21.06.2020

Şaşırtıcı, Hikigaya Komachi yeni bir başlangıç yapıyor.

resim
Çevirmen: NatsuJun


Soğuk bir sabaha uyandım.

Uykulu gözlerle camdan baktığımda, günün ilk ışıkları zayıf bir şekilde odamı aydınlatıyordu.Komşu binaların çatıları hafifçe aydınlanmıştı.

Bugün hava biraz bulutlu. Halihazırda puslu olan düşüncelerim böylesi havalar için birebir.

Arkamı döndüm ve yavaşça saate bakındım. Normalde bu saatlerde panikleyip olabildiğince hızlı bir şekilde yataktan fırlardım. Neyse ki liseye giriş sınavları sayesinde bugün okullar tatil. Kafam hala biraz dumanlı gibi, göz kapaklarım ağır, ve bir kez daha kendimi  üşengeçliğin kollarına bırakıyorum.

Fakat tam o anda, az önce dediklerim aklıma geldi ve bir kere daha şerit gibi kafamın içinden geçti.

Liselere giriş sınavı! Evet, Komachi’nin sınavının ikinci günü! Annem babam muhtemelen çoktan gitmişlerdir, en azından onu uğurlamam lazım!

Dinç bir şekilde yataktan fırladım. Motiveyim, enerjiğim ve tamamen uyandım!

Böylece, bu tarz duygular içinde odamdan çıktım ve gürültülü adımlarla merdivenleri arşınladım. Salona vardığımda esnemesini bastıran, evden çıkmak üzere olan uykulu ve şirin Komachi’yi gördüm 

Okul kurallarına uygun bir şekilde üniformasını güzelce giyinmiş ve en sevdiği parıltılı tokasını takmış olan benim güzel kardeşim, beni farkedince sanki ‘hey!’ diye selam verirmiş gibi elini kaldırdı.

‘Ah. Günaydın.’ ‘Yo.’

Selamlarken masaya vardım. Görünüşe göre kahvaltıda benim payım sarılmış ve bir bardak kahve bırakılmış.


Hızlıca selamlaştıktan sonra Komachi dikkatini çantasındakilere yoğunlaştırdı. Herhalde evden çıkmadan önce son bir defa eşyalarını tekrar kontrol ediyordu. Görünen o ki sınava sadece yazı gereçlerini ve kabul kağıdını götürecek. Bitirdiğinde vurarak çantasını tekrar düzleştirdi.

Rahatlıkla omzuna savurduğu çantası biraz üzgün duruyordu. Bu üzgün duruşu sayesinde giriş sınavlarının büyük ölçüde tamamlandığını fark ettim.

Yazılı sınavlar yarın tamamlanacaktı, yani bugünün planında mülakat olmalı. Hal böyle olunca kaynak kitabı gibi şeyleri götürmenin bir anlamı yok.

Mülakatların pek bir önemi olduğu söylenemez. Chiba Devlet Lisesi için önemli olan kişinin akademik yetenekleri.

Bu yüzden,  ilk günün sonuçlarıyla kimlerin seçilip seçilmeyeceği az çok belirlendi denebilir.

 

Komachi de her sınava girenin yapacağı gibi doldurduğu sınav kağıtlarını gözden geçirmek üzere eve getirmiş olmalı. Tabi sınav sonuçları çoktan açıklanmış olsa daha iyi olurdu, ama öyle olsa sınavdaki yalnışları aklına geleceğinden mülakatta odaklanamazdı, bunu manzara pek hoşunuza gitmezdi.

Böyle olacağından endişelenerek dolaylı yoldan sormaya karar verdim. ‘Nasıl hissediyorsun?’


Masaya konmuş kahve dolu bardağa uzandım. Kahvemi yudumlarken soğukkanlı bir tavırla sormaya dikkat ettim, öyle ki sözlerim kibar, belki neşelendirici olsun, ama kaygılarım sezilmesin. 

Komachi dalgın gözlerle bana baktı. Parmak uçlarını çenesine götürerek düşünceli bir şekilde başını büktü.

 

‘Hmmm...Yani, fena değil. Şuan ne kadar debelensem bile, elden bir şey gelmez sonuçta.’

Tebessümün izlerini taşıyan ses tonu oldukça sakin geliyordu.

Kararlılığı takdire şayan. Birazdan yüzyılın sonunu göreceğimiz söylense bile eminim aynı sakinliğini korurdu. Balmumundan yapılmış bir oyuncak kadar sakin bile olabilir. Al sana Sekima-II’nin aynısı. Her neyse, Komachi’nin sakin görüntüsü beni rahatlattı.

Fakat bu sakinliği yüzde yüz bir artı denemez. ‘Üstelik, sınav sonuçları aşağı yukarı bell oldu zaten.’

Sözlerinin ardında huzursuzluğunun izlerini taşıyan buruk bir tebessüm vardı. Belki de zamanla bir şeylerin farkına varacak ve böylece bu konuyu gönülden kabulenebilecek. Şuan için Komachi, görünürde sakin bir su yüzü gibi, fakat hafif bir rüzgar bile onu bir dalgaya çevirebilir.


Bu yüzden konuyla alakasız bir şeyden konuşsam iyi olacak, bunun adına gerçekten kaçmak dense bile, ta dibimizdeki kaçınılmazdan kaçmak olsa bile. Çünkü ben biliyorum ki gerçeği güçlü bir argümanla insanların yüzüne çarpmak doğru bir davranış değil.

‘Bittiğinde, bir şeyler yemeye gitmek ister misi?’ ‘He? İyi fikir.’

‘Değil mi?’

‘Aynen aynen!’

 

Sırıtmayla karşılık verince Komachi ellerini çırptı. Ve sonra o ellerini yanaklarıma koydu. Bilerek yapıyormuş gibi neşeyle benimle flörtleşmeye başladı.

‘Düşünsene canım abicim bana yemek ısmarlayacak! Karşılığında ödül varsa, Komachi elinden gelenin fazlasını yapacak!’ Yanakları kızarır. ‘Bu Komachi puanlamasında baya yüksek!’ Yanakları kızarır.

‘Ismarlamıyorum ve ayrıca puanlamada da düşük....’

Paramın çoğunu dün harcadım çoktan... Ama, şaka yoluyla bile olsa elinden geleni yapacağını söylüyorsa, bir çaresine bakarım.

‘Eh, küçük kardeşimle bir randevuya hayır diyemem, bir yolunu bulurum.’

 

Şakacı ve küstah bir şekilde söyleyerek kendimden emin homurdandım. Tam kudretimi gösteriyordum ki Komachi’nin ifadesi birden buz kesildi.

‘Doğru, olmaz.Randevu diyorsan hayatta gitmek istemem açıkçası. Ama yol masraflarını sen karşılarsan, belki görmezden gelebilirim.’

‘Dur, dur. Bana öyle ciddi bakışlar atma...Hem neyi görmezden geliyormuşsun? Kalbimi kırıyorsun ha. Abiciğinden sadece masum bir şakaydı... Bu tarz şeyleri sadece sana söylüyorum Komachi, sorun yok, değil mi?’

‘Öğğğh, bu tarafın aşırı iğrenç.’

 

Komachi üzüntüden hıçkırıklara boğulan bana, son derece uyuz olmuş bir sesle son darbeyi indirdi. Bu çok sert.... Yani, farkına varamadan yemeğin parasını ödemekle kalmayıp ayrıca sol parasını da verir oldum...

Bir kere bu terminolojiyi nereden öğrendin sen bakayım? Yetişkin gibi davranacak yaşa geldin mi? Hayır olamaz, Komachi günden güne yetişkin oluyor...

Tekrar baktığımda Komachi kikirdiyordu. Çantasını tekrar sırtladı, salondan çıkarken elindeki telefonla elini salladı.

‘Hadi, her şey bitince seni ararım.’

‘Tamam. Mülakatı beklerken vakit öldürmek için ne yiyeceğini düşünürsün artık.’

Böylelikle dolaylı olarak heyecanlanmaması gerektiğini söylemiş oldum. Onu kapıya geçirirken beni anlayıp anlamadığına kafa yormadım.

Makosen ayakkabılarını giydi ve oturup oturmadığını kontrol etmek için yere vurdu. Ardından bana döndü.

‘...Peki, öyle yaparım.’

 

Sakinleşmişti ve suratında bir nebze olgun bir tebessüm vardı. Bir şey demesine gerek kalmadan, halinden memnun olduğunu anlıyordum.Bu dünyada bir şey sorup söylemesine gerek kalmadan halini anlayabildiğim tek insan o.

Komachi bir süredir takındığı gülümsemeyi bırakıp derin bir nefes aldı ve çevik bir şekilde neşeyle beni selamladı.

‘O halde, ben kaçtım!’ ‘Tamam, dikkat et.’

Komachi’yi uğurladım. Topuklarında döndü ve koşmaya başladı.

Pekala, gelişigüzel takvime bakarken ben de çıkmaya hazırlansam iyi olacak.

 

   

 

Öğle vakti bitmeye yanaşırken lisenin yakınındaki durağa gittim ve bir süre oyalandım.

Komachi’nin sınavları tam olarak ne zaman biter bir fikrim yok. Herhalükarda, ikinci günün programına ayarlanmış tek şey mülakattı. Mülakat bittiği takdirde öğrenciler eve gitmekte özgür. Fakat Komachi’nin ne zaman bitireceği merak konusu, çünkü sınava giriş kağıdındaki numarası kaç bilmiyorum. Daha önemlisi sınava girenlerin kafası tüm sınav kargaşasından dolayı allak bullak, bu yüzden sınavları ne zaman biter onlar da kestiremez.

Hal böyle olunca bana düşen eylem belli.

Lisenin yamacında pusuya yatacağım. Hachiman tıpkı Aming ve Yuming gibi burada zoraki bekleyecek. Sevimli görünmekte gayet iyi bir iş çıkarıyorum.

Aming ile Yuming’in söylediği bir şarkıya göndermeymiş, sevimli davranmaya ithafen.

 

Gerçi bir ağacın gölgesine sığınıp sonra endişeli bir şekilde ‘Komachi...’ diye seslensem veya Hoshi Hyuma’nın ablasının yaptığı gibi bir pusu kursam biraz rahatsız edici olabilir. Bu bilhassa görüntü itibariyle rezil bir kare olurdu. Hikigaya ailesinin oğlu yine okul etrafında dolaşıyormuş, bu dolaşma haberi gerçekleştikten hemen sonra yayılıyor. Belirgin özelliğimiz siyah kıyafetlerimiz! Siyah kıyafetleri gereğinden fazla sevmiyor muyuz...? 

Hoshi no Kyojin adlı bir animenin baş karakteri, baya eski bir seriymiş.

 

Yaptığım bu hareketten dolayı hemen ihbar edilmem çok sarsardı beni doğrusu. Bu yüzden Komachi’yi beklerken yakınlarda bir yerde vakit öldürmeye karar verdim.

Böylece Marinpia’da Inagekaigan Durağı’nın yanı başında bekliyorum!

Marinpia Chiba’da bir alışveriş merkezi, hemen yanında Aeon varmış, aynı şekilde alışveriş merkezi.

 

Şuan Aeon’dayım, daha önce buraya Jusco deniyordu, ve kitapçının içinde etrafa bakınıyorum.

Jusco Aeon Şirketi tarafından kurulmuş bir süpermarket.

 

Birkaç kitap aldıktan sonra kendimi Saizerya durağının yanında vakit öldürmeye adayacağım, şimdilik hedefim böyle. Kesinlikle Saize! Tek başına gitmek problem değil!

Ayrıca Inagekaigan’daki Saize binanın hemen önünde olup ikinci katına denk geldiği için oradan yaya trafiğini rahatlıkla görebiliyorsunuz. Tabi ki orta okul kıyafeti giymiş ufaklıkları sınavdan hemen sonra yakalamak için mükemmel plan!

Belki Chiba’da böyle vakit öldürebildiğim için deha bile sayılabilirim... Kendi deham dudaklarımı uçuklatırken dışarı adımımı attım.

Deniz kıyısındaki ana caddeye çıktığımda soğuk rüzgarın benim selamlamasıyla ister istemez titreyiverdim. Sıcaklıklar arasında belirgin bir fark olsa bile, bu rüzgar sanki çok...neyse, atkımı boynumun etrafında dolayıp yüzümü içine gömerek uyum sağladım.

Sonra, tam o anda, gözlerimin ucuyla tanıdık birini gördüm. Marinpia çıkışını hemen yanında caddeye bakan San Marc Café vardı, ve tezgahın dışarı bakan tarafındaki, cam vitrinin hemen karşısı, sandalyede kıpır kıpır sallanan mavimsi siyah ve at kuyruğu saçıyla biri duruyordu.

Ona bakarken şaşkınlıkla sesli bir ‘hmm’ yaptım. Görünüşe göre at kuyruğu saçlı kızın yanında aynı mavimsi saça sahip küçük bir kız varmış, ama onunki iki örgü tarzında. Ağzı ve burnu silinerek temizlenirken şakacı bir şekilde ordan oraya kıpırdanıyordu.

 

Bu küçük kızı görünce aklıma sadece bir kişi geliyor. Bu Kawasaki Keika. O zaman, ona bakan kişi tam olarak.... doğru Kawa-’lı bir şeydi!

Bu iki kardeş hala iyi geçiniyor demek he? Bildiğim bazı kızkardeşlerden çok farklı. Farkında olmadan Kawasaki kardeşlerin bu iç ısıtan manzarasına daldım. Vitrinin diğer tarafında bir çift göz hızlıca kırpıldı ve gözlerimiz buluştuğunda iyice büyüdü.

Keika ağzını kocaman açarak, vitrinin diğer tarafında dikilen beni işaret etti. Ardından enerjik bir şeiklde ağzını oynatmaya başladı. Yo olamaz, bu da neyin nesi? Aşırı tatlııı...

 

O bir yana, Keika’nın tatlılığına takılı kalmanın vakti değil, çünkü Kawasaki hemen beni fark edip gözlerini üstüme dikti. Ufak hareketlerle birbirimizi selamladık, ve böylece ikimizin de vücudu kaskatı kesildi. Sanırsın Jizou zamanlarında dondurulmuşuz. Jizou gibi uzun süre böyle kalırsak belki bize işçi şapkası takarlar,  belki adak bile adayan olur. Bu Jizou zamanı arayış dönemlerindeki makul düşünme zamanlarından. Biz de böyle bir dönemden geçtiğimize göre sınavlardaki gibi yapbozu çöz diyebiliriz.

 

Pekala, soru geliyor. Şehirde sınıftan bir arkadaşınızla karşılaştığınızda yapmanız gereken doğru hareket nedir? Paldır küldür içeri dal! Yedi cevap verirsen kazanıyorsun, 3 yanlış yaparsan elendin! Bu Nanamura San Batsu!

Özellikle bu kişiyi görmezden gelmek yapılacak en doğru şey olur, sanki normalde hiç konuşmuyormuşuz gibi davranmak. Böylece eğer sınıf arkadaşın gerçekten yakın biri değilse, sadece selamlayıp gitmek en akıllıcası oluyor. Aksine yakın bir arkadaş olsaydı, her zaman görüşebileceğimiz için ve o an uzun bir muhabbet beklentimiz olmadığından, öylece gitmekte bir problem olmazdı. Vay anasını, demek ki her türlü doğru cevap dışarıda biriyle karşılaştığımda eve gitmek oluyor!

 

Ve bu duygularla, şimdi gidersem bir sorun olmayacak, ama söz konusu Kawasaki.  Birden onunla olan ilişkimi düşünmeye başladım ve bu ayaklarımın durmasına sebep oldu. Belki bu sebepten, camın diğer tarafında olmasına rağmen Kawasaki’nin heyecandan şaşakaldığını anlayabiliyordum. Bu mesafe duygusu ev hayvanını dışarıda bir yerde görmekle benzer türdendi. Öylesine narin bir mesafe ki bir adım daha atsan koşup kucağına atlayacak.

Bu riskli durum aramızda bir ateşkes haline geldi, öyle ki Tsutsumi Shinichi’nin yaptığı gibi yardım çağırasım geldi. Birileri...!

Kafamın içinde Akusa Yönlendirme’den yardım dilenirken, bana yardım eden Akusa değil Keika oldu.

 

Keika mutlu bir şekilde gülümserken, neşeyle çırpınarak eliyle içeri gelmem için çağırıyordu.Normal bir şekilde çağırılsaydım ısrarla ‘Mümkün olsa gelirdim,’ diyerek reddederdim, ama bu ufaklığın davetini geri çeviremedim, sonuçta ben böyle bir insanım.

Fakat, bu kız daha çocuk! Amma can sıkıcı! Ne kadar beni kandırmaya çalışırsa çalışsın, velisinin izni olmadığı sürece tutuklanırım!

Bilemedim şimdi, acaba velisinden izin mi alsam. Tekrar bakındığımda Kawasaki Keika’ya huzursuz bir ifadeyle bir şeyler anlatıyordu,, sonra onu yatıştırmaya çalıştı. Fakat Keika somurtup hızlıca yüzünü çevirdi. Böyle yapınca Kawasaki hafifçe iç geçirdi.

Böylece, yan sandalyelerindeki duran eşyalarını kenara koyarken beni gözetlemek üzere bir bakış attı. Bir an dudaklarıyla bir şeyler zırvalıyor sandım, ama sonra ağzını hafifçe açıp birkaç sözcük fısıldadı.

Dudaklarını okuyunca korkarım büyük ihtimalle ‘geliyor musun?’ dedi. Üstelik ardından hemen suratını çevirdi, tam olarak göremedim bile.

Eh, iznin aldığıma göre artık mutlu olabilirim. İçeri girip gündelik bir selamlamayla birkaç kere mipyo, kopyoko deyip, sonra pikyo, pikyo, komupyoku ve pikyo’yla birleştirerek konuşma başlatabilirim.

Japon tekerlemesi imiş.

   

İçeri girdiğimde doğal olarak rahatça bir nefes aldım.

Bunu yapma sebebim sanırım sıcaklıktan ve nem oranından kaynaklandı, ama şahsen oyum şuan gözlerimin önünde duran kocaman musmutlu gülüşten yana. Çünkü Kawasaki Keika’nın içler ısıtan görüntüsü tamamen büyüleyici.

‘Aaa Haa-chan!’

‘Hey, görüşmeyeli uzun zaman oldu. Ah, yok yok, daha geçen gün görüştük. Nasılsınız?’

Oysa en son görüşeli en az iki yıl olmuş gibi hissettim... Nostaljilerimde kaybolurken neşeyle Keika’nın başını okşadım. Enerjik bir kahkaha atıp yanındaki sandalyeye eliyle gösterircesine vurdu.

Görünüşe göre oraya oturmamı istiyor. Ne kadar zekice, şık ve fantastik bir davet metodu... Hmm, hmm. Bu çocuk yoksa havalı bir tip mi? Benim oldukça münasebetsiz biri olduğuma dair bir namım olduğundan Keika’nın davetini hemen kabul edip yanı başına oturdum.

