Posted by : Unknown



Yuuki ve Tina’nın konuşmalarını işitmişti. Ama, duyduklarının gerçekliğine inanamıyordu.
Bay Jahar’ın aklını zafer kazanmakla bozması… benim yüzümden mi?
Benim gibi korkak, işe yaramaz birisi ölmesin diye mi?
Olmaz. Böyle bir şeye izin veremem. Benim gibi birisi için, hiç kimse canını bir kenara fırlatıp atmamalı. Ne yapmalıyım? Ne yaparsam, onun savaşmaktan vazgeçmesini sağlayabilirim?

Dünya, her zaman Kaiya’nın isteklerine kulak tıkıyordu. Kaiya, defalarca “kaçıp gitmek istiyorum”, diye düşünmüştü. Keşke her şey yıkılıp gitse, diye.

Ah, demek öyle.
Kaiya’nın kalbinde, bir düşünce filizlendi. Bu düşünce, bir anda büyüdü ve biçim kazandı. Kaiya, düşündüğü şeyin bilincine varınca, ağzının kenarına ufak bir gülümseme yerleşti. Bu gülümsemede, içine kapanık ve uslu bir kız çocuğundan beklenmeyecek, şeytani bir neşe vardı.

Yok edersem, tüm sorunlar çözülür… onu da, kendimi de.

* * *

“Birazdan… oraya… gelip… seni… geberteceğim” Jahar, kalan kuvvetini son damlasına kadar harcayarak, Yuuki’nin üstüne yürüdü.

Jahar başka birisi için, kendi hayatını feda edecekti. Yuuki eskiden, kendi iradesi olmayan bir aletken en çok bunu yapabilen adamlara özenirdi.

O yüzden, bu işi bitirmekte tereddüt etmemeliydi. Tereddüt sadece Jahar’a hakaret olurdu.
“Elveda…” Jahar’ın boynunu hedefleyerek kılıcını kaldırdı.
Tam saldıracakken…
“Gahh…!”
Jahar’ın gözleri kocaman açıldı. Ve dudaklarından, ağız dolusu kan döküldü.
Göğsünden, bir insanın kolu çıkmıştı. “Ay’ın Silahşoru”, arkasına dönüp baktı. Karşısında, neşeyle gülümseyen bir kız çocuğu duruyordu. Sahibesiydi bu.
“Ne… den?”
“Çünkü… benim sözümü… dinlemiyorsunuz… Bay Jahar,” dedi ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’, gülümsemesini bozmaksızın. “Ama bir şeyi fark edince, gerisi çok kolay oldu. Eğer siz, dur deyince durmazsanız, sizi yok ederim olur biter. Keşke bunu en başından yapsaydım, sıkıntı çekmeme gerek kalmazdı. Hizmetleriniz için teşekkür ederim. Huzur içinde dinlenin lütfen…”

Etin kopartılırken çıkardığı sesle beraber, Jahar’ın göğsündeki delik genişledi. Ve Jahar, yere yığıldı.

“Kaiya, ne yaptın sen?” diye fısıldadı Tina dehşet içinde.
“Ben hala kendimdeyim, Bayan Tina. Yuuki öğretmenim, yüzünüze bakınca aklımı kaçırdığımı sandığınızı anlıyorum. Ne yazık ki aklım başımda. Ah, kendimi çok iyi hissediyorum…” Omuzları sarsılıyordu ama bu titremede üzüntü değil, apaçık neşe vardı.

Bir tanrıça, bir insana saldırmıştı. Üstelik de, hiçbir şey olmamış gibi gülüyordu. Bu durumun tek bir inlamı olabilirdi:
“Yılan…”

Yuuki, boş bulunarak bir adım geri çekildi. Ölümle yaşamı ayıran çizgiyle defalarca yüzleşmiş Yuuki, bir an için paniğe kapılmıştı.
“Kahretsin!” Hatasını anlayınca damağını şaklattı. Duraklamadan, Jahar’ın düştüğü anda saldırıp Kaiya’yı alt etmiş olması gerekirdi. Fırsatı kaçırmıştı. Mucize gücünü saldırmak için kullanabilen bir tanrıçayı yenmesi imkansızdı artık.

