
"Beni merak ettiğin için teşekkürler. Ve güvende ve sağlam olduğun için memnunum."
"... hıh, teşekküre rağmen ... sesin şüphe uyandırıcı ..."
 Akeno kaşlarını çatarken, somurtarak döndü. Artık öfkesi dibe çökmüş gibi görünüyor. Kutunun yanına çömeldiği yere ben de çömeldim.
 Yavru köpek yaklaşık 6 aylık. Başını yana yatırıp bana baktı.
"Oh, tatlı ..."
 Mi-ko evimizin bir güzelliği olabilir ama bu yavrunun sevimliliği de bir sebep. Belki de gıdıklamam gerekiyor … Başını yavaşça okşamak için elimi uzattığımda, yavru gözlerini kıstı ve rahatladı.
"? Sakuya, Köpekleri sevmediğini sanıyordum?"
“Bunun bir yanlış anlaşılma olduğunu söyledim. Geçen gece olanlar bir tür kötü zamanlamalar serisiydi. Köpekleri gerçekten severim.”
"Öyle mi ..."
Açıklamam üzerine, Akeno, bir şey düşünüyor gibi,
“Hey, bu yavruyu sahiplenmek ister misin?”
"... ... Ha?"
Beklenmedik bir istekti.
“Ne demek istiyorsun? Bu yavruyu alacak…”
“Okula gelirken yolda buldum.”
"Yani, onu aldıysan sahiplenirsin de ... ?"
Akeno bakışlarını yere indirdi ve başını salladı.
"Evcil hayvanlar apartmanda yasak ... evimde."
"Eh ... O zaman neden aldın yavrucağı?"
Faydasızdı ama sordum.
"... Ama nedense ... Yavruyu yalnız bırakamadım ..."
"... ... ..."
"A, ama yardım edemem. Gözleri üzerimde. Ve yalnızmış gibi bana havlıyor."
Akeno ağlayacak gibiydi. Böyle duygusal bir sebepten dolayı bir sokak köpeğini alabileceğini hiç düşünmemiştim. "Artık ortaokul öğrencisi değilsin" ... her nasılsa ağzıma gelen bu sözleri yutmayı başardım.
"Peki, ne dersin, Sakuya?"
“Üzgünüm ama bir kedim var. Başka bir hayvan alma lüksüm yok.”
"... Anlıyorum ... ..."
Ah, öyle üzgün görünme. Sebeplerimi sana kuşkusuzca söyledim. ... ... Böyle söylemek.
"Yavru köpeği ilk aldığın yere götürmeliyiz."
"! Olmaz!!"
“ ‘Olmaz’ diyorsun da .... O zaman ne yapacaksın. Eve alabileceğini düşünüyor musun?”
“Doğrusu, başımı belaya sokmadan onu sahiplenemem ama yavruyu tekrar atmak istemiyorum .... Onunla ilgilenecek birini bulmamız gerek.”
Bunu tereddütsüzce söyledi. Gözlerindeki ifade ne istediğini biliyordu.
 Yetişkini oynuyor olabilir ama artık benim gözümde o henüz sadece bir çocuk. Gözlerimin önündeyken içindekini, genelde göstermez …
 Kızın duygularına cevap verme dürtüsüyle hareket ettim ama yine de yerimde durdum, belirsizce. Benim için rahatsız edici bir görev …
"Onunla ilgilenecek birini bulana dek ne yapacaksın?"
"Bu ... burada tutabiliriz, Bence burası güvenli ama ..."
“Üzgünüm ama yapamazsın.”
“Neden olmasın …?! Bu kötü sözler niye?”
“Kötü hiçbir şey demiyorum! Haziranın sonuna geldik, yaz zamanı yaklaştı. Sıcak ve nemli bir odaya köpeği kapatmak işkence olacaktır, sence de değil mi? Üstelik ---"
Bir bakıma, mükemmel bir zamanlama. Kapı aniden açıldı ve Teru-san içeri girdi.
“Ya, ikiniz beraber gelmişsiniz ---“
Teru-san bize gülümsedi ama sonra yüzü buruştu.
"---*hapşırır*, *öksürür*, *hapşırır*...!!"
Aralıksız hapşırıyor. Ve görünen o ki hiçbir zaman durmuyor.
"Eh, Hiruma-senpai !?"
"Teru-san, dışarı çıkalım --!?"
Teru-san’ı apar topar odanın dışına çektim ve onu kapıdan birkaç metre öteye götürdüğüme emin oldum.
"İyi misin?"
"E, evet. Bir şekilde .... Hoshi-kun, şimdi olamaz ..."
Teru-san’ın gözleri hâlâ yaşlıyken, pantolonundan mendili çıkartıp, burnunu yüksek sesle temizledi.
Doğru, yavru köpeği SF kulüp odasında bırakamamamın sebebi işte bu. Teru-san’ın şiddetli köpek alerjisi.
 Teru-san’a rüyalarımızda olanları anlatmadan önce yavru hakkında bir şeyler yapmalıyız. Şimdilik, Teru-san kafeteryada beklettik ve şanslıydık ki Seki-kun’u (SF üye A) kulüp odasına bakması için bulmuştuk, o kapıları ve pençeleri açarken, Akeno yavruyu kulüp odasının dışına taşıdı.
"... ... ... .. ..."
 Kulüp binasından dışarı yürürken, Akeno katı bir şekilde sessizdi. Ben de aynı şekilde onu takip ettim, darağacı yolunda ölüme mahkûm edilmiş gibi, önemli kelimeler olmaksızın; bu şekilde hedefimize vardık.
"... ... um, bu yapılmalı."
 Akeno’yu binanın arkasında küçük bir ormanın olduğu bölüme götürdüm. Çimenlere basmış olsak da, kutuyu çalılıklara insanların yürüdüğü yerden uzağa bıraktık.
“Burası yoldan uzak ve birçok insan buradan geçer, yavrunun bulunması hakkında endişelenecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Bu yavru köpek için bile, burası kulüp odasından daha kabul edilebilir. Öyleyse?”
 Akeno’ya döndüm. Bir sebepten dolayı, Akeno dönmüş ve dalgın bir yüzle bakıyordu.
"Akeno?"
"Ah, un ... şüphesiz, köpeği buraya terk ediyoruz ..."
 Ah --- Yani, moralin bozuldu. Gerçekten, yardım edemedim ama düşündüm yine de…
“Ama bence, bu onu tamamen terk ettiğim anlamına gelmez. Yani, sen “onu tamamen terk etmediğini” düşünmüyor musun? Öyleyse, sadece yap.”
 Akeno rahatlayınca, gülümseyen yüzümü gösterdim.
"... ... sağol, Sakuya"
Gülümsemesi yüzünde sadece bir saniye kaldı ama hatama rağmen kalbimin hızlandığını hissettim.
"W, whoa! Yüzünde ..."
"Eh? Sence yüzümde bir anormallik mi var?"
"Garip değil. Tatlı, biliyorsun."
 Akeno’nun “sevimli” kelimemden iğrenmesini ve “mal mısın?” tepkisi vermesini bekliyordum ama,
"Eh ...?"
Akeno sessizdi ve kızarmıştı. Önümde böyle bir ifade görünce, endişelendim!
"Hayır ..., şey sadece şaka yapıyordum. Unut gitsin."
"... uh, uh huh ..."
Özellikle reddetmeliyim ki, bu garip. Hassas bir sessizliğe düşerken, aceleyle bir şeyler dedim.
“Neyse, doğrusu, bu beklenmedikti. Bu yavru köpeğe sonuna kadar nazik olman, biliyorsun. Köpekleri cidden seviyorsun, değil mi?”
"Sevdiğimi soruyorsan ... evet, köpekleri severim."
 Akeno gözlerini yavaşça kapattı ve sorumu başıyla onayladı.
"... ... peki, söylemem gereken bir şey var ---"