Yaniii, oraya oturmaktan başka seçeneğim yoktu zaten. Daha doğrusu direk Kawasaki’nin yanına oturmak biraz tüyler ürpertici! Omuzlarımızın kazara değidiğini düşünmek bile kalbimi sekteye uğratabilir! Yapma! Kavga ve dövüşlere bir ara ver! Gerçi, Kawasaki birine saldıracak türde biri değil. Maalesef, bazı zamanlar görünüşü cidden korkutucu olabiliyor. Yapacak bir şey yok, galiba.

Bu sebepten, Keika’nın silahsız ve tarafsız bölgesinden güven kazanarak sohbet başlattım.

‘Ee, burada napıyorsunuz...?’

Normalde ortak bir yanımız olmadığından, teorik olarak böyle zararı dokunmayacak kendi halinde sıradan konulardan giriş yapabilirim. Üstelik, açık açık neden çalışmadığı bir günde lisenin yanındaki Aeon’a kadar onca yolu geldiğini sormak saçma olurdu.

 

Genelde  Chiba’daki lise öğrencileri,  liselere giriş sınavı olan günlerde ya evde kalırlar ya da boş zamanlarını Desiny Land’a giderek değerlendirirler... Hmm, hmm? Yoksa bu kız, acabaaa, biraz tuhaf mı? Hmm, gerçi ben de öyleyim...

Acaba ne düşündüğümü anladığından mı öyle yaptı bilmiyorum, ama Kawasaki hızlıca, evvelden ayağının oraya koymuş olduğu alışveriş poşetlerini gösterdi.

‘Biz...alışveriş yapmaya gelmiştik, ama biraz ara verdik...’

Poşetlerdeki açıklıklardan yeşil soğan ve benzeri şeyler gördüm.

Ama neden tatil olan bir günde onca yolu gelmiş olsun ki? Eminim Kawasaki’nin yaşadığı yerlerde süpermarket vardır... Birkaç intiba alışverişinden sonra sözcükler ağzımdan öylece çıkıverdi.

'Hmm. Neden te buraya kadar geldiniz peki?'

'Çünkü biz alışverişimizi hep burada yaparız.'

Utanmış görünüp kıpır kıpır eden Kawasaki, gözlerini kaçırarak böyle dedi. Bunu yapınca, yanımda oturan Keika durup dururken elini kaldırdı.

‘Puan kartııı!’

Seslice kıkırdayıp gülen Keika, üzerinde köpek karakteri boyanmış bir kartı tutarak böylece bağırdı.

 

Ahh, şey, bu ödeme yaparken havlama sesi çıkartan kartlardan değil mi? Tam Keika’nın hayat dolu yüzüne bakarken, utançtan kızarmış Kawasaki usulca Keika’yı elini indirmesi için azarladı. Evet, şey, çocuklar genelde düğmelere basmak ve kartları açığa çıkarmak gibi şeyler yaparlar... Görünüşe göre Kawasaki ailesinde bu kartları gösterme işini Keika yapıyordu. Belki alışverişlere genelde onu anaokulundan aldıktan sonra gidiyorlardır.

Ama diğer yerlerde de Aeon marketleri olmasına rağmen, bunca yola katlanıp buraya gelmek biraz zahmetli değil mi? Merakla düşünürken başımı büktüm, ve anlaşılan ne düşündüğümü fark eden Kawasaki bir şeyler söyleme girişiminde bulunup mırıldandı.

‘...Ayrıca, Taishi için de geldik. Bugün, yani, sınavların son günü.’

Bana bakmaktan ziyade vitrinden dışarı bakıyordu.

 

Ah, şimdi anladım. Demek bu yüzden. Daha önce Kawasaki’nin erkek kardeşi, Kawasaki Taishi’nin Sobu Lisesi’nde giriş sınavını olacağını duymuştum. Sanırım istemsizce ayaklarıma bakması, Taishi için giderek endişelenmesinden kaynaklanıyor. He...? Bu da neyin nesi...?

‘Hey hey, bu oldukça brocon bir davranış. Olmaz. Bu bir hastalık.’

Siscon’un ne olduğunu biliyorsunuzdur, brocon de erkek için olanı. 


‘Ha? Bunu sen mi diyorsun.’

‘Aghh.’

Bana öyle delici gözlerle baktı ki ister istemez olduğum yerde küçüldüm. İyi biri olduğunu bilmeme rağmen, tahmin ettiğim gibi, söz konusu düşkünlüğünü göstermek olunca korkunç olabiliyor. Ardından omuz silkip titrerken birden soğuğu fark ettim.

Cam kenarındaki kaloriferin pek etkili olduğunu söyleyemem, camdan gelen soğuğu hissedebiliyordum. Bu dondurucu soğukta ve bu rahatsız edici konuşmada sakin kalabilmek imkansız geliyor.

Acaba Kawasaki de yakınımda oturup, gözleriyle bir dışarıyı, bir beni, bir Keika’yı tararken aynı şeyi hissediyor mudur?  Haliyle bakışlarım Keika’ya doğru kaymaya başladı.

Keika çocuk boy bardağını iki eliyle kaldırıp içindeki portakal suyunu pipetiyle yudumladı. Çok geçmeden içmeyi bitirip mutlu bir şekilde kocaman bir ‘ehh’ çekti.

Baktığımda Kawasaki’nin bardağı da boşalmaya yaklaşmıştı. Görünüşe göre Kawasaki Keika’nın bitirmesini bekliyormuş. Hal böyleyse, yakında eve gitmek üzere hazırlanacaklar...

Tam kalkıyorlar mı diye düşünürken Kawasaki bakışlarını bana yönlendirdi.

 

‘Eee...Sen ne yapacaksın?’

Sorusuyla düşüncelerimi tam on ikiden vurdu, ama bence daha çok gitmek üzere olduklarını vurgulamak istiyordu. Madem öyle, belki ben de bu fırsatı değerlendirip kalkacağımı dillendirsem iyi olacak.

‘Ah, ben de bir şeyler yemeyi düşünüyordum.’ ‘Anladııım...’

Duyması üzerine Kawasaki bitkin bir şekilde cevapladı. Bakışlarını Keika’ya kaydırıp sırtını sıvazladı.

‘Haa-cha...Şey, abiciğin kalkmak üzere olduğunu söylüyor.’

Doğru sözcükleri bulmak için bir süre çabaladı ve sonunda sözlerini düzeltti. Yok yani sonuçta Keika bana Haa-chan dediğine göre benim için hiçbir problem yok. Üstelik Kawasaki’den abicik deyimini duymak ne yalan söyleyeyim yüz kızartıcı...Böylece acı içinde kıvranırken, bir şeylerin kolumu çekiştirdiğini hissettim.

 

‘Hee, hemen kalkıyor musun?’

Yamacıma bakınca, Keika bana doğru üzgün gözlerle bakıyordu. Farkına varamadan elbise kolumu sıkıca kavramıştı. Ama böyle yaparsan oturduğum yerden kalkacak gücü bulamam ki...Sanki yeni başladığım bir işte şirket sahibi bana ‘Hemen gidiyor musun?’ diye sorarmış gibi.

Ne yapsam diye düşünürken, Keika ile olan konuşmamız üzerine Kawasaki surat astı. Her an Keika’ya seslenebilirmiş gibi geliyordu. Daha önce tatlı yaparken benzer bir durum yaşamıştım, o olay gerçekten tüylerimi diken diken etmişti.

Keika’nın hedef haline gelmesini istemediğimden, rasgele bir şeyler zırvalayıp araya girmeye karar verdim. Hirai Ken ve yıldırım asası gibi olmak benim uzmanlık alanım.

Hirai Ken Japonya’da meşhur bir şarkıcı.

 

Dur bir dakika, benim yüz kıvrımlarım o kadar keskin hatlı değil.

‘...Benimle gelmeye ne dersiniz? Saize’ye gitmeyi düşünüyordum.’

Kawasaki gözlerini bir an kocaman açtı ve ağzını tekrar tekrar açıp kapattı.

‘H..Hehh? B-biz gelmiyoruz...’ ‘Değil mi.’

Biliyordum. İnternette hep yazardı, kızlar erkeklerle Saize’ye gitmekten nefret edermiş. İnternet gerçekten uçsuz bucaksız, bilmediğin her türlü bilgiyi orada elde edebiliyorsun. Somurtan Keika’nın başını okşayarak yatıştırdıktan sonra ayağa kalktım. Bunun ardından cılız bir ses bana seslendi.

 

‘...Dur, bir dakika.’

Sesli bir ‘hm?’ çıktı ağzımdan. Kawasaki’nin yanakları zayıf bir kırmızı tonuna boyanmıştı ve çekingen bir şekilde somurtup gözlerini kaçırdı. Sonra utanarak fısıldadı.

‘...E-ehmm, çayı burada içebiliriz.’

‘He? Ah, doğru. O problem olmaz herhalde. Sadece çay içeceksek...’

Beklenmedik sözlerim ister istemez kibarlaştı ve keyifsiz bir şekilde tekrar yerime oturdum. Keika neşeyle alkış tutup bana yaslandı.

Sıçtık, şimdi topuklama şansımı tamamen kaybettim...Durum bu hale geldiğine göre benim de bir şeyler ısmarlamam gerekecek.

 

‘Bir şeyler içmek ister misiniz?’

Sandalyemden kalkarken sordum, Kawasaki kendini toplayıp Keika’nın ellerine baktı.

‘Ah, eh, ş-şeyyy, sıcak çikolata...ve bir de soğuk kahve.’ ‘Anlaştık.’

Tam bir abladan beklendiği üzere Keika’nın içeceğini kendininkinden önce söyledi. Buna şahit olmam neredeyse kahkahaya boğacaktı ki beni, saklamak için çabucak kasaya doğru yol aldım.

 

Hızlıca siparişimi verip fişimi alınca neşeyle tepsiyi ahşap döşemeli tezgaha doğru taşıdım.

Tepsiye az evvel verdiğim siparişler sırasıyla koyuldu; sıcak çikolata, soğuk kahve ve sıcak latte. Laf arasında görünürde taze olan bir de çikolatalı kruvasan aldım.

Döndüğümde Keika kruvasana yıldızlı gözlerle bakıyordu. Sonny Chiba’nın yaptığı tarzda hayranlık içinde ‘uaahhh’ diye bir ses çıkardı. Bir çocuktan beklendiği gibi, tatlılara zaafı var. Çocuklarla ilgili baya tecrübem var, o yüzden bir çocuğun duygularını iyi anlayabiliyorum. Tabiri caizse, tam bir çocuk-uzmanıyım.

Bu sebeple, şuan Keika’nın tam olarak söylememi istediği sözleri diyeceğim. ‘...İster misin?’

Keika’nın yıldızlı gözleri  çabucak bana çevrildi. Hehe, görünüşe göre plan tam bir başarıya ulaştı...Tıpkı seçimlerden önce yaşlıların bakımı ve emeklilik maaşı ile ilgili meselelerde nutuk çeken, suçluluk duymadan çabucak popülarite kazanan politikacılar gibiyim Bu arada, benim gizli cazibem politikayla ilgili olmamdan geliyor, geleceğin yetişkinleri için önümüzdeki seçim kampanyasında işbirlikçi olmayı hedefliyorum. İç İşleri Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı, bunları görüyor musunuz?

 

Keika’nın keyfi yerinde olduğu için, benim bu stratejim hakkında en ufak bir fikri yoktu tabi.  ‘Yerim! İşte Haa-chan’ı bu yüzden seviyorum!’

Neşeyle bağırıp koluma vurdu.

‘Haha, evet evet. Bu arada böyle gelişigüzel dokunursan biz erkekler bunları hemen yanlış algılayabiliriz, o yüzden başkalarının yanındayken dikkatli ol.’

‘Tamam! Sadece Haa-chan’a yapacağım, anlaştık!’

 

Olamaz, bu çocuk. Daha şimdiden bir erkeğin kalbini eritecek güce sahip sözleri anlıyor. Dehşet verici...Böyle bir şeyin olacağını bana daha evvel söyleseler, tüm erkek popülasyonu havaya uçar, ve Keika anında tarihe toplu katliam yapan katil olarak geçerdi... Dikelecek anıttaki ilk isim muhtemelen benimki olurdu. Dünya barışı adına, dişi gücüyle dolu bu terörist konusunda bir şeyler yapmam gerek. Vazifem konusunda iyice gaza geliyorken dişi güç teröristin yanında saklanan şahıs bir iç geçirdi.

‘Ufacık çocuğa neler öğretiyorsun...?’

Elini Keika’nın alnına götürerek Kawasaki diliyle cık cık yaptı ve kollarının Keika’nın arkasından uzatarak zorla elbise kolumdan çekti.

Ardından baş işaretiyle beni çağırıp, Keika’nın başının üstünden eğilerek çok gizli bir mesele konuşuyormuşuz gibi kısık sesle konuştu.

‘Demek istediğim, şey...bu yaptığın rahatsız edici.’ ‘He?’

Sorun ne gerçekten? Ah, buldum. Belki de kendi stilimde Hikaru Genji projesini uygulayarak Keika’yı kendime aşık edip sonra onu zarif bir kadın yapmaya çalışacağımı düşünüyorsun galiba? Ben daha çok çılgın Columbus’un kafayı yediği hikayelerin ortasında kendimi bulduğumu düşünüyorum.

Hikaru Genji, küçük bir kızı karısı olmak üzere yetiştiren kurgusal bir karakterdir.Buradaki Columbus referansı ise Hikaru Genji adındaki bir grubun ‘Paradise Ginga’ şarkısına ithafen yapılmış.


Ben bu düşüncelere dalmışken Kawasaki vitrinden hala yükselmekte olan güneşe bir bakış atıp sonrasında izlemeye devam etti.

‘Hala öğlen olmamış...’ ‘Ah, ahh...’

Demek öyle. Çocukların mideleri gerçekten küçük. Eğer şimdi yemek yerse, öğle yemeğini yiyemeyecek. Ne yiyecekleri hakkında bir fikrim yok, ama ablasına daha fazla külfet olmak hiç içimden gelmiyor.

Bunu ingilizceye çevirsem ‘no ninja’ olurdu.

 Shinobi (NinjaNai (No/none)

 

 

Ama...ama olay da bu, değil mi? Çikolatalı kruvasanı bu küçük kızın gönlünü kazanmak için almıştım...Ne yapacağımı bir süre düşündükten sonra, aniden kafamda bir ampül yandı. Sinsice çikolatalı kruvasanın bulunduğu yeri tepsiyi iterek Keika’nın önüne getirdim ve kualğına fısıldadım.

‘...Paylaşalım. Ama ablana söyleme.’ 

‘Tamam! Aramızda sır!’

Parmağımı kaldırıp işaretle ‘şşşş’ yaptığımda Keika da aynısını taklit etti. Aramızdaki bu gizli kruvasan sahipliğinin, kötü suçlar işleyen suç ortaklarının birbirlerine verdikleri sözden üstte kalır bir yanı yok.

 

‘Bu arada sizi görebiliyorum...’

Kendimden memnun bir şekilde, ikiye bölünmüş çikolatalı kruvasana gömülen Keika’yı izlerken rahatsız olmuş bir oflama işittim. Dosdoğru bana bakan Kawasaki’nin gözlerinde hafif bir sinir emaresi gördüm.

‘Onu bu kadar şımartma.’

‘...Y-Yo, sadece arada sırada yapıyorum, tamam mı?’

‘Ne demek arada sırada, her zaman böylesin?’

‘Her zaman böyle olduğumdan değil...Sadece Keika biraz...özel benim için. Komachi de öyle.’ ‘...Hiç ağırbaşlı değilsin.’

Buz mavisi badem gözleri her zamankinde daha bir keskinlikle bakıyordu. Ehh...uuuu, hava iyice soğudu! Ah, acaba yaptığımız şeye onu da dahil etsem daha mı iyi olurdu...? Kızları gerçekten anlamıyorum. ‘Neden sinirliyim biliyor musun?’ sorusu gibi kompleksler. Ne söylersem söyleyeyim, hepsi savunamayacağım yanlışlar olarak bana geri dönecek.

Kafamın içinde binbir türlü saçmalık cirit atar bir şekilde tedirginlik içindeyken, irkilip bocaladığımda Kawasaki tamamen değişip gözlerini özür diler bir şekilde düşürdü. Sonra ağzı konuşmakta zorlanır gibi açıldı.

 

‘Keika’yı önemsediğin için minnettarım, ama biraz daha sabretmen gerektiğini hatırlatayım...’

‘Doğru, özür dilerim...’

İçgüdüsel olarak içten bir şekilde özür diledim. Yo, böyle birden sinirlenip sonra sessizliğe gömülmek haksızlık...Böyle yaparsan diyecek bir şey bulamam ki...

Ve bu şekilde, sanırım Kawasaki artık beni azarlamayı düşünmüyor. Böylece karşılıklı olarak sükut dönemini sürdürdük.

Konuşmalarımızın kesilmesinden mevzuya uyanan Keika, yüzü gözü çikolataya bulanmış bir şekilde endişeyle bize baktı.

‘Kavga etmek yok, tamam mı?’

‘Kavga etmiyoruz. Yüzünü bana çevir, Kei-chan.’

Kawasaki nazikçe gülümseyerek, alışveriş poşetlerinin arasından bir ıslak mendil çıkarttı ve birkaç kez Keika’nın yanaklarını sildi. Keika rahatlamış görünerek, dikkatini tekrar çikolatalı kruvasana yöneltti.

 

Yani, Kawasaki geçekten kızgın falan değil. Cidden sinirli olduğunda iyice korkunç biri oluyor...Yukinoshita ve Miura birbiriyle yoğun bir tartışmaya girdiğinde, bu ikisinin birer  kabadayı olduğunu düşünmüştüm.

Fakat, onun hakkındaki intibam şu anda yumuşadı.

Eskiden tahta kılıçlar, zincirler ve belki yoyo tarzı aletler ona daha yakışır gelirdi, am bu günlerde alışveriş poşetleri ve yeşil soğanlar tam onluk duruyor. Bu arada, bu kız alışveriş poşetleriyle bir yerden tanıdık gelmiyor mu...?

Kendisine tıpatıp benzeyen bir kızla Saint Marc’ta vakit öldürüyor, o yüzden kesinlikle Yanmama izlenimi veriyor. Yanmama baya modası geçmiş bir tabir gerçi.

Young mother, genç anne, bazen kabadayı olan.

 

Ve bunun sayesinde, kendim de dahil olmak üzere tıpkı bir aile gibi göründüğümüzü farkettim. Bu durumda, eğer ELGRAND ve ALPHARD gibi minivan sürseydim, bu kırsal alışveriş merkezi sıradan bir manzaraya dönüşürdü. Favori mangalarım Naruto ve One Piece’i paylaşma eşiğindeyim ve vitrinin gerisindeki esrar kokusundan ötürü birden burnuma çekme sınırındayım. Bunları düşünmek bana iğrenç hissettirdi.

Keika yüzü gözü çikolata içinde yemeye devam ediyordu ve Kawasaki bir elinde ıslak mendili tutarken çenesini diğer eline yaslamış onu izliyordu. Onları izlerken gitgide kendimi daha iğrenç biri oluyormuş gibi hissettim.

Onlara böyle uzun uzadıya bakmak beni biraz utandırdı, bundan dolayı bakışlarımı vitrinden dışarı yönelttim.

Sonrasında bildiğim bir lisenin üniformasını giymiş bir öğrenci mağazanın önünden geçti. Galiba mülakatların bitmeye başlamasıyla sınava girenlerin eve dağıldığı zamana geldik.

Görünüşe göre bu üniformalar Kawasaki’nin de dikkatini çekti. Katılaşmış omuzlarını gevşetirmiş gibi uzunca bir iç geçirdi.

Hislerini anlayabiliyordum. Diğer sınav mağdurlarını görünce ister istemez Komachi için endişelenmeye başladım. Bir başka deyişle, önümüzden geçen kişi Komachi’nin rakibi, varlığı ona engel teşkil eden biri. İçimde yeşermekte olan duygu, her şey çok geç olmadan bunları ezip geçme yönünde.

Eğer işler o raddeye gelirse, yapılacak en iyi şey ona en yakınlardan başlamak olur! Şuan Komachi’ye en yakın olan kişi!

 

Ah, o kişi Kawasaki Taishi! Ve bu sebepten, düşmanlarım hakkında bilgi toplamaya karar verdim.

‘Taishi ne durumda?’ ‘...Bilmiyorum.’

Birden sorduğumda Kawasaki düşünceli bir şekilde başını büktü. Amanın, hiç beklemiyordum. Hem brocon hem de önemseyen bir abla olduğundan, kardeşinin sınavlardaki notlarını biliyor olmalıydı...Yani, en azından ben böyle düşünüyorum, ama o anda Kawasaki burnunu çekerek somurtkan bir ifadeye büründü.

‘Sorunca hemencecik aksileşiyor.’ ‘Ahh, demek o yaşlara geldi he?’

Taishi’nin duygularını anlamadığımdan değil. Gerçi bu sadece isyankar dönemlerinde olmasından kaynaklanmıyor, Kawasaki’nin aileden biri olması da var. Bu demek oluyor ki, sonuçta Kawasaki de aileden biri olduğu için böyle oldukça hassas veya özel konuların sorulması bazen onu gücendiriyor.

Mesela arkadaşlarınızla kendinizle alay eder tarzda borçlarınızdan, düşük gelirinizden ve genel manada olumsuz şeylerden enerjik bir şekilde konuşabilirsiniz, aileyle aynı şeyleri konuşmak kolay değil. Ardından ciddi suratla iyi olup olmadığını sormak tam bir eziyet değil mi? Tavırların sorulan şeylerden bu hale geliyor zaten, sana inanmayacaklarını düşünmek gibi endişe verici şeylerden içine kapanmak istersin.

Erkekler böyledir gibisinden şeylerden konuşurken, lafa karışıp tüm dünyadaki annelere dair bir tespitte bulundum, Kawasaki de bir anneymiş gibi katılarak baş salladı. Sonra kulak ardı edilemeyecek bir şey mırıldandı.

 

‘Ama not ortalaması 80 civarı.’ ‘Bunu biliyor olman garip...’

Ürpertici, bu dünyanın anneleri hep bir adım önümüzde. Niye tüm anneler evlatlarının gizli kitaplarını nereye sakladıklarını hemen buluveriyor?

Demek istediğim, bro, ablana bunu söylemiş olamazsın, değil mi? Bunu biliyor olmasını siz de tuhaf bulmuyor musunuz? Şüpheli gözlerle ona döndüğümde, Kawasaki sinsice bakışlarını kaçırdı

‘Ah, hayır, şey, Kei-chan duymuş...’ ‘Evet, 396 puan olduğunu söylemişti.’

Yamacımızda bizi dinleyen Keika, ne konuştuğumuzu anlamış gibi  gururla göğsünü şişirdi.

‘Hmm...Ah, demek konuşulanı duydun Kei-chan.’

 

Taishi ablasına söylemekte zorlanmış olmalı, ama yanlışlıkla küçük kardeşiyle paylaşmış he? Yine de çocukların böyle şeyleri hemencecik hatırlaması yok mu. Harika bir şey, değil mi? Değil miiiii? Gözlerimi yine Kawasaki’ye çevirdiğimde, tekrar çaktırmadan bakışlarını kaçırdı.

Kendi yaşadıklarımla kıyaslayınca, belli belirsiz üzücü düşünceler bir bir canlanmaya başladı. Belki Komachi de sabahki tavırlarına bakacak olursak ona yakın puanlar almıştır. Önceki bilgilerime bakarak, bazı standart seviyeleri biliyorum.

Benim gibi Sobu Lisesi sınavını alan Kawasaki de görünüşe göre aynı şeyleri düşünüp acı bir ifadeyle başını salladı.

‘Evet, geriye kalan kısım kabul oranına ve resmi kayıtlara girmeyen transkriptine bağlı olduğundan...’

Kawasaki’nin bu iç geçirmesinde ciddiyet hüküm sürüyordu. Okulumuzun kabul oranı yılda 2.5 kez civarında değişiyor. Tecrübelerime göre, yani, yüzde seksen almak bir miktar umutlu hala geçilebilir düzeyde. Bu da demek oluyor ki Taishi geçmeyle kalma sınırında.

 

Kawasaki’nin yüzündeki acı ifadeye bakacak olursak, Taishi’nin o sınırda olup olmadığından bile emin değil. Aile durumlarına dair pek bilgim olduğunu söyleyemem, ama şuan sahip olduğu duyguların kederli olduğuna eminim. Daha ekonomik mevzulara gelmeden, reddedilmek ve üzerine yapışan etiketler en başında özgüvenini yiyip bitiren şeylerdir.  Erişkin olduğunda kendisini değiştirip böyle sorunların üstesinden gelebilir, ama on beş yaşında biri için, aile ve okul hayattaki en önemli etmenlerdir. Bunca zaman gitmek istediğin okul tarafından reddedilmek ve ailen yüzünden acınası bir durumda olduğunu sezip durmak bir yerden sonrası dayanılmaz bir hal alır.

Özellikle Kawasaki Taishi’nin durumunda, farklı bir baskı ortaya çıkacaktır. Bunu düşünürken, üstüme vazife olmamasına rağmen ağzımı açtım

 

‘Yani, evet. Gelecek sene için planlarında Devlet Üniversitesi’ne gitmek istiyordun, değil mi?’

‘He? Gelecek sene?’

Kawasaki ‘bunu nereden duydun?’ der gibi sorgulayıcı bir ifadeyle yüzüme baktı. Evet duydum, ne kaba...Kuşkulu bakışlarına tembel bir baş hareketiyle karşılık verdim.

‘Evet, Ulusal Devlet Üniversitesi’ne gitmeyi planlamıyor muydun? Bununla ilişkili baya baskı olduğunu duydum, tabi emin değilim ama.’

‘Bana mı diyorsun?’

Kawasaki başını hafifçe bükerken, aynı hareketi hımlayan Keika da yaptı. Jestleri oldukça benzerdi, bu ister istemez sözlerime kahkahanın eşlik etmesine sebep oldu.

 

‘Yo, yo, yo. Öyle değil, ama, şey, öyle.’ 

‘...Ne zırvalıyorsun sen?’

Kawasaki bana baktığında iyice gıcık olduğu halinden anlaşılıyordu. Hass, dudağım uçukladı.

‘Yo, biliyorsun, eğer Devlet okuluna gidersen önündeki seçeneklerin artacağını kardeşin de düşünmüyor mudur? Bilmiyorum. Ne pahasına olursa olsun sınav geçmek istemenin sebebi bu değil mi?’

Sorumluluktan kaçınmak için, sözlerimin sonuna meşhur sloganımı ekledim. Panik içinde konuşurken Kawasaki şaşkınca gözlerini kırpıştırdı. Bunu birkaç kez tekrarladı, ama galiba başını diğer tarafa çevirmeden önce gülümsediğini gördüm.

‘...Lise ve Üniversite harçları birbirinden tamamen farklı.’

Eh, gerçekten mi? Bu kız böyle şeyler hakkında baya bilgili. Bunları hiç araştırmadım, çünkü kendi öğretim masraflarımı karşılamak gibi bir niyetim yok...Eğer araştırırsam, bir sınıfın ne kadar tuttuğuna dair sallapati hesaplamalara dalar giderim. Bunun sonucu kocaman bir zaman israfı olurdu.

 

‘...Ama, bu tam onun söyleceği bir söz.’

Kawasaki içeceğindeki ipeti parmağıyla döndürürken kibarca fısıldadı. Konuşma tarzı biraz olsun yumuşayınca benim de konuşma iştahım arttı.

‘Değil mi? Sisconluk nedir herkesten iyi bilirim.’

‘Ne dedin? İğrençsin.’

Açık sözlerinin altında şakacı bir ton yatıyordu. Bu sebepten Keika da masumane aynı ‘iğrençsin’ sözünü tekrarladı.

Yo, bu kesinlikle doğru. Ben de sahiden iğrenç biri olduğumu düşünüyorum. Vitrinden yansıyan tuhaf ama neşeli birini görünce, coşkulu bir şekilde ben de onayladım.


   

Dışarıdaki ortaokul öğrencileri, üniformalarından ötürü iyice göze çarpmaya başlamıştı.

Keika ile oynarken hatrı sayılır bir zaman geçmiş. Sanki orada olduğunu unutmuş gibi ara sıra Kawasaki ile bir iki konuşup oyununa geri döndü.

Sonra, telefonum çalmaya başladı. Baktığımda Komachi’den mesaj geldiğini gördüm. Durağın hemen yanındaki Saint Marc Café’de olduğuma dair kısa bir mesaj yolladım. Cevabın gelmesi pek uzun sürmedi, ve üstüne telefon sesi yerine sertçe vurma sesi duydum. Sesin kaynağına doğru dönünce, yani vitrinden dışarı baktığımda, Komachi orada dikiliyordu. Cama vurup heyecanla elini sallıyordu.

İşaretle Komachi’ye içeri girmesini söyleyince ceylan yavrusu gibi sekerek içeri girdi. İçeri girer girmez kollarını kocaman açtı.

 

‘Bittiii! Yaşasın!’ ‘Yaşasın!’

Hareketlerini taklit edip canıgönülden selamladım. Bir beşlik çaktığımızda içeride kuru bir gürültü yankılandı. Yankı daha kaybolmadan, Komachi adımlarına devam edip Kawasaki ve Keika’nın önüne zıpladı.

‘Saki ve Keika! Selam ve yeyyy!’ ‘Yaşasınn!’

Komachi onları selamlayıp pürüzsüz bir beşlik çaktı Keika’ya. Bu gazla Kawasaki’ye de bir beşlik çakmak için yanaştı, ama Kawasaki heyecandan bocaladı...Yine de ortama ayak uydurup elini hafiften Komachi’ninkine denk gelecek şekilde kaldırdı.

‘Y-yeyyy...’

 

Görünüşe göre çok utandı. Yüzü kulaklarına kadar kızarmış ve sesi cılız çıkıyordu. Bunu görünce Kawasaki’nin iyiliği için, Komachi üç adım geri gitti.

‘Aaa, hiç sesin çıkmadı! Hadi, bir daha! Yeyyy!’

‘Y-yeyyy...! Bu kızın sorunu ne?’

Komachi cana yakın bir şekilde tekrar beşlik çaktı, diğer yandan Kawasaki umarsızca sesini yükseltmeye çalıştı. Ardından hemen bana keskin bir bakış attı. Yani, bana öyle kötü kötü baksan bile...aslında bunu düşünürken, abisi olduğum aklıma geldi, bu durumda tavırlarına bir çeki düzen vermeliyim.

‘Özür dilerim, tamam mı? Ortamdaki coşkudan oldu. Komachi, al biraz su iç. Biraz su içip sakinleşmeye ne dersin?’

Kendimi ‘suyun tadı güzel mi!?’ cevabına hazırlamış bir şekilde su bardağını ona uzattım. Komachi kahkahaya boğuldu.

‘Teşekkür ederim, ama sen zaten bundan içmişsin, ve bu bir bakıma iğrenç, o yüzden gidip kendime yeni bir tane alacağım, tamam mı?’

 

Komachi teklifimi oldukça kıvrak ve fevkalade bir  yöntemle savuşturdu. Ardını dönüp hızla kasaya doğru yöneldi. Bana böyle davrandığını görünce Kawasaki kıkır kıkır güldü.

‘K- Komachi...’

İniltilerim Komachi hızla uzaklaşırken öylece havada kaldı. Abiciğinin canı o kadar yandı ki...özellikle o iğrenç sözünü eklediğinde. Bunların hepsi bende bir şok etkisi yarattı...Komachi’nin bana dair kaygılarını fark edince, hayatıma bir çeki düzen vermeye karar verdim...

Başımı masaya dayayıp sızlanırken Komachi çabucak sipariş vermeyi bitirdi. Bir elinde buzlu café  latte ile yanıma oturdu.

 

‘...Elinden geleni yaptın.

‘Evet, çok yoruldum!’

Şükran duygularıyla konuşurken hafifçe başını salladı. Ardından içeceğinden bir yudum alıp derin bir oh çekti. Mülakattan beri bu duyguyu içinde tutmuş olmalı. Yo, aslına bakarsan daha çok sınavların en başından beri tutmuş olmalı. Vücut dili rahatlama emarelerini gösterdiğinde, kaygısız bir suratla başını masaya yasladı.

İkimiz de böyle aynı pozisyonda dururken Keika bize büyülenmiş gibi bakakaldı. Sonra usulca fısıldadı.

‘İkiniz tıpatıp aynısınız.’

‘...He?’

Diyerek Komachi bir anlığına aşırı keyifsiz bir ifade takındı. Keika bunu görünce şaşkınca bir ses çıkardı.

‘Haa-chan ve Komachi birbirine çok benziyor, kim kimin telif hakkına giriyor bakayım?’

‘Yine garip gurup sözler öğrenmişsin...’

Başını büken Keika anlaşılan büyülenmişti, Kawasaki elini çenesine yaslayarak iç geçirdi. Evet, doğru, çocuklar yeni kelimeleri çok çabuk öğreniyor...

 

Bu arada Komachi neden biraz önce öylesine hayal kırıklığına uğramış bir surat yaptı? Ah, buldum sebebini, o yüzden sormayacağım. Demek istediğim, ben de öyle düşünüyorum. Komachi’nin görünüş olarak bana benzemediğine şükrediyorum...Bilakis, ben babama, Komachi anneme benziyor. Belki tek benzeyen yanımız saçlarımızdır. Ama ne zaman gerinse, veya keyifsiz bir surat ifadesi takınsa, tıpatıp bana benziyor...

Bunu düşünüp, boğazını temizleyen Komachi’nin yüzüne baktığımda, doğrulup çarpık bir tebessümle Keika’ya baktı.

‘Hmmm. Eh, sonuçta biz kardeşiz...’

Ses tonu ne kabullenir gibi ne de sıkılgan geliyordu. Daha ziyade sanki konuyu geçiştirmeye çalışıyormuş gibi geldi. Keika’ya daha yakın olabilmek için sandalyesini ona doğru kaydırdı.

 

‘Keika ve Saki birbirinize çok benziyorsunuz! Şıp demiş burnundan düşmüşsün! İleride eminim çok güzel olacaksın!’

‘Hehe, Komachi de güzel.’

Keika bu tarz iltifatlara alışmış gibi görünüyordu. Komachi utangaç, aheste bir halde teşekkür ettikten sonra Keika iltifatı Komachi’yi överek geri iade etti. Komachi şakacı bir şekilde ‘bunu sen mi diyorsun...’ dedi Keika’nın tombul yanaklarını makaslayarak.

...Hmm, bunlar tam kız muhabbetleri.

Kızların böyle birbirlerine iltifat edip al gülüm ver gülüm ilişkisinde olması muazzam bir şey. Biri sol yanağına vurursa sen de onun sol yanağına vuruyorsun. Harikulade bir şey.

Güneydeki şirinsin diye iltifat alsa, diğerleri ‘sen de şirinsin’ der. Batıdaki çirkin olduğunu fısıldasa, diğeri ‘bu asla doğru değil!’ der. ‘Bak, ne kadar şişmanım (ölür).’ Orta okuldan olan güneydeki sınıf arkadaşı, ağzını ve gözlerini kocaman açıp, kesinlikle doğru olmadığını, ‘eh, eh , eh, eh, hiç de bile! Çok uzun zaman olmadı mı !? Eh, eh, bir ara tekrar takılalım!’ der, diğerinin koluna dokunarak. Kuzeydeki, şimdilik kız olduğunu varsayıyorum, muhabbete katılmak isteyerek lafa dalıp ‘Ne hissettiğini çok iyi anlıyorum!’ der. Sanırım öyle bir şey olurdu.

Kei-chan, sen de öyle mi olacaksın? Ne dersin? Onunla aynı özelliklere sahip kişiye bakındığımda, Kawasaki Saki diyecek söz bulamıyor gibiydi. Komachi, güzel olduğunu söylediğince aşırı utandı. Evvet, kızların birbirine takılması normal bir şey. Güzel kızların böyle tatlı tepkiler vermesini neredeyse kötü bir şey olarak göreceğim, tabi Kawasaki ailesi gerçekten tatlı.

 

Bunu düşünürken, Kawasaki kendini dizginlemek istercesine homurdandı. Ardından kısa bir süreliğine bakışlarını Komachi ve bana çevirdi.

‘Siz ikiniz her zamanki gibi iyi geçiniyorsunuz.’

Utanmasını gizlemeye çalışarak böyle söyledi, Komachi hemen cevapladı.

‘Yo, bu dediğin kesinlikle doğru değil.’

‘Komachiii? O inkarcı sözlerine bir son verir misin?’

Ciddi bir suratla beni savruşturacağını düşünürken, aksine ellerini sevimli yanaklarında birleştirip tatlı tatlı gülümsedi. ‘Cidden bazen aşırı uyuz oluyorsun. "

‘Aghh...’

Artık sesim çıkmıyor! Bu şaka sanki beni bıçakladı. Yoksa, belki de ciddi dedi? Üstüne bir şey diyemediğimden, ara ara boğuk iç geçirmelerle yetindim. Kawasaki geçen konuşma üzerine birden kahkahaya boğuldu.

‘Yakında kalkmamız lazım. Daha yemek hazırlayacağım.’

Diyerek dışarı baktı. Güneşin yerine bakınca, öğlenin iyice yaklaştığını fark ettim. Aynı zamanda Taishi’nin sınavlarının bitmesine de muhtemelen az vardı. Keika bir kez daha somurtup üzülerek of çekti.

‘He?’

‘Ta-kun’u bekliyorum.’

Kawasaki elini Keika’nın sırtına koydu. Kısa bir süre bir şeyler mırıldanıp biraz sızlandıktan sonra, başını sallarken sanki istemediği bir şey söylemiş gibi kollarıyla çarpı işareti yaptı.

‘Başka çaremiz yok o halde.’

Bunu görünce zoraki bir gülüş takındım. Kawasaki hızla eşyalarını topladı. Keika’ya kabanını giydirip atkısını sardı ve sıkıcıa eldivenlerini taktı. Ardından Kawasaki bize dönüp hafifçe başını salladı.

 

‘İyi o zaman...’

Gönülsüz elvedasına başımla karşılık verdim. ‘Ah, görüşürüz.’

‘Görüşürüüüz! Senle de görüşürüz, Keika!’ ‘Güle gülee!’

Keika coşkuyla el salladı, biz de ona eşlik ettik, ve Kawasaki durağa doğru yol almaya başladı. Onları uğurladıktan sonra Komachi’ye döndüm.

‘Biz de bir şeyler yiyelim mi? Ne yemek istediğine karar verdin mi?’

‘Evet, zaman öldürürken düşünme fırsatım oldu...’

Sorduğumda birden susup başını salladı.  Birden kıkırdayarak halinden memnun bir ifadeyle konuşmaya devam etti.

‘Hitsumabushi’ye gidelim!’

Himatsubushi- zaman öldürmek tabiri ile Hitsumabushi- bir restoran adı arasında kelim oyunu yapmış burada

 

Hmm, amma berbat laf oyunu...Normalde hemen tartışma çıkarırdım, ama bugün şirin olduğundan, karşılık vermeyeceğim!

‘Yılanbalığı ha? Kulağa fena gelmiyor...Soyları tükenmek üzere olduğundan bir daha yeme fırsatımız olmayabilir. Yani şimdi yersek, tadı olduğundan güzel gelecek ve bize elit havası katacak. Ayrıca kendi ellerimle onları yok ediyor olmak kulağa daha bir hoş geliyor...’

‘Uaa, gerçekten çok kötüsün...Böyle bir sebeple yersen yılanbalığı gittiği yerde huzur bulamaz...Ah, ama, ama, Japonya’da onlar için bir çiftlik kurup yetiştirmeye ne dersin? Artık bunu yapabiliyor olmaları lazım. Geçen haberlerde görmüştüm.’

Ahh, yanlış hatırlamıyorsam, Komachi röportajı için tedbir olsun diye konuyla ilgili birtakım araştırma yapmıştı. Ama, çok safsın Komachi!

 

‘Hayır, mümkün değil.’ ‘Neden?’

‘Azalmış doğum oranı ve artmış yaşlı popülasyonuyla Japonya’nın yılanbalığı üretmeye ayıracak zamanı yok.’

‘Vayy, sosyal farkındalık!’

Yüzümdeki muzaffer ve ukala ifadeye bakarak, Komachi parmağını bana doğru kobra-vari bir ‘hyuu’ sesiyle iterek ‘işte böyle yapılır!’ dedi.  Bunun sayesinde keyfim bir hayli yerine geldi.

Buradaki hyuu sesi Space Cobra serisindeki Cobra karakterinin imza lafıymış, Naruto’nun her cümle sonunda dattebayo demesi gibi yani.


‘Tekrar düşününce, yılanbalığı türü öyle kolay kolay tükenmeyebilir. Yani, şirketin çalışma ortamının haşin dünyasına dayanabilen tüm bu kurumsal kölelere bir bak. Üstelik Japonya yılanbalıklarına, kurumsal kölelere davrandığından iyi davranıyor.’

‘İkisinin de türü tükenmiyor mu...?’

Haklı. Yılanbalıkları da kurumsal köleler de bir şekilde yaşama tutunuyorlar, değil mi? Arada bir politikaya olan ilgimin üst düzey olduğunu göstermek için Japonya’daki çalışma ortamına değiniyorum. Böylelikle, küçük adımlarla bile olsa on sekiz yaşındakiler için seçim kampanyasına işbirlikçileri yetiştiriyorum.

Yüreğim tutkuyla yerinden çıkacakmış gibi atarken, Komachi şaşkın bir ifade takındı.

‘Aslında, illa yılanbalığı yemek zorunda değiliz. Annem ve babamla daha geçen gün yedik.’

‘Öyle mi...?’

Niye bensiz gitmeye karar verdiniz, oysa ben de yılanbalıklarının yok olmasına yardımcı olmak istemiştim? Eh, son zamanlarda eve baya geç döndüğümden elden bir şey gelmez. Demek, hep birlikte gittiler he...?

Yani, mali güç olarak babamlara rakip olamayacağım bariz. Geçici olarak üst sınıf ve leziz yemekler senaryosunu unutmam gerekebilir.

O halde bir şekilde, güçlü yanlarımı kullanarak Komachi’yi ödüllendirsem iyi olacak.

Sadece benim üstesinden gelebileceğim bir sürpriz! Gerçi, aklıma güzel bir şey gelmiyor. Övünebildiğim tek konu, dünyanın en şirin kardeşine sahip olmak. Ama muhakkak Komachi’ye bir ödül vereceğim...Ne yapsam peki? Bu baya zor bir soru...

 

‘Ah, buna ne dersin? Gidip bir yerde takılalım? Gücümüzü sonuna kadar kullanabileceğimiz bir yer? Mesela Totsuka’yla tenis oynamak gibi bir şey, ve ardından bizimle takılmasını isteriz falan?’

Kendimce mırıldanıyorken, mikoon!

Fate Grand Order’daki Tamamo no Mae karakterine göndermeymiş, saldırırken mikoon diye bağırıyormuş.


 Gökten ilahi bir vahiy indi. Hey, hey, fazla mı zekiyim? Dünyanın en şirin kardeşini ödüllendirmem gerekiyordu, oysa ben bunla yetinmeyip bir de dünyanın en şirin arkadaşıyla takılacağım!? Bu kazan kazan değil mi? Kazandım, hahaha! Ama, Komachi suratını astı.

‘Ehmm...Şey,o....’

Üstü kapalı konuşurken aynı zamanda parmaklarıyla bir X işareti yaptı.

‘Ö-Öyle mi? Oysa seni biraz şımartayım demiştim...’

Aslında Totsuka’yla vakit geçirme hayalimden vazgeçmeyecektim, ama Totsuka’yı davet edecek cesaretimin olmadığını fark edince hemen, sadece ucundan ısrar ettim. Fakat, Komachi telaşla başını salladı.

 

‘Sonuçlar daha belli olmadı, ondan teklifin şimdilik kalsın.’

‘A-ahh, anladım...’

Ödül istediği bir şey olmadıktan sonra, bir anlamı yok. Komachi ne istiyorsa, tüm önceliğim o yönde olmalı. Böyle olunca başka ne yapabilirim bilemiyorum...Düşünürken Komachi elbise kolumu tutup çekiştirdi.

‘Hm, şey, bence sorun değil...bir başımıza olmamız. Bence bu iyi bir puan alır senden...’

Komachi kızarmış yanaklarını saklamak istercesine bakışlarını hemen başka yere çevirip fısıldadı. Karşılığında, farkında olmadan ‘söylemesem daha iyiydi’ diyebileceğim bir soru sordum.

 

‘Meh, benim için bir problem yok... Ama emin misin?’ Komachi taş kesmiş bir suratla yüzünü bana çevirdi.

‘Evet, evet. Sen basit, kullanışlı ve işe yararsın.’

‘Bu iltifat mıydı şimdi...’

Gerçi Komachi bunu istiyorsa, o halde buna devam etmeliyim. İkimizin de gerçekten seveceği bir fikir önereyim.

‘Peki o zaman, nereye gidiyoruz? Lalaport? Lalaport, değil mi? Lalaport? Lalaport olmaz mı? Şuan sadece MAX kahve satan bir otomat var. Hadi MAX kahve alalım. Eminim nefis gelecektir.’

‘Tadı ve içerikleri hep birbirinin aynısı...’

Az önceki mahcup tavırlara noldu? Komachi bunu baya keyifsizce söyledi. Bir parmağını çevirerek beni azarlar gibi konuşmasına devam etti.

‘Öyle gösterişli veya çok özel bir şey olmasına gerek yok.’ ‘Ehmm? Ne demek istiyorsun?’

Yani bana ne diyorsun dattebayo!? Komachi duraksamadan öne eğilerek ısrar etmeye devam etti. Derin bir nefes aldı, yavaşça geri verdi.

‘Eve gidip temizlik yapmak istiyorum!’ 

‘Ehh, ciddi misin...?’

Anlamıyorum. Haa....Anlamıyorum, anlayamıyorum. Sappari perisinin etrafımda kanat çırptığını hissederken, Komachi hızla ayağa kalktı.

Mahoujin Guruguru adlı bir seriye gönderme varmış, Sappari perisi birinin etrafında kanat çırptığında o kişi anlamıyorum, anlamıyorum demeye başlarmış.


‘Hadi, alışveriş yapalım sonra eve gidelim!’ ‘...Peki.’

Herhalükarda, Komachi ne isterse onu yapmaya razıyım ben. Kalkıp ardından giderek alışveriş bölgesine doğru yol almaya başladım.


   


Alışverişten eve döner dönmez Komachi ev işi yapmaya başladı.

Çamaşır yıkamayı saymazsak, akşam yemeğine kadar hızlıca yol kat etti. İlkin, bıçakların birbirine çarparken çıkardığı ritmik dans sesini duydum,  şimdiyse su lavaboya akarken çatal ve kaşığın yıkanma sesini duyuyorum. Galiba yemek yaparken bir yandan da bir sürü şeyi yıkıyor. Bu tarz meselelerde doğal bir yeteneği var, demekten kendimi alamıyorum.

Bu süre boyunca dizlerimde oturan sevgili kedimiz Kamakura’yı okşayıp kotatsunun altında mayıştım.  Görseniz, kedisini okşayan bir çeşit kötü organizasyonun patronu zannedersiniz. Fakat, Komachi’nin böyle hızlı hızlı, ara vermeksizin dolanıp durmasını izlerken, doğal olarak benim de bir şeyler yapmam gerektiğini düşünmeye başladım...Bu his giderek içimde büyüdü durdu.

 

‘Yardım etmemi ister misin?’

Komachi mutfaktan sert sözlerle cevapladı.

‘Hayır, ben böyle iyiyim. Orada kal. Zaten ancak ayak bağı olursun.’ ‘Çok kötüsün...’

Gözyaşına boğuldum ve bu arada yüzümü Kamakura’nın sırtına gömdüm. Kamakura keyfi kaçarak bana baktı, ve Komachi sinir bozucu bir ses tonuyla cevapladı.

‘Bana yardım etseydin, yaptığımız işler baştan savma olacak, zaten ne yemek yapmaktan ne de temizlikten anlıyorsun.’

‘...Hm, yani, haklısın. Yardım etmeyeceğim, işkence gibi geldiğinden...Özür dilerim Kojuutochan. 

Japonca’da baldız demekmiş.


‘Kojuuto da kim? Benim adım Komachi.

Keyifsizce hızla cevaplayıp, dinamik bir şekilde musluğu kapattı. Çoğu hazırlığı tamamladığından, önlüğünü çıkararak salona doğru yöneldi.

‘Üstelik, bunu kendi isteğimle yapıyorum, o yüzden sorun yok. Sınavlarımdan ötürü bir süredir yapamıyordum, işler o zamandan beri birikmiş.’


Konuşurken bir demlik alıp kahve yapmaya başladı. Hazır kahve olmasına rağmen kokusu burun deliklerimi canlandırmaya yetti. Kokunun hayranlığı içerisindeyken, Komachi iki bardak hazırladı. Sonra, buraya kadar yürüyüp, bir taraftaki bardağı bana uzatırken tam karşıma oturdu.

‘...Anneme de çok yük oldum bu ara.’

Yüz ifadesi biraz kederliydi. Bardağımı alıp minnetle ufak bir teşekkür ettim. Sonra düşüncelerimi dile getirdim.

‘Annem için endişelenmene gerek yok. Genelde evdeki bir sürü işi sen yapıyorsun, o yüzden dert etme. Çok fazla tasalanıyorsun.’

‘Ehmm...yani, doğru, ama ikisi de birbirinden meşgul onların.’

Fikir kargaşasının üstesinden gelemeyip hüzünlü bir tebessüm takındı. Doğrusu anne babamız çalışan insanlar olduğu için, bir noktaya kadar ev işlerini bizim yapmamız normaldi.


Komachi daha ufak ve işten anlamazken, ev işlerine ben bakıyordum. Ama Komachi ilkokulda üst sınıflara geldiğinde yapmayı bıraktım. O günden beri ev işlerinden sorumlu asıl kişi Komachi oldu. Bunun sayesinde ev işleri üzerine olan bilgim altıncı sınıftaki halime kadar geriledi.

Biraz düşününce, bu koca yük onun omuzlarına binmişti...Düşüncesi bile vicdanımın sızlamasına yetti.

Sınavlar süresince babamların işle olan meşguliyeti değişmedi. Onların yerine, konu hiç buralara gelmeden, ve bir sürü boş zamanım olduğundan

Komachi’nin böylesine yoğun olduğu bir dönemde işleri yapıyor olmam gerekirdi.

 

‘...Kusura bakma, sadece bir şeyler yapsam iyi olur, diye düşünmüştüm.’

Acı kahvemi yudumladığımda, ağzımdan çıkan sözlerde tatsız bir duygu yüklüydü.

Yo, gerçekten bir şeyler yapmak istedim, tamam mı? Fakat, bilirsin, eğer doğru düzgün yardım etmezsem, annem cidden sinirleniyor...

Ev işlerini ben yapsam, aynı Komachi’nin yaptığı gibi yine azarı işiten ben olacağım. Ayrıca her ne kadar kendi başımın çaresine bakabilsem bile, annem gereksiz standartlarından ötürü bir türlü memnun olmayacak. Ve ben özellikle temizlikte berbat olduğum için, Roomba’nın prototip versiyonu gibi yerleri kare halinde silerdim.

Bu sebeplerden onlara sıkıntı vermek yerine, hiçbir şey yapmamanın daha iyi olduğu konusunda küstahça bir çıkarıma vardım. Fakat, üzerine düşündükçe, sınav sürecinde hala bunları düşündüğü için kötü hissettim.

Ama kararsız bir şekilde gülen Komachi’nin pek umrunda değilmiş gibiydi. ‘Boşver, sorun değil. Ne de olsa benim hobim.’

‘Evi temizlemek mi hobin?’

Sorunca parmağını yanağına götürüp hafifçe başını büktü. Bir şeyler düşünmeye başladı.

 

‘Hmm, şey....Yani, daha doğrusu, benim hobim abimi şımartmak değil mi?’ Tatlı bir gülüş takındı.

‘Ne dedin? O kadar şımarık hissediyorum ki her an mutluluktan gözyaşına boğlabilirim...Büyük bir zafer. Komachi-mama...’ 

Japon meme’lerinden biriymiş, Genç bir kadın tarafından şımartılmak için çocukluk halime geri döneceğim, temalı


Komachi-mama! İçimden böyle bağırmak istedim, ama görünüşe göre ağzımdan kaçırmışım bile. Bu sebepten Komachi iğrenmiş gibi bana baktı

‘İğrençsin. Kafanda tahtaların eksik.’

‘Kes, beni kendi halime bırak. Üstelik sen de farklı değilsin, ne güzel hobilerin var.’

‘Değil mi, değil mi? Bence bu yüksek puan alır, değil mi?’

Komachi neşeyle kıkırdadı ve omzuma hafifçe vurdu. İltifat etmiyordum, velet seni.

Komachi’ye dik dik bakışlarımı yönelttiğimde, gözlerini kapayarak savuşturdu. Sonra, elini ufak göğsüne götürerek büyüleyici bir oh çekti ve hipnoz edici bir ifadeye büründü.

 

‘Bu ellerimi kullanarak başkalarını şımarttığımı düşünmek çok hoşuma gidiyor...’

‘Asıl tahtaları eksik olan sensin.’

Dediğimde Komachi şakayla karışık dilini çıkarttı ve göz kırptı. Sonra şirin bir biçimde başına dokundu. Hareketlerinin kasıtlı olduğu her halinden belli olduğu için, şaka yaptığının farkındaydım.

Bir süre ikimiz de kahkahaya gömüldük, sonra Komachi birden gülüşünü tuttu. Elinde tuttuğu bardaktaki dalgacıklara baktı ve usulca ağzını açtı.

‘...Ama, ev işi yapmayı sevdiğim kısım doğru.’ ‘Hmm?’

‘Yani, senin bana baktığın zamanlardan farklı bu. Artık her iş elimden geliyor.’

Komachi’ye yandan bir bakış attım, ama o ne bana ne de tuttuğu bardağına bakıyordu. Bunun yerine bakışları pencereden dışarı, uzaklara dalmıştı.

‘Çünkü, bu benim bile yapabileceğim bir şey, veya kendimi bir işe yaramış hissediyorum.’

Bunu dediğinde, normalde takındığı masum kız görüntüsü sanki kaybolmuştu. Gözüme çarpan kararlı gözleri daha bir olgun bakıyordu.

‘...Bu açıdan, o kadar kötü gelmiyor.’

Komachi bunları şakayla karışık bir şekilde söyledi. Her zamanki yüzünün yanında takındığı utangaç bir ifade vardı bunu söylerken.

 

Komachi’nin küçükken yapmak isteyip yapamadığı birçok şey olduğu su götürmez bir gerçek. Tam şımartılacağı yaşlarda, annem ve babam her zaman yanımızda olmuyordu. Üstelik evde her zaman ortalıkta bulunan kişi, hiçbir güven vermeyen benden başkası değildi.

Buna rağmen, arada şikayet ve eleştiride bulunsa bile benimle zaman geçirmeye devam etti, hatta bir yerden sonra bana bile göz kulak olmaya başladı.

‘Kötü falan değilsin, aksine, inanılmaz birisin.’

Bu benim kardeşim, gerkeçten, inanılmaz biri. Diğer yandan, bir de ben varım işte, acınacak halde. İçimden bu düşünceleri geçirirken, Komachi kıkırdayarak abartılı bir şekilde göğsünü şişirdi.

‘Eh, sonuçta elimden geleni yaptığım için! İşe yaramaz abimin hatırına ve etrafında dolanan tehlikeler için, büyüyüp güçlü biri olmam lazım!’

‘Değil mi? Olunmaması gereken kişiye en iyi örnek benim, değil mi? Birini daha kendime benzettim. Bana minnettar olmalısın.’

Cevaplarken saçımı yavaşça geri ittim ve tavana baktım. Fazla gururlu davranıyordum. Hareketim üzerine Komachi başını salladı.

‘Evet, minnettarım.’ ‘He?’

Yo, bunu demen beni tedirgin etti şimdi...Neler dönüyor? Sanırım aynı şeylerden bahsetmiyoruz. Sonucunda Komachi’ye bakakaldım öylece. Bakışımı yakalayınca boğazını temizledi ve çaktırmadan gözlerini kaçırdı. Hızlı ve ciddi bir şeyler söyledi.

‘Sana bunu sınavları hakkıyla geçtiğimde söyleyecektim, ama eğer geçersem tekrar söylemek yüz kızartıcı olacaktı, ve eğer geçemezsem buna zamanım olmayacaktı, o yüzden bir tek şuan söyleyebilirim diye düşündüm...’

Bu başlangıçla, Komachi usul usul kotatsunun altından çıktı. Sonra ellerini düzgünce dizlerinin üstünde birleştirdi.

‘Ne Ne oluyor?’

Komachi sırtını dikleştirerek doğruca bana baktı, ister istemez sarsılmış hissettim. Bu yüzden olacak ki biraz öncesine kadar dizlerimde olan Kamakura, kalkıp yürümeye başladı. Zaman geçtikçe daha bir bocalamaya başladım. Komachi dingin bir gülümseme takındı.

‘Teşekkür ederim. Bana çok yardımın dokundu.’

Parmaklarını usulca yere koyup eğilerek böyle söyledi.