“Ah ah, yüzünüzün ifadesi çok korkunç…” Kaiya, Yuuki’den ve onun elindeki Ejderdişi silahından zerre kadar çekinmeksizin, ileriye doğru yürüdü.
“Sen, ‘Kıyametin Yılanı’ mısın?”
“Eğer öyleysem, ne yaparsınız Yuuki öğretmenim?” dedi kız, çocuksu görüntüsüne uymayan, insanın içini karartan bir tavırla. “Benim ne olduğumun ne önemi var ki? Kalbim göğsümden çıkacak adeta… anlıyor musunuz? Artık yerimde duramıyorum… her şeyi, herşeyi herşeyi, paramparça etmek istiyorum! İşte böyle!”

Kaiya böyle söyler söylemez, Yuuki’nin gözü önündeki yer yarılıverdi. Havaya püsküren tozlar koskoca bir bulut halinde, Yuuki’nin etrafını kapladı. Hiçbir şey göremiyordu, sadece Kaiya’nın tiz kahkahasını işitiyordu.

“Tina! Bu taraftan!” Yuuki, bağırarak Tina’yı kucakladı ve Kaiya’dan uzaklaştı.
“Efendi, yoksa… Kaiya… o yaratık mıymış?”
“……..” Yuuki cevap veremedi. Sırtından soğuk terlerin aktığını hissediyordu. Rakipleri, sadece düşünerek bile onları öldürebilirdi. Herhalde çok geçmeden saldırması gerekecekti.

Hayır, diye düşündü. Kendisi Kaiya’yı, o narin, kırılgan öğrencisini sahiden öldürebilir miydi ki?

Kaçmak için sadece birkaç saniyeleri vardı. Toz bulutu daha şimdiden, yavaşça dağılıyordu. Yirmi metre kadar ileride, tanrıçanın ufak tefek gövdesini –yoksa ona ‘Kıyametin Yılanı’ demeliydi?– seçebiliyordu.

Yuuki, içindeki şüpheleri bir kenara bıraktı. Var gücüyle, sis bulutunun arasından gördüğü karaltıya doğru koşmaya başladı. O anda…
“Efendi! Dur!” Tina’nın sesiydi bu.
Aynı anda, karşısında duran siluetten ansızın, acımasız bir saldırı geldi. Saldırı, Yuuki’nin boynunu hedefliyordu.
“Ne!” Yuuki, bir şekilde saldırıyı savuşturdu. Vücudu halen tek parça halindeydi.

Karşısındaki gölge, sanki sahip olduğu tüm gücü kullanıp bitirmişçesine, pat diye dizlerinin üstüne çöküverdi.
“Jahar!” Yuuki kaşlarını çattı. Kaiya’nın göğsünü parçalayıp öldürdüğü sandığı kılıç ustası, karşısında duruyordu.
“Neden onu koruyorsun? Seni öldürmeye çalıştı. Artık tanrıça diyemeyeceğimiz bir şeye dönüştü o!”
“………”  Jahar’ın bedeni usulca titriyordu. Yuuki, onun yaraları yüzünden şok geçirdiğini; ya da, ayakta durmak şöyle dursun, oturacak kadar bile kuvvetinin kalmadığını düşündü. Fakat yanılmıştı:
“Ku…hh.. hha ha hah ha ha!” Jahar gülüyordu. Kalbinin derinliklerinden, neşeyle gülüyordu. Ve gözlerini ne tepki vereceğini bilemeyen Yuuki’ye dikti.

“Neden öyle salak gibi bakıyorsun, ‘Kar Kılıcının Kralı’? Sen böyle şeyler söylersen, ben gülmeyeyim de ne yapayım? Kız seni de, beni de avladı. Canavarlar kadar kuvvetli iki yaman savaşçıyla, ufak bir kız çocuğu oyuncak gibi oynadı. Çok komik değil mi bu?”
“Ne diyorsun sen?” Yuuki, gözlerini Kaiya’ya çevirdi. Kız az ötede, taş kesilmiş gibi duruyordu. Yüzündeki ifade… Yuuki’nin alıştığı, zayıf ve kendine güveni olmayan bir ifadeydi. Az önceki deliliğinden hiç iz yoktu.
“Bay Jahar, neden… neden ayağa kalktınız?” Kaiya, Silahşoruna yaşlı gözlerle bakıyordu. “Neden yaptığım şeyleri boşa çıkartıyorsunuz? Eğer yerinizden kımıldamasaydınız, hiç değilse sizin canınız kurtulurdu…”
“Kim sana beni kurtar dedi?” Jahar, ayağa kalkaran kıza baktı. Göğsündeki yara ufalmış, akan kan durmuştu.
“Zamanı geri çevirmiş…” diye fısıldadı Tina.

O anda Yuuki her şeyi anladı. “Kara Ölümün Hançeri” tarafından açılan bir yarayı hiçbir şey iyileştiremezdi. Bu yüzden Kaiya, bıçağın yaraladığı eti tamamen oyup çıkarmış, tanrıçalık güçlerini ondan sonra kullanmıştı. Zamanı Jahar için geri çevirmiş ve yarayı iyileştirmişti.

Niyetleri “incitmek” değil “iyileştirmek” olduğu zaman, tanrıçaların güçlerini saldırmak için kullanmasını önleyen engeller kalkıyordu. O zaman, bir insanın vücudunda yara açmaları mümkündü. Tıpkı, Tina’nın ilk yardım amacıyla Selim’in vücudunda ufak bir kesik açarken yaptığı gibi.

“Demek… rol yapıyordun.” Kızın yüzündeki delice bakışlar da, korkutucu sözleri ve gülüşü de, hepsi oyundu.

Yani Kaiya, Yuuki’den anlattıklarından aldığı bilgiye dayanarak, “Kıyametin Yılanı”nı oynamış, Yuuki’yi ve Tina’yı geri çekilmeye zorlamak istemişti. Böylece, en azından Jahar’ı iyileştirmek için gereken zamanı kazanabilecekti.

Bunun için, “Yılan” diye katledilmeyi göze almıştı.

“Beni iyi kandırdın,” diye, dürüstçe itiraf etti Yuuki. Ama oyunun sonucu, hiç de kızın istediği yöne doğru gitmiyordu doğrusu.
“Bay Jahar, ne olur… artık savaşa bir son…” Jahar, yalvaran kızın bir kenara ittirip, kılıcını saldırı konumuna getirdi. Ömrü oldukça, savaşmaktan caymaya niyeti yoktu bu adamın.

“Seni biraz beklettim. Kaldığımız yerden devam edelim.”
“Sonucu aynı olacak.” Yuuki, düşmanının üzerine atılmak için bacaklarını büktü. Herhalde artık Kaiya’nın hiç Kutsal Gücü kalmamıştı. Tüm enerjisini, demin yaptığı o tek numara için tüketmiş olmalıydı.

Öyleyse, tek yapacağı şey Jahar’ı yeniden öldürmekti.
“Bay… Jahar…”
“Şu gizlediğin kozu zaten oynadın. Hala kazanacağını sanıyorsan, kendini fazla beğeniyorsun demektir!”
“Bir saldırmayı dene bakalım, gizli saklı yokken de kimin kazanacağını görürüz.”
“Bence hiç mahzuru yok. Haydi bakalım, beni biraz daha eğlendir!”
“Bay JAHAR!”

Kaiya avazı çıktığı kadar bağırdı… ve aynı anda, Jahar’ın dizine sıkı bir tekme savurdu. Adamı tamamen, kusursuzca gafil avlamıştı. Jahar, koca kılıcını rastgele sallayarak kısa bir çığlık attı ve pat diye yere çöküverdi.
Yuuki, bu beklenmedik olay karşısında afallamış, ağzı bir karış açık kalmıştı.

“Ah, demek öyle…” Hemen ardında duran Tina, beğeniyle konuşuyordu: “Şimdiki de, ölüme gitmeye çalışan Jahar’ı durdurmak içindi…”

Kaiya, onlara bakmıyordu bile. Sanki Yuuki’yi de, Tina’yı da unutmuştu.
“Ke, ke, kendinize gelin lütfen! Neden benim sözümü hiç dinlemiyorsunuz!”
“Kaybetmek istemiyorum da ondan. Öf, canım acıdı be…” diye suratını buruşturdu Jahar, bacağını ovuşturdu.
“Kazanmak veya kaybetmek… benim gibi birinin kazanması ya da kaybetmesi, bu kadar önemli mi?”
“Kazandırmak benim işim. Pekala, diyeceğini dediysen çekil artık Kaiya’cığım. Yoksa bu adam benimle beraber seni de öldürür.”
“Ben kendi başımın çaresine bakarım, merak etmeyin! Bu tanrıçalar arasındaki bir savaş!”
“İyi de, zaten o savaşta ben de…”

Cümlesi yarıda kaldı. Kaiya, ağlamaklı bir yüzle Jahar’ın kıyafetinin koluna sıkıca sarılmıştı.
“Bu, tanrıça olarak, benim savaşım. O yüzden… kararları ben alacağım. Zaferin anlamını, neyi kazanıp neyi kaybedeceğimizi, zaferin değerini de, hepsini ben söyleyeceğim. Başta türlüsü doğru olmaz.”
“………”
“Bu başından beri benim taşımam gereken bir sorumluluktu. Ama hiçbir şey yapmak istemedim, sadece ağlayıp durdum. Hep kaçtım, her şeyi sizin üstünüze yıkmış oldum.” Üzüntüyle gözlerini yere eğdi. “Ben iki hata yaptım. Kendi sorumluluklarımın farkına varmadım. Ve Bay Jahar’ın ne istediğini hiç düşünmedim. Bir tanrıçanın koruması gereken insanlardan biri de, onun Silahşorudur halbuki.”
“Kaiya’cığım, ben…” Jahar sözünü bitiremedi.
“Benim aklımdaki zafere gelince!” dedi Kaiya. “Bence zafer, kendi irademle yaşayabilmektir. Şimdi, benim Bay Jahar’ı durdurmak istiyorum, bu dileğim gerçekleşirse zafer benimdir. Sizin beni anlamanızı istiyorum, bu dileğim gerçekleşirse zafer benimdir. Bu isteklerim yerine gelirse, kesinlikle ben kazanmış olurum. O yüzden…” Kaiya gülümsedi. “Siz hep beni koruyun, Bay Jahar. Ben, kendi isteğimle yaşayabileyim diye.”
“………”

Jahar bir süre hiç konuşmadı. Sonra, diz çöktüğü yerden kalkmaksızın, başını eğdi. Bir an için Yuuki’ye, kraliçesinin önünde boyun eğen bir şövalye gibi görünmüştü. Sonra içini çekti, başını kaldırıp sordu:


“Öyleyse, ne yapmak istiyorsun Kaiya’cığım?”
Kaiya, Yuuki’ye döndü. “Şey… bu savaşı yarıda kesemez miyiz? Sakatlık nedeniyle müsabakayı tatil ettik desek?”
“Bilmem ki. Bunu yapmanın bize bir faydası olacak mı sence?” dedi Yuuki alçak sesle. “Yarasını kapatmış olsan da çok kan kaybetti. Halsiz düştü ve gücünü hemen toparlayamayacak. Şu anki kuvveti, sağlıklı olduğu zamankine göre çok az. Ayrıca… Tina, Kaiya gücünü sadece o yara üstünde kullandı, değil mi?”
“Evet,” diye başını salladı tanrıça.
“Yani, Jahar’ı tümden iyileştirecek kadar gücün yoktu. Elindeki tüm Kutsal Gücü tedavi için kullandığına göre, şimdi bize engel olmak için yapabileceğin hiçbir şey kalmadı, Kaiya.”
“Şey, ama Bayan Tina da tüm gücünü kullanıp bitirdi, değil mi?”
“Öyle,” dedi Tina. “Şu an bizim elimizden hiçbir şey gelmez.”

Tanrıçanın bu saf salak dürüstlüğü karşısınnda, Yuuki kaşlarını çattı. “Öyle bile olsa, avantaj bizde. Şimdi, doğru dürüst hareket edebilen tek savaşçı benim.”
“Öyle mi, acaba?” Kaiya başını yana eğdi. “Benim tüm Kutsal Gücümü bitirdiğimi nereden biliyorsunuz? Sadece duruma bakarak fikir yürütüyorsunuz, değil mi?”
“Biraz kalmış olsa bile, fazla bir şey yapmaya yetmez herhalde.” Eğer kızın çok miktarda Kutsal Gücü olsaydı, Labirent’in içindeyken bile Jahar’ı durdurmak için tekmelemek dışında pek çok şey yapabilirdi.

Kaiya, biraz düşündükten sonra şöyle dedi: “Baksanıza, Yuuki öğretmenim,” Çok yavaş konuşuyordu. “Kıyametin Yılanı rolünü oynamam, benim, sahiden de Kıyametin Yılanı olmadığımı ispatlamaz, değil mi?”
“………” Anlıyorum, diye düşündü Yuuki. Nasıl ki ‘Yılan’ olmayan biri, ‘Yılan’ gibi rol yapabilirse; ‘Yılan’ da ‘Yılan’ rolünü oynayabilirdi. İkisini birbirinden ayırt etmenin de hiç yolu yoktu.

İnsanın gövdesi narin bir şeydi. Kafasında ufacık bir delik açıldı mı ölür giderdi. Ve Kıyametin Yılanı, çok az Kutsal Güç ile bile bir insanı öldürmeyi başarabilirdi. Kaiya’nın yüzüne bakarak, kalbinde olanları göremezdi. Kız her zamanki kırılgan gülümsemesiyle bakıyordu ama, o gülümseme pek çok şeyi gizliyor olabilirdi.

Kaiya, şu an savaşmaya başlamaya karar vermişti… kendi yöntemleriyle savaşmaya. Gururla başını kaldırıp göğsünü kabarttı. Duruşu, Kaiya’nın içinde bir yerlerde, tanrıçalara özgü bir irade olduğunu ispatlıyordu.

“Eh, öyleyse kavgayı berabere bitirdik diyelim. Bence sakıncası yok.”
“Teşekkür… ederim…” Kaiya’nın vücudu gevşedi. Herhalde, blöf yapmaya ruhundaki tüm gücü vermişti. Bu da, Yuuki’ye göre, taktire değer bir çaba sayılırdı.
“Rahatladığını bu kadar belli edersen, boş konuştuğun anlaşılır Kaiya. Sırf pazarlık bitti diye zayıflık sergilemeye başlama. Yazılı olmayan anlaşmalara bu kadar güvenirsen, günün birinde zarara uğrarsın.”
“İle… ileride dikkat ederim…”
“Tina, bu öğüt senin için de geçerli. Öyle, Kutsal Gücüm bitti deyip de zayıflığını belli etme.”
“Hım? Ne olmuş yani, öyle yaptıysak?”
Diğeri neyse de, bizim tanrıça ders almış gibi görünmüyor, diye düşündü Yuuki.
“Kaiya ne yaparsa yapsın, sen zaten barış yapmak niyetinde değil miydin, Efendi? Senin ne düşündüğünü Tina da biraz anlıyor artık.”
“………” Tina, sanki Yuuki’yi tamamen çözmüş gibi konuşup bir de tam üstüne basınca, Yuuki biraz bozulmuştu.

Kaiya’yla savaşmayı istemiyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Jahar’la yaptığı düello da onu çok yormuştu.

“Çok yarım yamalak bir sonuç oldu bu!” dedi Jahar. “Bu kadar emek verip neticede hiçbir şey alamadık mı yani?”

Elindeki kılıç gözden kayboldu. Jahar yere oturdu. Yani, o da savaşa ara vermeye razı olmuştu.
“Yıldızları Parlatan Tanrıça’ya bunu açıklarken çok başımız ağrıyacak. Elfride, çok kızacaktır. Kaiya’cığım, onunla görüşmeyi sana bırakıyorum. Güzel bir bahane uydurursun artık, ha?”
“Ha? Be, ben mi? Şey, eee…”

Kaiya birden ağlayacak gibi olmuştu. Yuuki kızı süzdü ve bir yandan da, bundan sonra yaşayacakları problemleri nasıl çözeceğini düşünmeye başladı.

Önce, tedavi meselesini halletmek lazımdı. Baygın yatan Alfredo’yu hastaneye taşımak şarttı. Buradan nasıl çıkacaklardı? Bir yolunu bulup duvarda delik mi açacaklardı? Eğer beklerlerse, sonunda bir kurtarma ekibi gelip onları kurtarırdı ama…

Bu, ‘Yıldız’ tanrıçasının işiydi değil mi? Onunla iletişim kuramaz mısınız?”
“İletişim kurmaya gerek yok. O zaten bizi seyrediyordur…”

Tam o sırada, iki tanrıça aynı anda, gergin seslerle konuştular:
“Efendi!”
“Bir şey geliyor!”

Işınlanma… sadece tanrıçalara özgü bir yetenekti bu, mucizevi bir işti.

“Çok kızacak, derken durumu hafife almışım galiba…” diye mırıldandı Jahar.

Odanın tam ortasında, boyu on metreyi aşan devasa bir gövde beliriyordu. Hayır, asıl sorun bu varlığın büyüklüğü değildi. İki ayaklı bir tür sürüngendi bu. Uçuk mavi bir rengi vardı. Kuyruğu ve pençeleri devasaydı.

Hepsinden önemlisi, bir Silahşorun yahur tanrıçanın Kutsal Kalkanını kolayca delebilecek özel bir yaratıktı bu. Yuuki:
“Türkuaz Gölün Cisimsiz Ejderi…” diye inledi.

Bu dünyada, bu yaratıklardan sadece on iki tane olduğu söylenirdi. Efsanevi bir canavardı bu. İşte şimdi, üstlerine bu şey gönderilmişti. Şimdiki zayıf düşmüş halleriyle, canavarın hepsini tek lokmada yutması işten bile değildi.

“Bir Ejderdişi taşı bile kullanmışsın… bizi öldürmeye ne kadar da isteklisin, Elfride’ciğim. Eeh!”
Jahar, İgnis kılıcını tekrar ortaya çıkardı ve üstüne doğru savrulan pençeleri savuşturdu. Fakat pençeler kılıca o kadar sert çarpmıştı ki, Jahar geriye savrulup dizleri üstüne çöktü. Yüzüne bakınca, onun da artık gücünün sınırına geldiği anlaşılıyordu.

Bir Cisimsiz Ejdere zarar verebilmek için, ona en az ikinci aşamaya çıkartılmış bir Ejderdişi silahıyla vurmak gerekliydi. Fakat Ejderdişi silahları, insanın gücünü tüketen ve onu bir süreliğine halsiz bırakan cisimlerdi. Jahar’ın herhalde hiç gücü kalmamıştı; Yuuki de, kendi gücünden pek emin değildi.

“Türkuaz Gölün Cisimsiz Ejderi”, ağır aheste hareket eden insanara küçümseyerek baktı; ve ağzını araladı. Gırtlağının derinliklerinde, türkuaz renkli bir ışık kümesi parıldıyor ve gittikçe büyüyordu.

“Vakit kaybetmeden üfleyeceksin yani!” diye bağırdı Yuuki. Bu geniş odada saklanacak, siper niyetine kullanılacak hiçbir şey yoktu. Kaçacak yer yoktu.

Yuuki ne halt edeceğiz diye düşünürken, Cisimsiz Ejderin yüzüne, tam sağ gözünün ortasına bir şey çarptı. Elbette, canavara sahip olduğu Kutsal Kalkanın verdiği koruma, göz kürelerine de uzanıyordu. Ejderha hiçbir yara almamıştı ama gözünden vurulmak pek de hoşuna gitmemişti doğrusu. Saldırının geldiği tarafa döndüğünde…

Bir yerlerden, çok sakince konuşan bir ses işitildi:
“Menzil ve açı saptandı. ‘Şimşeğin Yayı’ Fulgore, ikinci aşamaya geç!”
Bir ok, atıcının sakin sesine inat, havayı yıldırım gibi yırttı. Cisimsiz Ejder bir çığlık attı. Bu seferki ok, Kutsal Kalkanı delmiş ve tam gözüne saplanmıştı.
“Amca?”
“Amca ya…” diye sırıttı Alfredo. “Demin ayıldım. Size biraz yük olmuşuz galiba…”
“O elindeki şey…”
“Şimşeğin Yayı diye bilinen bir Ejderdişi silahı. Eskiden okçuydum ben, asıl mesleğim bu. Ne yazık ki, bu silahı ikinci aşamaya kadar ancak çıkartabiliyorum ben.”

Bir yandan konuşuyor, bir yandan ara vermeden atış yapıyordu. Yanında okluk yoktu, attığı oklar avucunda, kendiliğinden beliriyor gibiydi.

Ejderhanın da eli armut toplamıyordu tabii. İlk seferinde gafil avlanmıştı ama aynı taktikle iki defa yaralanamazdı. Koca pençelerini sallayarak okları durduruyordu. Kaç ok yerse yesin, aldığı yara kollarındaki sıyrıklardan ibaret kalacaktı. Ölümcül bir hasar almayacaktı.

“İşe yaramıyor, ne dersin? Bu şekilde onu haklamak imkansız galiba. Eğer böyle şeylerle bire bir dövüşebiliyorsanız, siz Silahşorlar gerçekten de müthiş adamlarsınız.”
“Böyle sakin sakin sohbet etmenin sırası mı? Ne yapacağız onu söylesen…”
“”Bu silahı bana ödünç verenle bir anlaşmam var da. Ben böyle peş peşe atış yapınca, o yardıma ihtiyaç duyduğumu anlayacaktır.” Alfredo, hiç telaş etmeden konuşuyordu ama, Yuuki onun ne dediğini anlayamamıştı. “Yakınlardaysa, herhalde silahın yaydığı Kutsal Gücü hissedip bizi kurtarmaya gelecektir…”
“Geldim bile!”

Birdenbire, arkadan genç bir kızın sakin sesi duyulmuştu. Yuuki dönüp baktı ve kaşlarını çattı.
“Sen…”
“Ah, sonra konuşalım. Şimdi, Sera bu işi bitirecektir.”

Yuuki, kızın bakışlarını takip etti. Devasa ejderhanın kafasında… kafasının da üstünde, Labirent’in tavanına neredeyse değecek kadar yüksekte, bir insan vardı. Hayır –ilk baktığında kimse yoktu orada, gözlerinin önünde birisi ortaya çıkmıştı. Bir tanrıçanın gücü sayesinde, oraya ışınlanmıştı.

İnce yapılı, genç bir kızdı bu. Medyumlara özgü bir cüppe giymişti. Ancak elindeki silah, bir medyumun kaza eseri eline alsa bile kullanamayacağı türdendi. Silahın gümüş rengi, kalın mı kalın bir sapı vardı ve bunun ucuna, saçma denecek kadar kocaman bir demir kütlesi takılıydı.

“Gümüş Savaş Çekici Saxum. Üçüncü aşama.”
Kız, alçak sesle böyle söyledi ve elindeki çekici savurdu. Düşerken kazandığı hızı kullanarak, çekici olanca süratle Ejderin kafasına çaldı.

Bir tek darbede, Türkuaz Gölün Cisimsiz Ejderi çığlık atmaya bile fırsat bulamadan yere yığıldı. Yere öyle bir şiddetle tosladı ki, zeminde on metre yarı çapında, çanak şeklinde bir çukur oluştu. Jahar’ın ağzından, bir hayret nidası döküldü:

“Bu, bu da ne ya?”
Yuuki cevap verdi: “Ejderdişi silahlarından biri. Hantal ama tahrip gücü çok yüksek bir alet.”

Elbette, böyle bir silahı kullanan kişinin kol kuvveti de normal olamazdı.
“Böyle karşılaşmalarda: Uzun süredir görüşmedik, denir değil mi? Lea.”
“İnsanlar arasında adet öyledir. Yuuki… epeyce büyümüşsün.”
“Silahşorluğu bırakalı beş yıl geçti ne de olsa.”

Bu kızla en son karşılaştıklarında, Yuuki on üç yaşında bir çocuğun görüntüsüne sahipti. Lea ve Yuuki konuşurlarken, ejderi ezip öldürmüş kız yürüyerek geldi. Elinde, Ejderle yaptığı dövüşten ganimet olarak, bir Ejderdişi taşı tutuyordu.

“Bravo sana, Sera. Ah, şu üçüyle yeni tanışıyoruz değil mi? Kendimizi tanıtalım. Ben Lea’yım. ‘Göğü Tutan Tanrıça’. Bu narin kız da, Serafine. Benim Silahşorum. Tanıştığımıza memnun oldum, çömezler.”
“Gök mü?” diye bağırdı Kaiya. “Şey, şu anda en büyük Halif Birliği’ne sahip olan… kişi misiniz?”
“Bu doğru mu, Efendi?”
“Bak şimdi! Böyle şeyleri bilmen gerekir. Bizim dükkan Kutsal Emanetler satıyor, hangi Halif Birliğinin durumunun ne olduğunu bilmek önemlidir.”
“Stephan Kloze’un bağlı olduğu birlik dersem, anlarsın sanırım.” dedi Lea. Bakışlarını, yüzünde sert bir ifadeyle bekleyen Jahar’a çevirdi. “Bizim birlik eskiden şu beyi de misafir etmişti sanırım?”
“Bunu biliyordun ama birliğe katılmama göz yumdun, öyle mi?” dedi Jahar.
“Hımm? Ne olmuş yani? Bana Kutsal Emanet getireceksen ha Araştırıcı olmuşsun ha Silahşor, ne fark eder? Ama o ufak şakanı çok ileriye götürseydin, sana o zaman müdahale ederdik.”

Jahar’ın suratı: Bu kızdan hiç hoşlanmadım, diyordu. Yuuki, Jahar’a hak verdi. Lea’yı tanıyordu. Kıza karşı bir düşmanlığı yoktu. Ama o da Lea’dan pek hoşlanmazdı. Lea’nın ne düşündüğünü okumak hep çok zordu. Eğlenmekten hoşlanan bir kızdı bu, heyecan için her şeyi yapabilecek bir yanı vardı. Üstelik kafası da çok hızlı çalışırdı, onunla başa çıkmak güçtü.

Yani, düşmanı olsanız da dostu olsanız da, başınıza çok dert açacak birisiydi.

“Eee, bu Labirent’e ne yapmaya geldin bakalım, ‘Göğü Tutan Tanrıça’ hazretleri?” dedi Yuuki.
“Geldim çünkü birisi beni çağırdı. Elfride… yani ‘Yıldızları Parlatan Tanrıça’ bir işler karıştırıyor, diye duyduk. Kendimize Araştırıcı süsü verip buraya indik. ‘Altıncı Tanrıça’ hakkında bildiği şeyleri nereden öğrendi; ve ona ne yapmayı tasarlıyor diye merak ettim. Ah, bu arada…”

Lea parmaklarını şaklattı. Ve derisinde görülen yara izleri kayboluverdi. Çok ustaca bir aldatmacaydı bu. Elbette, Araştırmacı olarak çalışmış birisinin tek bir yara izinin bile bulunmaması derhal şüphe uyandırırdı. Lea, bu yüzden kendini sahte yaralarla süslemişti.

Serafine’in büründüğü medyum kılığı da sahteydi. Yuuki’nin bildiği kadarıyla Serafine, asıl gücünü eline yakın dövüş silahları alınca gösteren bir savaşçıydı. Fakat vücudu çelimsiz görünürdü, o narin vücut büyük bir fiziksel gücü, sihir becerisini ve zekayı saklıyordu. Herhalde sıska Serafine canavarlarla boğuşmaya başlasa, normal insanlar onda bir acayiplik olduğunu anlardı.

“Hem kendin insanların gözünü boyayıp şehirde geziyorsun, hem de aynı şeyi başkaları yapınca gıcık oluyorsun…” diye belirtti Yuuki. Alfredo bunu duyunca hafifçe gülümsedi.
“Elbette ki.” dedi Lea. “Ben kendimi şımartmayı severim ama başkalarına karşı katıyımdır.” diye karşılık verdi Lea hiç utanmadan. “Ama beni yanlış anlamayın. İlk başta sizi ve Albertina’yı gözetlemek gibi bir niyetim yoktu. Senin ‘Altıncı Tanrıça’yı bulup evlat edinmen, yaşlı ustanın seni alıp evlat edinmesi gibi, bir tesadüftü. Ama casuslarım bana olayları haber verince, çok ilgimi çektiniz…”
“Demek ilgini çektik…”
“O yüzden sizinle konuşmaya geldim işte. Ve bir de teklif sunmaya…”
Lea neşeyle gülümsedi.
“İttifak kurmaya ne dersiniz? Altıncı Tanrıça ile Tacında Ay Parlayan Tanrıça arasında.”

 

{ 5 yorum ... read them below or Comment }

  1. Uzun bir süre sonra gelen güzel bir bölüm. Ama site öldü. Mushoku babasız kaldı ilk sonra da site umarım bir an önce toplar kendini site sağlam kadro ile ellerinize sağlık bu arada

    YanıtlaSil
  2. Elinize sağlık güzel bir bölümdü

    YanıtlaSil

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan