18.06.2020

BÖLÜM II - LABİRENTTE KAOS

resim
Çevirmen: Alper

 

“Bu şekilde dışarı çıkıp yürümeyeli kaç gün oldu acaba?” diye düşündü Stephan Kloze.

O, “Gökleri Tutan Tanrıça”nın emrine amade olan “Göklerin Halif Birliği”nin bir üyesi ve genç bir araştırıcıydı. Savaşçılığıyla ünlü Kloze ailesinin en genç oğluydu. Daha on beş yaşında Birinci Derece Araştırıcı lisansı almıştı. Ona, bu dünyada sadece birkaç benzeri bulunan Ejderdişi Taşı silahı emanet edilmişti. İnsanlar ona: “Genç dahi” diyorlardı.

 

Ancak bu genç adam kısa süre öncesine kadar, kışladaki odasında, ev hapsinde tutuluyordu. Geçen ay yaşanan olayda… Labirent’in üst katmanlarına, derin katmanlardan bir sürü Cisimsiz Mahluğun ışınlanıp gelmesiyle yaşanan felakette, Stephan tüm ekip arkadaşlarını kaybetmişti. Ağır yaralı olarak da olsa tek başına hayatta kalmış Stephan, Halif Birliği’nin seçkin savaşçılarından birkaçını kaybetmiş bir lider olarak sorumluluğu almak zorundaydı.

 

Onu kınayanlar çoktu ama sempati duyanlar da yok değildi. Labirent, insan bilgisini aşan bir yerdi. Labirent’te başı bir kez belaya girdi mi, ne kadar eğitimli olursa olsun bir araştırıcının zarar görmeden kurtulacağının garantisi yoktu. Üstelik o geçen ayki vakada saldıran yaratıklardan biri, bir Cisimsiz Ejderdi. Stephan daha çok gençti. Pek çok kişi, tüm suçu ona yüklemeyi zalimce buluyordu.

 

Stephan’a gelince… o ne kendini kınayanlarla, ne kendine destek verenlerle konuşmamış, sadece Halif Birliği’nin komutanlarına bildiği her şeyi anlatmış, sonra da sessizce oda hapsine dönmüştü. Yaralarını tedavi ettirdikten sonra odasından çıkmamıştı.

 

Aslına bakarsanız Stephan, ne sarsılmaz bir özgüven duyuyordu ne de bir planı vardı. Sadece, daha fazla çabalamak için bir sebebi, bir isteği kalmamıştı. Bir diğer deyişle, hiçbir şey umurunda değildi artık.

 

Yoldaşlarının hepsi ölmüştü.

 

Güçlü olmayı istemesine, Halif Birliğine katılıp başarı üstüne başarı kazanmasına yol açan sebepler artık yoktu. Öğretmenini öldürmüş olan adam artık ölmüştü. Artık Labirent’e inmenin, hayatında bir kez olsun görmemiş olduğu bir tanrıça için Kutsal Emanet toplamasının anlamı kalmamıştı.

 

Hatta, bundan böyle Halif Birliği’nde kalmaya devam etmek için de bir nedeni yoktu. Birlikten ayrılırsa, herhalde ailesi “adımıza leke sürdün” diye ona çok öfkelenirdi; ama bu da umurunda değildi.

 

Günlerini, bunları düşünerek geçirmişti. Fakat durumu bugün, birden bire değişmişti.

 

“Hey Stephan. Labirent’e inmeye niyetin var mı?” Karlsten, Stephan’ın odasına gelerek böyle demişti.

Olgunluk çağına basmış, saçlarını hep çok kısa kestiren bir erkekti bu. Görüntüsüne bakan, onu şehirde manavlık yapan birisi sanırdı. Ama dış görünüş aldatıcıdır –Karlsten, “Göklerin Halif Birliği”nin şeflerinden biriydi. Birliğe katılacak kişileri, ailelerinin zenginliği veya şöhretine değil, araştırmacılık mesleğindeki becerilerine göre seçerdi; bir lider olarak ‘Göklerin Halif Birliği’nin güçlenmesini sağlamıştı. Onu tanımayanlar, davranışlarına bakınca Karlsten’in sığ bir insan olduğunu düşünürdü ama Birlik üyeleri onu çok seviyordu.

 

“Şu anda oda hapsinde bulunuyorum,” demişti Stephan kısa bir sessizlikten sonra.

“Biliyoruz. Biliyoruz da, Labirent’te bir şeyler olmuş, araştırmaya gidecek adam lazım. Nasıl olsa yaraların artık düzelmiştir, haa?”

“Benim bir ekibim yok, efendim.”

“Fark yapmaz. Yeni gelen iki kişi var, onların yanına katarım.”

Stephan, hafifçe iç çekmişti. “Özür dilerim efendim. Ama kendimi hazır hissetmiyorum.” Alçak sesle devam etti. “Uzun süreyi düşünerek geçirdim. Bundan sonra ne yapacağım, ne yapmalıyım diye düşündüm. Ancak bir sonuca varamadım. Bu halimle, size bir faydamın dokunacağından şüpheliyim.”

“Diyorsun…” Karlsten hafifçe başını salladı, sonra kafasını kaşıdı. “Şey, eh… şimdi bunu söylemek biraz şerefsizlik olacak herhalde ama, öyle ya da böyle söylemem gerek. Off…”

Karlsten, normalde aklındaki söylemekten hiç çekinmezdi. Stephan kaşlarını çatarak sordu:

“Bir şey mi oldu, efendim?”

“Şey, şimdiye kadar elimize geçen bilgileri bir araya getirince, Labirent’te ani bir yapı değişikliği meydana geldiğini anladık. Dönmeyi başaramamış ekipler var. Umarım sadece yollarını şaşırmışlardır, ama en kötü ihtimali düşünmek gerek… çıkışı olmayan bir yerde, kapana kısılmış da olabilirler.”

 

Bu çok üzücü, diye düşündü Stephan; o anda, kendisiyle hiç alakası olmayan kişilerden bahsedildiğini sanıyordu. Fakat bir an sonra, Şef’in lafı neden ağzında gevelediğini anladı. Yoksa…

“Evet, öyle.” Karlsten, Stephan’ın yüz ifadesini okumuştu. “Senin şu farklı babadan olma, aynı anneden doğma kız kardeşin… şu Üçüncü Derece Medyum, adı Franca’ydı sanırım… onun adı da, dönmeyen araştırıcılar listesinde geçiyordu.”

 

Stephan şehirden çıktı ve Şef Karlsten’in söylediği Labirent girişine doğru yürüdü. Labirent’in çok sayıda girişinden her biri, isteyen elini kolunu sallaya sallaya girmesin diye Kilise Şövalyelerince korunuyordu. Halif Birliklerine üye olmayan bağımsız araştırıcıların Labirent’e inmesi, geçici olarak yasaklanmıştı. Labirent’in şu anda, yeterince deneyimli olmayan insanlar için çok tehlikeli olduğu düşünülüyordu.

 

Şövalyeler Stephan’ı tanıyorlardı, soru sormadan kapıdan geçmesine müsaade ettiler. Stephan, etrafına göz gezdirdi. Epeyce büyük bir kalabalık toplanmıştı. Her bir Halif Birliği’nin seçkin ekipleri işe başlamıştı bile. Araştırıcılar bir bir Labirent’e inip gözden kayboluyordu.

 

Stephan’ın kulağına, “Vay, bu oğlan ölmemiş miydi?” gibisinden mırıldanmalar geliyordu. Bir aydır ortalarda görülmeyen “dahi”, tüm bakışları üstünde toplamıştı. Duyulan fısıltılar arasına, aşağılayıcı sözcükler de karışıyordu. Stephan, tüm bu lakırdıları duymazdan gelip, kendisine emredilen şekilde, Labirent’e doğru yürüdü.

 

“Hey, sen! Delikanlı!” Labirent’in kapısına vardığı an, böyle bir ses işitti. Çocuk denecek yaşta bir kız, heyecanla ona el sallıyordu. Onun yanında da, genç bir kadın durmaktaydı.

“Baksana, sen Stephan Kloze’sun değil mi?” dedi kız, kolay duyulan bir sesle.

On altı, on yedi yaşlarındaydı. Ufak tefek bir şeydi, pırıl pırıl kumral saçları vardı. Neşeli, enerji dolu bir kıza benziyordu.

“Birliğe yeni girenler, sizler misiniz?”

“Ah! Müthiş. Tam da dedikleri gibi, soğuk ve kaba birisi!” Kız, kah kah güldü. Stephan’ın kaşlarının arasında dikey çizgiler oluşmuştu.

“Lea, saygısızlık ediyorsun.” diye uyardı diğeri, kuru bir sesle. Bu, kabaca yirmi yaşında, medyumlara özgü bol cüppeyi giymiş, uzun siyah saçlarını at kuyruğu bağlamış bir kızdı. Bir kadına göre çok uzun boyluydu, vücudu o kadar inceydi insana kırılacakmış gibi geliyordu. Çok narin, naif bir güzelliği vardı.

 

“Ah… pardon, pardon. Tam da herkesin dediği gibi biri çıkınca şaşırdım, ağzımdan kaçtı. Evet, bizler ‘Göklerin Halif Birliği’nin yeni üyeleriyiz. Bendeniz Lea, Üçüncü Derece bir destek elemanıyım. Bu, çok kırılgan görünen kız da Serafine. Üçüncü Dereceden bir medyumdur kendisi. Tanıştığımıza sevindim, usta.”

“Tanıştığımıza sevindim” diye ekledi Serafine. Stephan:

“Ben Stephan Kloze.” demekle yetindi. Lea’nın yüzüne hemen, neşeli bir gülüş yerleşiverdi:

“Biliyorum, biliyorum. Sen ünlüsün zaten. Tarihte, Birinci Derece Araştırıcı lisansı almış en genç insansın. Mızrak kullanmadaki kabiliyetini duymayan yok, doğrusu.”

“………”

Kız abartıyor, diye düşündü Stephan. Bana kalsa araştırıcılığı bırakırım. Bu düşüncesini az kalsın ağzıyla da söyleyecekti; ama sonra, çocuk gibi atışmanın anlamı yok diye düşünerek vazgeçti.

“Siz yanımızda olduktan sonra hiçbir şeyden korkmam. Sizinle ekip kurabildiğime çok sevindim. Beraberce, iyi bir iş çıkaralım!” Lea, Stephan’ın elini yakalayıp sıktı ve hızla salladı.

 

Fazla gürültücü bir kızdı, herhalde çok iyi bir terbiye görmemişti. Ama, kötü niyeti yok gibiydi. Karakteri böyleydi sadece, içinden geldiği gibi davranıyordu.

 

Stephan, ne de olsa tüm ekibi yok edilmiş bir liderdi. Titizlik yapacak, ekip arkadaşlarını beğenmezlik edecek hali yoktu. Kız, Stephan’ın tepkisini zerre kadar umursamadan konuşmaya devam etti:

 

“Ben yazıp çizmeyi severim de, bu bizim Sera ile birlikte Labirent’e inip haritacı olarak çalışmıştım eskiden. Ama sadece iki kişilik bir ekiple, insan çok fazla iş yapamıyor doğrusu.”

 

Anlatmaya devam etti: İkisi, ‘Halif Birliği’nin sınavına girmiş ve kabul edilmişti. Pazarda satılan Labirent haritalarının ve Labirent’in katmanları üzerine yazılmış kılavuz kitapların bir kısmı, ikisinin eseriydi. Stephan, Halif Birliği’nin kütüphanesinden faydalandığı için pazarda satılan kitapları okumazdı, ama o bile Lea’nın “biz yazdık” dediği kitaplardan birkaçını işitmişti.

 

“Ay aklıma gelmişken söyleyeyim, kavga dövüşte benden çok şey beklemeyin. Ben öyle durumlarda genellikle kaçarım. Ah, ama Sera’nın sihirleri epeyce işe yarar kavgada…”

“Şey, ama ben bir Medyum olduğum için, yakın dövüşte pek işe yaramam…” dedi Serafina. Başını eğmiş, çok alçak sesle konuşuyordu.

“Bugün, amacımız savaşa girmek değil. Önceliğimiz, Labirent’teki tuhaflığı araştırmak.”

Stephan’ın sözlerini, Lea baş sallayarak onayladı.

“Duydum. Labirent’in yapısı değişivermiş dediler. Her biri üç-dört kişiden oluşan çok sayıda ekibi içeriye gönderip, olabildiğince geniş bir alanı araştırıp, haritasını çıkartacaklar. O yüzden bizi görevlendirdiler herhalde. Ah, aklıma gelmişken… ben, en son yapılan araştırmaların sonucunu duydum. Stephan’a her şeyi söyle, diye Şef tembihlemişti. Size anlatayım…”

 

Lea’nın bundan sonra anlattıkları, şu şekilde özetlenebilirdi:

Şu anda, Bab-ı Ali denilen Labirentin içindeki merdivenlerin ve koridorların birbirine bağlantısı karma karışık bir şekil almıştı. Bir nedenden ötürü uzay-zaman yerinden oynamış, Labirent’in bazı parçaları diğer parçalarla yer değiştirmiş, tüm yapısı bozulmuştu.

Değişimin meydana geldiği düşünülen dakikalarda, tüm medyumlar çok büyük bir rahatsızlık hissetmişlerdi. Bu muhtemelen, çok büyük miktarda Kutsal Gücün bir anda harekete geçmesi yüzündendi.

 

Değişime uğradığı bilinen en üst katman, ikinci katmandı. Onun altındaki katmanlarda durum neydi, henüz bilinmiyordu. Ayrıca, Cisimsiz Mahlukların normalde görülmedikleri yerlerde dolaşmaya başladığı da söyleniyordu; ama bu raporların doğruluğu henüz kanıtlanmamıştı.

 

Bu değişimin geçici mi yoksa kalıcı mı olduğu bilinmiyordu. Belki de zaman geçtikçe, Labirent başka değişimler geçirecekti.

 

Stephan, doğrusu ağzı fazla çalışan bu kıza biraz gıcık olmuştu. Ama Lea her şeyi açık ve anlaşılır anlatmıştı: Stephan, Labirent’teki olup bitenleri, ana hatlarıyla da olsa öğrenebildiğine memnundu.

“Hımm… kulağa çok belalı bir iş gibi geliyor.”

Labirent’in sil baştan haritasını çıkarmak çok zor bir işti. Ama Stephan’ı asıl endişelendiren, onlar aşağıya indikten sonra Labirent’in bir kez daha değişim geçirmesi ihtimaliydi. Eğer bu olursa, yüzeye dönüş yolunu bir daha asla bulamayabilirlerdi. Bu durumda, hangi araştırıcı olsa Labirent’e inmeden önce iki defa düşünürdü.

 

İşte bu yüzden, Stephan Labirent’e mutlaka inmek zorundaydı. Şu anda, aşağıda, kaybolmuş ve yukarıya giden yolu bilemeyen tüm araştırıcılar için.

 

“Sizler, benimle gelmek istediğinize emin misiniz? Bu iş, çok tehlikeli olabilir.”

“Labirent’e inmek her zaman tehlikeli değil mi zaten? Bizce sorun yok. Bence bir ortam ne kadar tehlikeliyse, o yeri araştırmak o kadar önemlidir. Ayrıca, içimdeki haritacılık içgüdüleri de bana, oraya mutlaka gitmelisin diye bağırıyor.”

 

Lea’nın bu sözlerini, Serafine de başını sallayarak onayladı.

Stephan’ın, zaten en başından beri bu görevi reddetmek gibi bir seçeneği yoktu.

“Pekala. Öyleyse, şimdi aşağıya iniyoruz. Sizler harita çıkaracaksınız. Cisimsiz Mahluklarla karşılaşırsak, onlarla ben ilgileneceğim. Haydi bakalım…”

 

* * *

 

“B, be, ben size de- demedim mi, korkacak bir şey yok diye.” Dedi Edgar titreyen bir sesle. “Bu, bu, burası alt tarafı dördüncü katman. Bu kadar sığ bir katmanın Cisimsiz Mahluğu zayıf olur, korkacak bir şey yok.”

“Ama o deminki tırtıl çok büyüktü.” dedi Selim, zayıf bir sesle. “Ya ondan daha güçlü olanlar çıkıp gelirse, hem de bir sürü?

“Bay Alfredo ve diğerleri onların icabına bakar. Gerçi Yuuki öğretmen pe –pek bir işe yaramadı, ama olsun, ehe ehe…” Edgar, neşeyle gülümsemeyi denedi ama pek başaramadı.

“Ben, çabucak eve dönmek istiyorum…” diye hıçkırdı Selim.

 

Cisimsiz Mahluk’u geri püskürtmüş, tekrar tek sıra halinde yola koyulmuşlardı. Tehlike savuşturulmuştu ama çocuklar çok ciddi bir şok yaşamışlardı.

Sıranın ardında yürüyen Kaiya da, tıpkı iki oğlan gibi, ağlamaklıydı. Fakat onun üzüntüsünün nedeni başkaydı.

(Ne yapacağım, ne yapacağım, her şey başladı bile…) Kafasının içinde, telaş ve korku birbirini kovalıyordu. Nasıl yapmış niye yapmış bilmiyordu ama Labirent’in bu hale gelmesinin, Jahar’ın marifeti olduğuna emindi. Jahar, Yuuki ile Tina’yı öldürmek için yaptığı planı uygulamaya başlamıştı.

 

Kaiya, böyle bir suça ortak olmak istemiyordu. Kaçmak istiyordu. Ama öyle bir şey yapmasına Jahar asla izin vermezdi. Ne yapacağını bilemiyordu.

 

Bunları düşünürken, kafasının içinde bir ses duydu:

“Durumunuz nasıl bakalım?”

“Hii!” Kaiya boş bulunup ağzından bir çığlık kaçırdı ve ağzını elleriyle örttü.

“Ha… hala önceki gibi. Yuuki öğretmen ve bayan Tina’nın yanındayım.”

“Ekip şimdi nerede?”

“Dördüncü katmandayız. Yetişkinler, yukarı çıkan merdiveni aramaktan bahsediyorlardı…”

“Ama bulamadılar, değil mi? Hah, demek ki hakikaten kapana kısıldılar orada.” Sesi neşeli geliyordu, sanki gülümseyerek konuşuyormuş gibi.

“Ne… ne yaptınız da burası böyle oldu? Niye böyle yaptınız?”

“Hazırlık yaptım canım, sadece hazırlık. Pekala, onları gözetlemeye devam et, tanrıça hazretleri. Başka bir katmana inecek olurlarsa bana haber ver. Ah, bu arada…” Jahar, aklına son anda bir şey gelmişçesine ekledi: “Bunu zaten biliyorsundur ama bir kez de ben söyleyeyim: Ne olursa olsun, senin kim olduğunu anlamamalılar. Anlarlarsa, başına korkunç şeyler gelir. Öldürmeye niyetlenen insanlar, başarısız olurlarsa öldürülürler –dünyanın düzeni böyle.”

“Anlıyorum…”

 

Jahar, kurduğu telepatik bağlantıyı kesti. Kaiya’nın kalbine, deminkinden daha da büyük bir korku dolmuştu. Kendisi ve Tina, birbirlerinin doğal düşmanıydılar. Onların, ölümüne rekabet etmesine karar verilmişti. Kaiya ne kadar üzülürse üzülsün, bu gerçek değişmezdi. Çünkü Kaiya, Tina’nın tarafından bakılınca, düşmandan başka bir şey değildi. Hele şimdi, kendisi onları kandırarak tuzağa düşürmeye, böylece savaşı kazanmaya çalışıyordu. Eğer kim olduğunu, ne yaptığını anlarlarsa Yuuki de Tina da, tabii ki Alfredo ile Franca da; hatta Edgar ve Selim bile, Kaiya’dan nefret edecek ve onu kınayacaklardı.

 

Hatta belki de, onu öldüreceklerdi. Kan dökmeye kalkışan kişinin layığı budur, diyecek ve Kaiya’yı öldüreceklerdi.

 

“Halif Birliği bile olmayan senin gibi zayıf bir tanrıça, yemek seçer gibi yöntem seçmeye başlarsa, savaşı kaybeder.” Jahar, böyle demişti. “Seçim yapmak, yalnızca güç sahiplerine özgü bir lükstür.”

 

Bu yüzden Kaiya, “Yıldızları Parlatan Tanrıça” ile ittifak kurmuştu, hem de bu ittifakın adil bir ortaklık olmadığını bile bile. Kendisi, müttefikinin gözüne girmek için çabalayacak, ona hizmet edecek ve ondan bu hizmetin karşılığını almaya çalışacaktı. Şu anda yapması gereken buydu. O tanrıçayı… Elfride’yi hiç gözü tutmamıştı, ama şimdilik ona hizmet etmekten başka şansı yoktu.

 

Herhalde, Jahar sözlerinde haklı. Savaşı kazanmak için bunu yapmak zorundayız… diye düşündü.

 

Fakat Kaiya çok korkuyordu. Hem öldürmekten korkuyordu, hem de öldürülmekten. Öldürmek gerekli olsa da olmasa da, bu kanlı işlere bulaşacak yürek Kaiya’da yoktu.

 

“Ne oldu sana, Kaiya?” Bu ses onu irkiltti. Tina yanına gelmişti, Kaiya o kadar dalgındı ki bunu fark etmemişti. “Yüzünün rengi bir tuhaf. Korkuyor musun?”

“………” Kaiya ne cevap vereceğini bilemedi. Başını sallamakla yetindi.

“Eh, seni suçlayamayız. Ancak korkacak bir şey yok. Tina ve diğerleri sizleri sapasağlam yeryüzüne çıkaracak. Yukarıda, Bizim Efendi bir tüccar olarak beceriksizdir ama; burada, Labirent’te ona güvenebilirsin.” Tina böyle söyledi ve gururla, oğlan çocuklarına döndü. “Siz de, Edgar ve Selim! Öyle surat asmanız çok yersiz! Eğer hayata gülerek bakamazsanız, hayat da sizin karşınıza iyi şeyler çıkarmaz.”

 

Tina’nın yorgun olduğu belliydi. Gene de çocukları yüreklendirmek için elinden geleni yapıyordu. Kaiya, dayanılmaz bir suçluluk duydu.

 

O esnada, sıranın başında yürümekte olan Alfredo elini kaldırdı: “Biraz durun bakalım…”

Çocuklar zınk diye durdular. Bir kriz anında, örneğin Cisimsiz Mahluklar saldırdığında çabuk hareket etmek, ölümle kalım arasındaki farkı belirliyordu. Bunu Edgar ve Selim bile, kendi gözleriyle görüp öğrenmişlerdi.

Ama, çok şükür (mü demeli?) bu sefer karşılarına bir Cisimsiz Mahluk çıkmamıştı. Yuuki, acele adımlarla ileriye gitti, sonra da canı yanmış gibi bir sesle:

“Bu hiç hoşuma gitmedi,” dedi. “Alt katmana inen merdiveni bulduk.”

 

Yuuki’nin yüzü kararmıştı ve Kaiya, bunun nedenini anlıyordu. Bu dördüncü katmanın her yerini gezip tozmuş, araştırılmadık yerini bırakmamışlardı. Katmanın, keşfedilmeden kalmış tek bölgesi burasıydı. Ama burada da buldukları şey, yukarı çıkan merdivenler değil, aşağıya inen basamaklardı.

 

“Kapana kısıldılar…” Kaiya, Jahar’ın böyle dediğini anımsadı.

“Bu Labirent’in bizi yukarı çıkartmaya niyeti yok galiba.” dedi Alfredo. “Rastladığımız diğer ekiplerden hiçbiri, ‘yukarı çıkan merdiveni bulduk’ diye bir şey demedi.”

“Şey, henüz bunu söylemek için erken.” dedi Franca. “Bakarsın, yukarı çıkan merdivenler gizli bir odada ya da gizli bir koridordadır.”

“Öyle bile olsa, o gizli odayı bulmanın bir yolu yok. Hem, o dediğin ihtimali de göz önünde bulundurup, etrafımızı çok dikkatli inceleyerek geldik buraya kadar. Değil mi?”

“Ah…” Yuuki’nin sözüyle umutları boşa çıkan Franca, başını eğdi.

“Ne yapacağız, Yuuki? Aşağı iniyor muyuz? Durum böyleyken, ha aşağıya inmiş ha burada durmuşuz; bence ikisi de eşit ölçüde tehlikeli.”

 

Labirent’te, sığ katmanlarda nispeten tehlikesiz canavarlar dolaşırdı ama bu kural artık geçersizdi. Alfredo’nun dediği gibi, aşağıya inseler de inmeseler de tehlikeli bir canavarla karşılaşma riski fazla değişmeyecekti.

“Hımm, haklısın. Ama içimde çok kötü bir his var. Birisince yönlendiriliyoruz gibime geliyor.”

 

Yuuki sadece tahmin yürütüyordu ama Kaiya, onun bu tahmininde ne kadar haklı olduğunu biliyordu. Elbette, öğretmenine: “Haklısınız” demesi imkansızdı.

 

Yuuki biraz düşündükten sonra karar verdi.

“Tamam, inelim.”

“Emin misin?”

“Burada beklemekle elimize bir şey geçeceğini sanmam. Kaiya, biraz daha yürüyebilir misin?”

“E-evet, ben iyiyim.”

“Harika. Henüz gücümüz yerindeyken yapabildiğimiz kadar keşif yapıp, buradan kurtulmanın bir yolunu arayalım.” Yuuki gülümsedi ve sıranın arkasındaki çocuklara seslendi. “Hey, haydi bakalım gidiyoruz!”

 

Tina ve oğlanlar iyice arkadaş olmuşlardı galiba. Edgar ile Selim’in yüzleri, yine eskisi gibi neşeliydi. Tina onlara azim ve cesaret vermiş, onları yüreklendirmişti.

Ne de olsa o, bir tanrıçaya yakışacak şekilde davranıyor… diye düşündü Kaiya.

Tanrıçalar insanları korur, insanları kurtarırdı: Onlar, bu dünyanın muhafızlarıydı.

Kaiya böyle düşündü; ve kendini hem çok yalnız hissetti, hem de Tina’ya gıpta etti.

 

Ekip, merdivenlerden aşağı, beşinci katmana doğru ilerledi.

Kaiya, aşağıya indiklerini Jahar’a bildirdi ve telepatik bağlantıyı kesti. Aşağıda, başlarına neler gelecekti acaba? Daha doğrusu, Jahar bu ekibe neler yapmayı planlıyordu?

 

Beşinci katmanın manzarası, dördüncününkinden farklı değildi. Yani burada da, pek çok farklı katmandan alınma parçalar, iç içe geçmiş bulunuyordu. Sanki binlerce deli mimar, buraya gelmiş ve Labirent’teki herkese şaka yapmaya karar vermişti.

 

“Bu manzaraya bakınca, insanın cesareti kırılıyor değil mi?” diye içini çekti Franca, ağır ağır yürürken.

“Belli olmaz, bakarsın burada işimize yarayacak bir şeyler keşfederiz. Neyse, yukarıda yaptığımız gibi harita çize çize araştırma yapalım ve…”

Yuuki, böyle söyleyerek ekibi cesaretlendirmeye çalıştığı sırada…

Kaiya’nın gözlerinin önünde tüm dünya sarsıldı ve büküldü. Kafasına şiddetli bir ağrı saplandı.

O olay… Labirent’i alt üst eden şey… tekrar gerçekleşiyordu.

 

“….Ho…op.”

Bu kez, zamanında tepki verebilmişti.

Labirent tümden titreşmeye başladığı an sağ elini bir çocuğa, sol elini ötekine uzatmış; yere düşmek üzere olan Tina ve Kaiya’yı tutmayı başarmıştı.

“Kusura bakma Franca, sana yardım edemedim.”

“Ah, önemli değil, benim bir şeyim yok.”

 

Birkaç saniye sendeleyip sallansa da, Franca kendi ayakları üzerinde durabilmişti.

“Uh… Tina’nın da bir şeyi yok, Efendi.”

“Dur hele, kendini zorlama. Sen nasılsın Kaiya?”

“İyiyim,” diye cevap geldi kızdan.

 

Bu sefer geçirdikleri şok, öncekinden hafifti galiba. Daha önce başlarına bir kez geldiği için, biraz alışmışlardı belki de. Yuuki, kollarının arasında tuttuğu iki kızı yavaşça yere oturttu.

 

Edgar birden bire sesini yükseltti: “A! Yuuki öğretmenim, arkaya bakın…”

Altısı birden, dönüp az önce indikleri merdivenlere doğru baktılar… ama ortada ne bir merdiven, ne de bir koridor kalmıştı. Onların yerine, yollarını tıkayan kocaman, taştan bir duvar gelmişti.

 

Yuuki damağını şaklattı: “Baş belası Labirent, yine şekil değiştirmiş.” Şaşırmamıştı, böyle bir şeyi bekliyordu; ama yine de asabı çok bozulmuştu. Bu olay zırt pırt tekrarlanacak olursa, yaptıkları haritaların ne değeri kalırdı?

 

Fakat, burada durup beklemenin de hiçbir yararı yoktu. En azından, bu beşinci katmanı araştırmaları gerekecekti.

 

Bu araştırma, dördüncü katta yaptıkları gezintiyle kıyaslanırsa, çok şiddet dolu bir serüven oldu. Çevrenin tuhaflıklarına iyi kötü alışmışlardı, Cisimsiz Mahlukları çocuklardan uzak tutmayı da başardılar. Ama onlar dolaşırken, Labirent tekrar tekrar şekil değiştirdi ve ekibin kafasını iyice karıştırdı.

 

Bu olay ilk yaşandığında, tüm manzara tek seferde değişmişti ama bu kez durum farklıydı. Bu kez, her değişimde sadece Labirent’e yeni bir dönemeç ekleniyor ya da gözlerinin önündeki yol çıkmaz sokağa dönüşüyordu. Meydana gelen değişiklikler hep ufak çaplıydı. Mesela, buldukları bir su kaynağı ortadan hiç kaybolmadı. Bu işi bir şeydi şüphesiz, ama zaman geçtikçe, nedense karşılarına çıkan diğer ekiplerin sayısı hızla azalıyordu. Sonunda etraf o kadar ıssızlaştı ki, tam iki saat hiç kimseye rastlamadan yürüdüler.

 

Birisi, bizi yalnız bırakmaya mı çalışıyor? dedi Yuuki içinden.

 

Labirent’in şeklinin bu amaçla değiştirildiğini düşünüyordu. Yeni aklına gelmiş bir teori değildi bu. Tuhaf olaylar yaşanmaya başladığından beri aklının bir köşesiyle bu ihtimali düşünmüştü. Son saatlerde tanık olduğu olaylar, bu ihtimali kuvvetlendirmişti.

 

Tabii her şey bir tesadüf de olabilirdi. Birileri Labirent’in bir köşesinde, yeni bir aygıt bulup onu harekete geçirmiş olabilirdi. Ama eğer bu işin ardında birisi varsa, buradan kurtulmak için herhalde onu bulup yenmek gerekecekti. Sorun, bunu nasıl yapacağıydı…

 

“Cisimsiz Mahluk! Sol tarafta!” Franca’nın sesi Yuuki’nin düşüncelerini kesintiye uğrattı. Bugün, karşılarına çıkan kaçıncı canavardı bu?

 

Gelen canavarı, Alfredo ile Franca karşıladı. Çocuklar geri çekildiler, Yuuki korumak için onların önünde durdu. Bugün o kadar çok saldırıya uğramışlardı ki çocuklar bile alışmıştı artık, saldırı anında herkes gitmesi gereken yere gidiyordu.

 

Franca ve Alfredo, bir çakala veya kurda benzeyen –ama ağzından alev saçan– bir Cisimsiz Mahluğu köşeye sıkıştırmışlardı. Yuuki’ye gelince… o, gücünü gösterip kendisinin, ayrıca Tina’nın maskesini düşürmek istemiyordu. Tabii ki, sırf bu yüzden Franca’yla Alfredo’yu tehlikeye atmak olmazdı. Eğer yardıma gerçekten ihtiyaçları olursa, Yuuki kavgaya o zaman katılacaktı.

 

İkisinin gücü tükenmeye başlayınca Yuuki’nin harekete geçmesi gerekecekti. Şu kurt gibi Cisimsiz Mahluklar onları çok zorlamazdı ama, Alfredo zamanla yorulacaktı ve Franca’nın taşıdığı Kutsal İncilerin sayısı sınırlıydı. Ara vermeden bütün gün savaşamazlardı herhalde.

 

O zamana kadar, göze çarpmadan bu işi çözmenin bir yolunu bulmak gereke…

 

“Efendi! Buraya bak!” diye seslendi Tina.

 

Yuuki, damağını şaklatıp döndü. İleride olan savaşı seyretmeye dalmış, arka tarafa bakmayı birkaç saniyeliğine ihmal etmişti.

 

Çocukların üzerine saldırmaya hazırlanan, bulut gibi bir karaltı gördü. Dördüncü ve beşinci katmanlarda görülen, Labirent’te yaşamaya uyum sağlamış kocaman arıların bir sürüsüydü bu.

 

“Geri çekilin!” Tina, Edgar’ı çekip, bir adım öne çıktı. Tanrıçalar, böyle sıradan Cisimsiz Mahlukların saldırılarından etkilenmezdi. Tina’nın yaralanmaktan korkmasına gerek yoktu.

“Hiii!” Selim’in ensesinin dibinde bir arı geziniyordu, çocuk sapsarı kesilmişti. Kaiya, ondan umulmayacak bir cesaret gösterip bu arıyı yere yapıştırdı. Fakat bir an sonra, keskin bir çığlık duyuldu:

 

“A! Yu, Yuuki öğretmenim, Selim!”

Selim’e sadece bir tek arı saldırmamıştı. Ona ve diğerlerine görülmeden bir başka arı gelmiş, çocuğu kolundan sokmuştu.

“Sakin ol, Kaiya. Tina, Selim’e ilk yardım yap. Önce kolundaki iğneyi çıkar!”

 

Bu tür arıların iğnelerinin ucunda zehir keseleri olurdu. İğneyi, içi zehir dolu keseyle beraber avın derisine bırakırlardı; ve iğne orada kaldığı sürece zehir, sokulan kişinin vücuduna akmaya devam ederdi.

 

Tina’ya emir verir vermez, Yuuki arı sürüsünün tam ortasına daldı. Dikkatsizlik edip bir çocuğu tehlikeye düşürdüğü için kendine çok kızıyordu. Beline asılı duran kısa kılıcı çekti, arıları tek tek, müthiş bir hızla kesmeye girişti. Geriye bir tek arı bile kalmadığında, Yuuki ardına baktı:

 

“Herkes iyi mi? Başka kimseyi arı soktu mu?”

“Sadece Selim’i. İğneyi çıkardım. Ağlamadı bile. Aferin ona.” Tina, gözünün kenarına yaşlar dolmuş olan Selim’in başını okşadı. Yuuki, rahat bir soluk aldı.

“Özür dilerim, Selim. Dikkatsizlik ettim.”

 

Normalde, farklı türden Cisimsiz Mahluklar aynı anda saldırmazdı. Demek ki, yaşadıkları Labirent böyle alt üst edilince Cisimsiz Mahluklar da, insanlara topluca sataşmaya başlamıştı. Tüm dikkatlerini ileriden gelen büyük Cisimsiz Mahluğa vermekle hata etmişlerdi.

 

Franca, kurt şeklindeki canavarı hakladıktan sonra koşa koşa geldi. “Ne oldu? Birisi mi yaralandı?”

“Selim’in kolu. Zehirli arı soktu. Tedavi edebilir misin? Savaştan yeni çıktın, sana zahmet vermek istemezdim ama…”

“Elbette tedavi ederim! Bana bırakın.” Franca, Selim’in yarasını inceledi. “İğne… çıkmış, değil mi? Bu sıyrık, iğneyi çıkarırken mi oldu?”

“Hı–hı. İğne derinin altına girmişti, çıkarmak için tek çare bıçakla…”

“Anladım, en doğrusunu yapmışsın. Vücudun her yanına dağılmış zehri tedavi etmektense, ufak bir bıçak yarasını tedavi etmek daha kolay. Pekala, Selim’ciğim. İyileştirici bir keramet kullanacağım, o yüzden kendini sıkmamaya çalış. Biraz dinlenirsen bir şeyciğin kalmaz.”

 

Franca, taşıdığı keseden bir Kutsal İnci alıp, konsantre oldu. Selim’in şişip gerilmiş derisi, göz açıp kapayana kadar eski halşine döndü. Franca, hem saldırı hem de iyileştirme kerametlerini çok iyi beceren nadir medyumlardandı.

 

Tina’nın yüzünden, Selim düzelince çok rahatladığı belli oluyordu. Yuuki, küçük kıza fısıldadı.

“Baksana, sen o iğneyi çıkarırken Selim’in derisini nasıl kestin?”

“Bununla. Labirent’e şifalı ot toplamaya geldiğimiz gün, Efendi’nin bitki keselim diye verdiği bıçakla.”

“Yok, onu demiyorum. Sen, insanlara zarar veremiyordun hani?”

“Hı?” Tina, başını yana eğdi. “O anda çok panik olmuştuk, fark etmemişiz. Haklısın. Nasıl oldu da bir insanın derisini kesebildik acaba? Ne dersin, Efendi?”

“Herhalde zarar vermeyi değil, tedavi etmeyi amaçladığın için. Demek ki, niyetin kötü olmadığı sürece bir insanda yara açabiliyorsun.”

 

O halde, tanrıçaların başkalarına saldırmasını önleyen engel, sadece psikolojikti. Tanrıça, bıçak çektiği an birine saldırmayı düşünmüyorsa, bu engel onun davranışlarını kısıtlamıyordu. Doğru ya! Kendisinin de başına gelmişti bu. Bir defasında Tina, irkilerek uyanmış ve kalkarken Yuuki’ye kafa atmıştı.

 

Selim’in yarası iyileşmişti ama, ekibin burada biraz dinlenmesine karar verildi. Eğer Selim’in vücuduna zehir girmişse, yürüdükçe zehrin kanına karışması hızlanır ve etkisi daha kötü olurdu. Biraz bekleyip, çocuğun durumunu görmek lazımdı.

 

Selim’i Franca’ya emanet edip, Yuuki gözcülük etmeye gitti. Alfredo yanına gelerek:

“De bakalım, durumumuz nedir amca?”

“Şimdilik her şey yolunda.”

“Birbirimizin başına büyük bela açtık, ne dersin? Güya kolay bir iş olacaktı bu.”

“Bu kısa işleri hobi gibi görmelisin. Normalde, iş dediğin şeyin uzun süreli ve istikrarlı olması gerekir.”

“…Eh, haksız sayılmazsın.” Yuuki iç çekti. “Baksana amca, sen epeydir genç araştırıcıları eğitiyorsun. İyi para kazanıyor musun bari?”

“Ekmeğimi sadece bu işten kazanmıyorum ki. Talim Okulundan başka işverenlerim de var. Eğer araştırıcılık sektöründe iş bulmak istiyorsan, seni onlarla tanıştırabilirim, ne dersin?”

“Almayayım, kalsın.” Yuuki böyle söyleyerek bakışlarını çocuklara çevirdi. “Çocuklar iyi durumda galiba. Çok korkacaklarını sanıyordum ama Franca ve Tina onlarla iyi anlaşıyor.”

 

Uzanmış dinlenen Selim’in çevresinde, Franca ve çocuklar halka olmuştu.

“Son zamanların en ünlü hikayeleri, ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’ onun ve temiz kalpli, çok güçlü Silahşoru ‘Kar Kılıcının Kralı’ hakkında anlatılan hikayelerdir. Söylentiye göre…”

Galiba Franca çocuklara öykü anlatıyordu. Selim büyük bir dikkatle onu dinliyordu. Çocuğun sağlığı yerinde gibiydi.

 

“Sen Selim’den daha sıkıntılı görünüyorsun.”

“………” Yuuki cevap vermedi, sadece burnundan bir hımlama çıkardı.

“Selim yaralandı diye kendini mi sorumlu tutuyorsun? Duygularını anlıyorum ama… ‘daha çok şey yapmam gerekirdi, daha çok şey yapabilirdim’ diye düşünerek kendine eziyet etme. İnsanın hatalarını görmesi faydalıdır, ama suçluluk duygusu içinde boğulmak fayda vermez.”

“Bunu ben de biliyorum.” Yuuki, gücünün sınırsız olmadığını biliyordu. Hatta, çok az gücünün olduğunu, elinden fazla bir şey gelmediğini de biliyordu. Ona bu gerçeği hatırlatan çok şey yaşanmıştı.

 

Ama… işte tam da o kötü hatıraları yüzünden, yakınındaki insanlara zarar gelmesinden  korkuyordu.

 

Franca’nın anlattığı hikaye, ister istemez kulağına geliyordu. Şöyle diyordu kız:

“Fakat, ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’ ile ‘Kar Kılıcının Kralı’ birbirlerine küsmüşler. Sonra, ‘Karanlık Şeytan’ diye bir savaşçı çıkmış. Savaşçı, ‘Kar Kılıcının Kralı’ ile savaşıp onu yenmiş.”

“Nee? Yenildi mi? Kar Kılıcının Kralı?” diye bağırdı Edgar.

“Bu konuda hiç resimli kitap yapmadılar, o yüzden çoğu insan bilmez bunu.” diye gülümsedi Franca. “Aslında pek çok teori var. ‘Kar Kılıcının Kralı’ bu dünyadan nefret ediyordu o yüzden bile bile yenildi, diyenler var. Savaştan önce Labirent’te yaralanmıştı o yüzden yenildi, diyenler de. Kesin bilinen tek şey şu: ‘Kar Kılıcının Kralı’ndan sonra ‘Karanlık Şeytan’ onun yerine geçmiş ve Ay tanrıçasının Silahşoru olmuş.”

“Şey, öyleyse, ‘Kar Kılıcının Kralı’na ne olmuş?” diye sordu Selim uzandığı yerden.

“Bazıları, öldü der. Bazıları ise sadece saklandı, ortadan kayboldu der. Ben, ikincisinin doğru olduğunu düşünüyorum. Öykülerin çok üzücü bir sonla bitmesini sevmem çünkü.”

“Tina da öyle düşünüyor! Efen… şey, ‘Kar Kılıcının Kralı’, sağ kalmış olmalı.”

 

Yuuki, kaşlarını çatmış olduğunu fark etti. İçinde, bir koşu gidip şu boşboğaz tanrıçanın kafasına bir tane patlatmak isteği uyanmıştı.

 

“Nerede kalmıştık? ‘Karanlık Şeytan’ Silahşor olmuş ama o, pek çok bakımdan ‘Kar Kılıcının Kralı’nın tam tersiymiş. Onun kılıcı beyaz değil, siyahmış; araştırmacılara yardım etmezmiş. Hatta eğer bir araştırıcı ona engel olmaya çalışırsa o araştırıcıyı gözünü kırpmadan öldürürmüş. O yüzden herkes ondan korkar, herkes ondan nefret edermiş.”

“Şey… o zamanların ‘Ay’ tanrıçası, ona bir şey dememiş mi?” diye sordu Kaiya.

“Doğru, tanrıça herhalde çok sinirlenmiştir. Ne söylediğini bilmiyoruz, ama birden bire Ay’ın Halif Birliği dağıtıldı, faaliyetine son verildi. Sanki tanrıça, Labirent’ten elini çekmiş gibi. O yüzden şimdi bir ‘Ay’ın Halif Birliği’ yok. Birlik dağılır dağılmaz, ‘Karanlık Şeytan’ da iz bırakmadan kayboldu. Beş yıl kadar önce.”

“………” Beş yıl. O kadar olmuş muydu sahiden?

Alfredo bir şeyler diyordu: “Franca’nın hikayesi bitiyor galiba. Artık yola çıkalım mı, Yuuki?”

“…..Olur.” Yuuki ayağa kalktı. Kendini gülümsemeye zorladı:

“Haydi bakalım, kendinize geldiniz mi? Artık yola çıkıyoruz.”

 

* * *

 

Kaiya, yürürken Selim’e sordu: “Şey, siz iyi misiniz? Pek iyi görünmüyorsunuz da.”

“Ah, evet iyiyim. Özür dilerim Kaiya, seni endişelendirdim.”

“Üf, sen de amma zayıf çıktın be Selim.” diye iğneledi Edgar. Sert görünmeye çalışıyordu ama Edgar da, Selim’i arı soktuğu zaman korkudan mosmor kesilmişti. “Eğer yürüyemeyecek gibi olursan hemen söyle. Elin ayağın uyuşmaya başlarsa mesela. Ben seni sırtımda taşırım.”

“İyiyim dedim ya.”

 

Kaiya, ikisinin atışmalarını dinlerken derin bir oh çekti. Selim’in iyi olduğunu görünce, kalbi çok ferahlamıştı. Bir yandan da, sinirlerinin çok yıprandığını hissetmişti. Gözünün önünde birine zarar gelecek olursa, buna dayanamayacaktı.

 

Franca’nın anlattığı ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’nın hikayesini hatırladı. Kaiya, geçmişte yaşamış tanrıçalar hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Ünvanları aynı olsa da, tanrıçalar birbirlerinden farklı insanlardı. Birinin anıları, kendinden sonra gelene miras kalmazdı.

 

O yüzden, Kaiya o eski tanrıça ile onun Silahşoru arasında neler yaşandığını bilmiyordu. Ama bir şeyi biliyordu: Önceki ‘Ay’ tanrıçası, Silahşorunu başkalarına zarar vermekten alıkoymaya çalışmıştı.

 

Ben de öyle yapmalıyım, diye düşündü Kaiya.

 

* * *

 

“Bak şu işe.” dedi Jahar alçak sesle. “Kaiya’cığıma mesaj gönderemiyorum. Galiba onunla düşünce yoluyla iletişim kurmama engel oluyor.”

“Kaiya’nın kim olduğunu anlayıp, onu öldürmüş olmasınlar?” dedi Elfride.

“Yok canım, öyle bir şey olsa hissederdim. Hayatta olduğu kesin. Nerede olduğunu hissedebiliyorum, şu anda yavaşça yer değiştiriyor. Eh, herhalde beni görmezden gelmeye karar verdi.”

“Böyle bir şey olacağını tahmin etmiştim.” diye, umursamaz bir tavırla başını salladı ‘Yıldız’ tanrıçası. Kaiya’nın yapabileceği her şeyi önceden tahmin etmiş, ona göre önlemini de almıştı. “Öyleyse, önceden anlaştığımız gibi, Labirent’teki durumu biraz değiştireceğim. Elbette, bu yüzden senin alacağın ödül azalacak. Sanırım buna bir itirazın yoktur.”

 

Jahar sessizce omuz silkti. Önemli olan zafer kazanmaktı, zafer için pek çok şeye katlanabilirdi.

 

Elfride aşağılara, Labirent’in girişine doğru bakarak fısıldadı. “Birazdan başına gelecek şeyler, yaptığın bu ödleklik yüzünden gelecek. Bana değil, kendine kızmalısın, Tacında Ay Parlayan Tanrıça.”