“--- küçükken, bir yavru köpekle karşılaştım. Parkın köşesinde, aynı böyle bir kolideydi …. Bir kez eve almayı denedim, bu yüzden annem beni azarladı, onu bulduğum yere geri götürmemi söyledi. Yine de onu yalnız bırakmadım, okul dönüşlerinde besledim. Yemek kutularından artanlarla, bilirsin.”
“Henüz olgunlaşmamış bir çocuktum o zamanlar yani bunun sonsuza dek süreceğini sandım. … Evet, bu bağın sonunun gelebileceğini düşünmedim.”
“Bir gün, her zamanki gibi parkın oradan geçerken, köpek orada değildi. Sadece koli ve bıraktığım yemeklerin olduğu tabak vardı. Aradım. Günden güne, okuldan sonra akşam karanlık çökene dek aradım. Ama köpeği bulmakta başarısız oldum…”
“Köpeğin nereye kaybolduğunu bilmiyorum. Belki bir köpek barınağı kapmıştır ya da kendi gitmiştir ya da birileri almıştır …”
“Yavru köpeğe kafayı takmış olmamın sebebi benim için de bir gizem … ama evet, her zaman geçmişimi hatırlarım, bu köpeğin anıları belirir---“
 Akeno konuşmayı bitirdiğinde, çökmüş ve nazikçe köpeğin başını okşuyordu.
“Şimdi anlıyorum. Bu yüzden, bulduğun yere köpeği bırakmanı da anlayabilirim.”
Akeno’nun söylediklerini hissettim. Hiç böyle bir deneyimim olmasa da, kızın hislerini anlayabilirim.
 Sevdiği bir köpek aniden kayboldu. Akeno muhtemelen bu konuda fena halde endişeliydi. Günler hiç net haber olmadan geçti, bugün geçmişi ortaya çıkaran bir canlandırma oldu …. Akeno yavru köpek hakkında bir cevap aldığını düşünmüş olmalıydı, ki bu şaşırtıcı değil. Yani,
“Takmazsan, sana katılabilir miyim? Bu köpeği alacak birini bulamazsan, bence ben birini bularak yardım edebilirim. … … Söylemen yeter, Akeno.”
“Teşekkür ederim, Sakuya.”
 Akeno nazikçe gülümsedi. Onun tatlı yüzünü şaşırtmadan görmek olanaksızdır, bakışlarımı yavru köpeğe çektim. Masum bir bakışla bana baktı.

7 Gece Bölüm 3: Düzenbaz Tanrı Kuralları 1. Kısım



7 Gece Bölüm 3: Düzenbaz Tanrı Kuralları 1. Kısım

Çeviri: Gölge
Düzenleme: Gölge


 Soluk bir kasvetli ışık Kerberos’un bedenini sardı. Tıpkı ejderha gibi oldu. Kalıntılar minik ışık kümeleri halinde, gece göğüne serpildi. Dev yaratıktan hiçbir şey kalmadı---

(... ... ... ?)
 Bekle, hayır. “İzler” kalıyor. Valkyrie bana yardım ettiğinde fark etmemiştim ama Kerberosun yenilgisinden sonra hala yerine oturmayan şeyler var. Yalnız bu da ne, Şaşkınlık? Bunu iyi göremem…
(... Bunu iyi göremem?)
 İmkânsız. Hatta gecenin ölü halinde, caddedeyim. Cadde ışıkları burada sıralı. Ve neon ışıklar olsalar da. Buna rağmen neden karanlık basıyor?
 (... Pes ediyorum. ... ...)
 Bu durum sol ayağımın yenmiş olduğunu, sol omzumun çıktığını hatırlattı... Ölümcül yaralara rağmen, tuhaf bir şekilde bu sefer hiç acı hissetmedim. Duyularım… Bilincim… soluyorlar.
Görüşüm karanlıkta sönüyor---
Bu hızla… Ben… Öleceğim…
***
 Göz kapaklarımı açtım, odama dönmüştüm. Yatağımın başına uzandım, Siyam kedim Mi-ko huzur içinde uyuyor. Bir şekilde, anlaşılan cennette değilim.
 "... Yaşıyorum ve döndüm ..."
 Sol bacağımı eskisi gibi hissedebiliyorum. Sol omzumda acı yok. Sol elimle Mi-ko’ya dokundum. Yüksek sesle esnerken, mırıldandı ve yatağımdan sıçradı, sevimli kuyruğunu sallarken zaten açık olan kapıdan çıktı.
 "Peki, uyanma vakti ... hm?"
Gözlerimin alışık olmadığı şeyleri fark ettim. “Neden başucumda dağınık şekilde bir testere ve bir golf sopası duruyordu?” Bir an düşündüm. Anlıyorum, onları buraya kendim yerleştirmiştim.
 "Sonunda, yalnızlığın işe yarar ..."
 Başucuma yerleştirilmiş lazer bıçağı aldım. Rüyamda kırılmış olan bıçak gri plastik tüpün içinde sapasağlam duruyordu.
"Teşekkürler, beni korudun ve geri getirdin.”
 Bu değerli şeye minnettarım, ellerimle sardığım bu sap duygularımın garantisiydi. Bununla birlikte onu yenmeyi başardım. Bu üç-başlı canavarı. Tek bir vuruşla ... !!
 Sınırlarımın sonuna ulaştığım zamanı hatırladığımda oyuncağın tutacağını sıkıca kavradım.

Not: Bunu çevirirken anlamadığım birkaç cümle olmuştu. Onları çevirirken yardım eden arkadaşıma buradan teşekkürler ^^

7 Gece Bölüm 2: Efsanevi Bıçağı Kullanmak 4. Kısım 2. Parça



7 Gece Bölüm 2: Efsanevi Bıçağı Kullanmak 4. Kısım 2. Parça

Çeviri: Gölge
Düzenleme: Gölge


 Şiddetli parçalanma sesiyle şaşkına dönmüştüm. Camın bir yanı kırılmış, sayısız parça uçuyordu. Marketteki karanlıktan, siyah bir gölge uçarak geliyor…!
 “N---?”
 Düşen gölgeye bakılırsa, beni yere düşürmeyi deneyeceği anlaşılabilirdi! Zemine yuvarlanırken, hemen tezgâha çarptım, nefesim beni terk ediyor, raflardan gelen şeyler yüksek sesle yuvarlanıyor.
“Ah, lanet…”
 Şimdilik yaralanmadığım için şanslıyım. Ama kötü hislerim gerçekleşiyor, hızlıca fark ediliyordu!
 Kalktığımda, hemen dükkânın içine baktım. Tavandaki ışıklarının bazıları kırılmış, diğerleri titrekti. Canavar parçaladığı cam kırıklarıyla vurulmuş olmalıydı. Tüm vitrinler bir köşeye serilmiş, içindeki kutu ramenler ve diş fırçaları zemine saçılmıştı.
 Ve onların üzerinde, dükkânın ortasında duran şey, canavar. Boğa büyüklüğünde simsiyah vücudu ve üç başı vardı! Altı yakut gibi göz, dükkânın içini tarıyordu.
 "... Kerberos ..."
 Bunun adını Batı filmlerinin ya da video oyunlarının birinde gördüm. Cehennem gelen üç başlı köpek--- o an önümde duran şey aynı popüler tasvirlerden biri gibiydi.
 Gürleyişi, uyum içinde üç ağızdan çıkarak nefesi ile karıştı. Bu köpekler muhtemelen bir insanı kolayca ısırıp, koparıyor olmalı. Ve sert kasları ve koruyucu kürkü ile, Golf kulübü, shiai ya da gördüklerimin ona dokunacağını düşünmüyorum.
“… Ah, hayır… bu korkunç…”
 Geçen gece ejderha tarafından saldırıya uğradığımda bilinmeyenden korktuk ama bu gece durumu anlayabilirim. O şey karşısındakini sessizce ve titizlikle gözleyebilir. Bu yüzden, korkunç.
 Bu kez ejderhadan farklı. Bu akıllı. Dahası, bu beni sadece bir yem olarak görür. Altı gözü beni tarıyor. Gözleri sanki av hareketlerini ve nasıl yakalayacağını gösteriyor.
 Ama en iyi seçeneğim kaçmak değil. Derin bir nefes aldım ve,
“Saitou!! Yardım et, Saitou!!”
*Kerberos kükrer*
 Kerberos sesini daha da yükselterek tehditkârca büyütüyor. Yapabildiğim kadar yüksek sesle bağırıyorum.
“Bu bir canavar! Artık gücünü kullanma vakti!! Saitou, buraya!!!!”
…Ama cevap yok. Tuvaletin kapısı kapalı, bir milim bile hareket etmiyor.
"Saitou ..."
Neden çıkamıyor? Sesimi duyamıyor mu? Eminim orada, Saitou!!!
Çaresizlik üzerimden geçiyor. Bu canavarı tek başıma haklayabilecek gücüm yok. Saitou olmadan güvenmek, seçim yapmalıyım ama bunun için koşmak, ama nereye koşmak?
 Umutsuzca düşündüm. Buradan çıkarım ve ölürüm. Ne kadar mücadele ettiğim fark etmez, bu canavar benden güçlü yapılmış. Sadece beni geçecek ve zamansız bir anda onun akşam yemeği olacağım.
"... ... ..."
 Bu geçiş mağazadan kaçmak için. Kasanın etrafında ikileme düştüm, etrafta dönmeye hazır olmak ve arka odaya koşmak arasında. Köpeğin kocaman vücudu odaya giremez. O zaman bu bir o vazgeçene kadar bekleme olayı.
 2-3 dakika düşündüm. Bu arada hedefimi belirledim.
*Kerberos kükrer ve saldırır*
 Bir kükreme ile Kerberos havaya sıçradı.
“Of…”
 İçgüdüsel olarak yana sıçradım! Kasanın ardına gitmenin zamanı değil. Ama kasanın ardına saklandığımda devasa köpeğin vücudunun darbesiyle uçarak beni ölümüne ezmesi mümkün.
 Diğer odanın kapısı kapalıydı. Saitou’nun girdiği tuvalete kaçabilir miyim? Peki, düşen raflara, yerdeki şeylere ve kırık camlara minnettarım, ayağımı basacağım yerler en beteriydi. Yavaşça geri dönmek beni yoracaktı.
 Bana kalan tek alternatif…
“Guh…!!!”
 Tereddüt vakti değildi.
 Kerberos ezilen kasadan yavaşça süzülüp, köşeyi gözetlerken, kararımı verdim. Dükkândan ana caddeye çılgınca koşacaktım.
 Yanıma hiç bakmadım. Tüm gücümle ana caddeye geçtim. Gözlerim Nanaobi İstasyonu’nun, güney girişine kenetlendi. Koşmam gereken yere!
*Kerberos kükrer*
Üçlü bir uluma sırtıma çarptı. Avcı sinyali! Bana yetişemeyecekti. Bacaklarımı ileri itmek için daha çok güç kullan---
“eh…yaaaa!?”
 Çöktüm!
 Telaşla dizlerimi bükmüştüm. İleri düştüm. Yardımcı olmaz ama başımı çarpmış olabilirdim. Hemen kolumu çıkardım, sol bileğim kanadı, asfalta çarpan sol omzumun her bir yanı!
 “…ne ara…”
 Tüm bunlarla bu şekilde bir istasyonda tökezleyecektim. Tamamen doğruldum. Kalktığımda sağ elimle sol bileğimi tuttum,
“…ahhhh!!?”
 Hemen yerine oturttum! Sol ayağımda keskin bir acı vardı. Sol baldırım bir şey tarafından yeniyor gibiydi. Yüzümü aşağı çevirip, ona bakmak için döndüğümde,
*Kerberos kükrer*
 Altı gözle göz göze geldim. Sağdaki başı (benim gördüğüm sol) sağ ayağımı ısırıyor…!
 “Hayır… …”
 Kalkarken, başını alçalttı. Baş aşağı asılı olarak sürüklendim.
 Bu gidişle, sanırım yutulacağım---
**Kerberos ısırır**
 Ağzı umursamazca kapandı; ayağımın olduğu yere yerleşerek! Kalın dişleri eti doğruca yırttı ve kemikleri parçaladı!
"Aa ... .. . aaaaaaaaaaaaaaa!!!"
 Hızla yere düştüm. Aşağıdaki şeyler sol bacağımı eksiltiyor. Yırtık etin içindeki beyaz iskeleti gördüm. Acı çekerken yuvarlanıp, kandan dolayı çırpınıyor, yarayı iki elimle tutmaya çalışıyordum. Bu hızla akan kan durmaz ki!
“…lanet…”
 Kerberos kaptığı bacağımı bir sakız gibi çiğniyordu. Üç başı vardı ve kalan iki kafasının ağızlarının açılmasına az kaldı. Saçılan salyaları, “yemek istiyoruz” diyordu.
 **Kerberos tekrar kükrer**
 Dev köpeğin koca pençesi önünde, bir kedinin oynadığı top gibi öylece yuvarlandım. Yuvarlanırken şiddetle yığıldım, sol omzum patisinin altında eziliyordu. Bir çıtırdama sesini duyarak, omzumun çıkmış olduğunu anladım.
“of… başım…”
 Zayıf bir şekilde inledim. Ezici bir gücün beni sabitlediği yerde hareket edemem. Böyleyken, bir yüz bana yaklaştı…
 ... Valkyrie beni kurtarmaya gelecek ... ... şu an ... ... ya gelmezse ... ... burada hemen ölürüm kesin ... ... ... bu rüyada ölürsem gerçek dünyada da ölürüm ... ... Akeno ... en azından sen ... ...
 "... ... ..."
 Hızla kararan bilincime, tek bir küçük güvensiz his çekiliyor. Sırtımda bir şeyler var. Çakıl taşı değil.
 Sert, uzun, ince bir şey… ah, bu lazer bıçağım.
…Tekrar yapacağım. Bu beni ölümden kurtarabilecek tek şey. Düşük bir şans olsa da bunu kaçıramam. Herhangi bir sebepten, diğer seçenekleri boşa harcamak istemiyorum. Sadece ölüm için hazırlanıp, pes edebilir miyim…
 O an serbest olan sağ elimi sol yanıma hareket ettirdim. Beceriksizce, plastiği kavramak için sapından tutup bıçağı çektim.
 Artık göster kendini, ışın kılıcı! Kalan son umudum! Bir anlık olsa da! Zihninde hayal et… … Çevir bu rüyayı geleceğim için! Çevir bu dünyayı geleceğim için! Işığını göster bana!
**Sakuya çığlık atar**
 Acı dolu bir çığlıkla, sağ kolumu salladım! Ve o anda,
**Parlayan kılıç uğuldar ve uzar**
 Titrek bir ışık dalgalandı! Bir an için “eh?” diye düşünürken,
**Kerberos ciyaklar**
 Kulak zarı yırtan bir inleme üstümde yankılandı! Kerberos ön patisini kaldırdı ve benden uzaklaştı. Bunun sebebi ışıktan kaynaklanan bir hasar mıydı?
Bitkince kalkarken dev köpeği takip ettim. O anda anladım. Hasar yoktu. Orta ve sol başı, güçsüzlükten ölmüş gibi hissettiriyor. Sol patisinin eklemindeki yırtık izini hemen hemen fark edebilirim. Ama nasılsa, kan akmıyordu.
**Kerberos ulur**
 Kalan sağ başı üzgün bir bakışla uludu. Sonunda o da büküldü, yere uzandı. O… öldü mü?
"... ... ..."
 Sağ elimle tuttuğum şeye dikkatle baktım. Küçük plastik tüpte, sadece yontulmuş bir bıçak vardı. Muhtemelen bir anlık olmuş olmalı, ama---
“Bu bir rüya olamaz… …ya da öyle mi?”
 Karışık kafamda, görebildiğim tek şey oyuncak lazer bıçağıydı.


Çevirmen Notu: Bu LN'nin özellikle savaş sahnelerinde artan bir zaman karmaşası var. Geniş zaman, geçmiş zaman, şimdiki zaman gibi kullanımlar bir arada. İngilizceye böyle çevrildiği için değiştirmemeye çalışıyorum. İngilizcedeki hataları elimden geldiğince yansıtmamaya çalışıyorum. Kötü olan yerler için özür dilerim ^^

7 Gece Bölüm 2: Efsanevi Bıçağı Kullanmak 4. Kısım 1. Parça



7 Gece Bölüm 2: Efsanevi Bıçağı Kullanmak 4. Kısım 1. Parça

Çeviri: Gölge
Düzenleme: Gölge


 Üçüncü gece tamamen emin ve adapte olmuş durumdayım. Gece yarısı Çocuk Parkı’nı görmeyi umuyorum. Tıpkı iki gece evvel olduğu gibi.

 Öyleyse, elimdeki şey kontrol edilmeli. Yatağa vurmadan önce, yatağımın yanına çeşitli şeyler koydum. Bir testere (gerçekten bir silah olarak kullanabilirim), bir shiai (beden eğitimi sınıfımdan getirdim) –bir tür dövüş sopası-, bir golf sopası (Babamın), bir lazer kılıç (Çocukken oynadığım bir oyuncak) ve bir masa tenisi raketi (bilinmeyen bir nedenden ötürü) Rüyamda bir şekilde herhangi bir şeye sahip olabilirim? Yere baktım ve,
"... ... uu--n .."
 Doğal olarak inledim. Plastik tüpün kenarı sol bacağımdaydı (ışın kılıcı)… … İşte bu. Raket, testere, shiai, hatta bir golf sopası değil. Onların hiçbiri ayağıma çarpmadı.
“Neden bu… Peki, iyi bir şekilde çarptı.”
 Özetlersek, gitmiş olan anılarımda bile, Shun’la “Kosmos Savaşları” oynarken kullanırdım.
"Tch ..."
 Test koşusu için, gri plastik tüpü kınından çektim ve elimle savurdum. Ama hiçbir şey olmadı. Kılıçtan beliren ışık parıltısı filmdekilerden farklıydı.
 Keskin yayılsa iyi olabilirdi. Plastik tüpten mavi-yeşil renklerde ateş yayan bıçağı çektim.
“Vay, nasıl da nostaljik…”
Geçmişe baktığımda, kılıcı havalı görünen bir yöne doğru kaldırdım. Kendimi hazırlamak için, kılıcı tekrar tekrar salladım. Sadece cızırtılı bir ses yarattı, havayı kesti.
“Hiçbir şey değişmedi… Bunun ölçüsü dönen bir silah gibi olmalıydı, bir şekilde olmadı mı? Değersiz bir plastikle yapılmış gibi görünüyor…”
Nefesimi tuttum, hislerimi kestim.
Bu bir rüya. Burada sağ duyu yok. Bu nedenle sağ duyuyu uzaklaştır. Hayal et. Düşüncelerin bu dünyada hayata döndüğünü hayal et. Yani ---
"... ... ..."
Yanımdaki bir ağaç. Onu yaşlı düşman Darth Gazer olarak hayal ederek. Gözlerimi kapatıp, bunun filmden bir sahne olduğunu hayal ediyorum. Tüm vücudum geriliyor. Silahımı mümkün olduğunca tamamen sallıyorum ---
*çığlık*
Coşkuyla sallamıştım. Bir dahaki sefer,
*Çııınnn*
"Aaaaagh!!? Değerli eşyamın ..."
Bıçak ağaca çarptığında gövdesi sadece büküldü, kırılmadı! Aceleyle zemine yığılanları toplarken, bıçağın merkezi (vs.)tamamen parçalanmış durumdaydı. Anlıyorum, plastik oyuncakla vurduğunda ne olduğunu …
"Ben ... sorun yok! Bu sadece bir rüya, bir rüya --- !"
Bu evi ejderhanın yıkması gerçek değildi! Sorun yok, bu rüyadan uyanırsam iyi olacak! Yani sakin ol. Lafı gelmişken, burada can sıkıcı başka şeyler olabilir mi? Çünkü sonuçta, bir silah olarak kullanabileceğim hiçbir şeyim yok. Silahsızım, kısaca.
“Zorlu olacak …”
Bir canavar tarafından fark edilirsem, kaçmaktan başka çarem yok. Akeno ile karşılaşıp karşılaşamayacağımı merak ediyorum …?

***

 Akeno’ya “Okulda buluşalım.” diye söz vermiştim. Zamana karar vermedik (rüyalarda zaman durur); Telefonumu kullanmayı deneyebilirim ama bence hatlar ölü. Bu akşam “Seni bulana kadar gidip güvenli bir yere gizlen”- türünde bir savaşçı olabilirim ama sıradan birinci seviye bir kahraman için ekipmanlarımın uygun olmasını umarken, mahalle bakkalından meyve bıçağım vardı. Korunmaya ihtiyaç duyulduğunda prenses gelir, (konumlar değişti) prenses tarafından korunmam imkansız değil. Doğrusu, bir çamura karşı bile kazanamam.
 Gerçi bunu hatırlatan şeyi henüz düşürdüm, kırık lazer bıçağı, bu rüyanın ilerisinde, kılıf koyamadım yani arta kalan kırılmamış bıçağı öylece taşıdım.
Böylece, geçen gece ejderha tarafından saldırıya uğradığımız yeri geçtim, tuğlalar önceki gibiydi.
"... ... ah, istasyon"
Travmamdan dolayı gergince yürüdüğüm halde, bir canavara rastlamadım, beklenmedik ve hızlı bir şekilde Nanaobi İstasyonu’nun Güney çıkışına ulaştım.
O akşam, Akeno ve ben ana caddede yürürken bir sürü araba geçiyordu. Şu anda, hareketli bir araç görünmüyor. Üç şeritli yol boş. Ama cadde üstüne ve araç park yerlerine park edilmiş arabalar var; bisikletler için istasyonun güneyinden dönen korunaklı yol, bu rüya dünyasında biraz yalnız kalacak.
"!! Orada ..."
 Orada biraz terk edilmiş bisiklet olmalı. Onlarla okula gidebilirdim. Bisikletlerle hızlıca gidilebilir. Hızlı bir şekilde Akeno’ya tekrar katılabilir ve eğer bir canavar bizi bulursa koşabilirim. Her halükarda yürümekten iyidir.
Şöyle bir baktığımda, üç kilitsiz bisiklet bulabildim. Ama tozlu ve tamamen haşat olmuşlardı.
“Hm, en azından bir sürücü için çok daha iyi bir durumda…”
 Belki de, istasyonun kuzey çıkışından bir tane almak daha kolaydır ---
"Oooii ---- !!"
"-------- !!?"
 Birilerinin sesini duyduğumda tamamen dondum. Bir canavar hırıltısı değil, bir insan sesi. Akeno’nun değil, Valkyrie’nin değil, derin bir erkek sesi… Bu dünyada daha da fazla insan var mı…?!
 Bir genç güney çıkış merdivenlerinden tek başına iniyordu. Saç şekli bir denizkestanesi gibi, oval yüzlü, sivri çeneli. Giysileri tanıyamayacağım kadar çok hırpalanmış olduğu halde Saijou Akademi’sinin üniforma markasına ait olduğunu çıkartabildim.
 “Hoshi! Hoshi’sin dimi!”
"... eh ... Saitou ... ?"

 Saitou Masanori bir gülümseme ile bana geldi, benimle aynı dönemden bir serseri. Okulumuzda enerjilerini onları eğitmeye harcayan özel tanıtım kursları olmasına rağmen, her şekilde bu devasa bir okul. Raptiye varsa, çivi de vardır. Orada Saitou gibi kötü çocuklar da var.
“Bu dünya tarafından “çağırıldın”, ha”
“Senin gibi.”
Normalde arkadaş değiliz, ama ıssız bir caddede karşılaştıysak bu ayrı bir hikâye olur. Doğal gülümsedim.
“Karşılaşmamıza sevindim. Arkadaşlarımdan ayrıldığım için endişeliydim.”
“Ben de, yalnız kaldım… eh, ne arkadaşı?”
Uyurken bizimle aynı rüyayı gören başka insanlar da mı var?

 “Sohbet işini sonra yaparız. İlk olarak yer değiştirelim. Burası tehlikeli, canavarlar bizi fark edebilirler." Saitou etrafa göz gezdirirken hafifçe ürperdi. Onun için tedbirli olmak, bu rüyada ejderha dışında başka canavarların da olduğunu düşünmeyi mümkün hale getirir.
"Peki, markete ne dersin?'
 Ana caddenin karşısındaki Clan Mart'ı işaret ettim.
"Bana uyar. Acıktım da. Yerken konuşalım. 


***
 İyi havalandırılan dükkanda, Saitou yiyecekleri kasa önündeki zemine yaydı, oturdu ve konuşmaya başladı. Ben de o anda ödemeyi ardına bıraktım. Bu Saitou’yu şaşırttı ama yine de onun aldıklarının yaklaşık tutarını bıraktım.
“Massan’dan sonra Homura-san, Bununla hepimiz beş kişiyiz.”
“Beş insan… ve beş gün önce…”
 Saitou’nun gurubu normalde beş kişilik genç kabadayı grubuydu, dediklerine göre rüyada beşinci geceleriydi. Muhtemelen yolda çok fazla canavarla karşılaştılar, ejderhalardan balçıklı türlere kadar. Bu rüya dünyası sandığımızdan daha çok yönlü.
 “Peki, gördüğümüz yol, bunun gibi canavarlar hepsi kadar korkutucu değil…”
 Saitou bir bardak birayı gururla dikti. Onlara göre rüyayı kontrol etme yeteneği zaten ellerindeydi, bu canavarlarla dövüşmek için kullanabilirlerdi.
 “Bu normal bir insan olmanın aksine farklı; bir süper kahramana dönüşeceksen ESP kullanmalısın ya da gördüğümüz yolu, büyü.”
 Benim açımdan, oradaki lazer bıçağının getirdiği şey hüsran, sadece hayranlık duyabildim.
 “Öyleyse… Örnek verirsek, sana verilen yetenek ne? Sen ne yapabilirsin, Saitou?”
“B, ben? Ben,… Şey bu…, oldukça iyi. Ateşi kontrol edebilirim. Tek bir dalgayla bir canavarı bir ateş darumasına çevirebilirim.”
“Cidden mi?! Müthiş. Gücünü görmeme izin ver!”
“Eh, görmek mi istiyorsun?”
“Yapamaz mısın?”
“Şey diyeceğim şu ki… Kontrol edemiyorum… Bunu hiçbir çakmak için kullanamazdım.”
“Anlıyorum, diyorsun ki mümkün değil.”
 Küçük dükkânda, eğer biraz fişek gösterisi yaparsak sonuç yalnızca binanın alev alması olacaktır. Dışarıda yapınca, diğer elimizde dikkati çekilen canavarlar ve üzerimize gelen tehlike olacaktır.*
“Her neyse, senin için sayıyorum.”
“Tamam, bana bırak.”
Saitou göğsüne vurdu. Normalde bir serseriye karışmak düşünülemezdir ama bu şartlarda bu çocuklar güvenilirler.
“Neyse, buradan beni çağır. Beni bekleyen bir arkadaşım var yani okula gitmeliyim. Bana katılmak ister misin, Saitou?”
Biz yiyip içerken, sanırım Akeno’nun hisleri çaresizlik olmalıydı. Burada da endişe verecek kadar kalamayız.
 “Kendi güçlerini kullanabilir mi?”
“Bilmiyorum. O da benim gibi, güçlerini bu gece deneyecek.”
“Onun kullanabilip, kullanamaması hassas bir konu, hmm…”
“Güçlerini fark ederse iyi olur, o zamana dek yardım edemem ama onu koruyabilirim. Her şekilde, onun arkasından ayrılamam. Diğer bir yandan, güçlerimi kullanamam. Yani lütfen, Saitou, Sana soruyorum.”
“… … Anlıyorum … … Ama endişeli dostlarım var yani onları çabucak bulmalıyım… Ama nereye gittiklerini bilmiyorum.
 Saitou sırtını eğdi, bunun hakkında düşündü ve kasanın diğer köşesindeki tuvalete girdi. O içerideyken, bir yumurtalı sandviçi dondurarak düşünüyorum. Sadece Akeno ile ilgili düşünceler zihnimde kesişti. Saito’nun cevabını duymak endişe verici olacaktı.
 Bir süre öncesine dek, karşılaşacağım sıradaki canavarın yine sadece bir ejderha olabileceğini düşünmüştüm. Bu Saitou’nun hikâyesi üzerine değişti. Endişelerime göre, yanlış hüküm verdim. Akeno okul sınırlarındaki, okul binasında bekliyor olabilirdi ama onun güvenli bir yerde olduğunu söylemek güvenilir miydi?
 Bir canavarın keskin hisleri binada gizlenmiş birini ortaya çıkarabilirdi. Böyleyse, gizlenmenin olumsuz sonuç vermesi olasıydı.
 Okulda onun sınırı yoktu. O an durduğum yerde bile olabilir. Geçen geceki ejderha buraya adım atarsa, cam kolayca parçala---
---- *camın parçalanış sesi*


Not: Burayı gerçekten de "elimizde" yazmışlar. "Diğer bir yandan" demek gibi.
Not 2: Daruma: Bir tür Japon oyuncağı.
Not 3: İngilizce çevirideki "zaman kalıpları" da aynı benim çevirimdeki gibi karmakarışık. Yapabileceğim en iyi şekilde çevirmeye çalışıyorum. Hatalarım varsa özür dilerim.

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan