Posted by : Unknown




“Yapmayın!”

Kaiya’nın sesi, kar fırtınasının ve gürleyen alevlerin arasında işitilmedi. Ejderdişi silahının üçüncü kademesi… silahın dehşet verici bir güce sahip, en son görüntüsüydü. Jahar ona silahı anlatmıştı ama kendi gözüyle ilk kez görüyordu.

Demek ki Jahar da, Yuuki de dövüşmeye kesin kararlıydı. Kaiya, onları durdurmanın hiçbir yolu olmadığını seziyordu.
Fakat
Geri çekilip, “Hayır, hayır!” diye bağırarak hiçbir şeyi değiştiremezdi.

Jahar’ın da Yuuki’nin de yaralanmasını istemiyordu. Birbirlerini yaralamalarını istemiyordu. Savaşmalarını, kan dökmelerini seyretmek istemiyordu.

Labirent’in tavanı çökerken ekibi korumuştu ve sonra, Yuuki’yle bu yere ışınlanmıştı. Bu yüzden, Kutsal Gücünün büyük kısmı tükenmişti. Ama biraz da olsa gücü vardı hala. Bu güçle, bir şeyler yapamaz mıydı?

O bunları düşünürken, kılıçların birbirine çarpışından çıkan şok dalgasının birazı, Kaiya’ya değdi. Küçük kız, bir kenara savruluverdi.
“Hoo-op!” Yere kapaklanacakken, bir çift kol onu yakalamıştı. Tina, Kaiya’nın sırtına sarılmış ve onun düşmesini önlemişti.

“Hımm, Silahşorların birbiriyle savaşması hakikaten ürkütücü bir şeymiş. Ah, gerçi bizim Efendi artık bir Silahşor değil.”
“Nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun! Bayan Tina, onları durdurmalıy…!” Kaiya’nın nefesi kesildi. Tina’nın yüzünü görmüştü –kızın benzi bembeyazdı. Yumrukları sıkılıydı, hem de boğumları bembeyaz kesilecek kadar sıkıca.

“Tina, Kaiya’yı ya da şu Jahar denen adamı düşman olarak görmüyor,” dedi Tina, gözlerini Yuuki’nin tek elinde tuttuğu kılıca mıhlanmış halde. “Ama bir tanrıça olarak, üstümüze ateş yağarken burada duramayız. Tina, kendi aciz gövdesini koruyacak güce sahip değil. Ve Efendi, bizi korumak için hayatını ortaya koyuyor.”
“………”
“Efendi, kendini Tina için gerekli görüyor ve Tina da, bunun doğru olduğunu kabul ediyor. O yüzden, ona ayak bağı olmamak için elimizden geleni yapalım… bu bizim sorumluluğumuz.”
“Sorumlu…luk…”
“O bizi kurtarmaya gelecek diye inandık; ve Efendi bizi kurtarmaya geldi. O yüzden ona şimdi de inanacak ve geri gelmesini bekleyeceğiz. Ah, ama…” Tina gülümsedi. “Birine inanmak… çok korkutucu, değil mi? Daha önce hiç böyle hissetmemiştik.”
“………” Kaiya hiçbir şey söyleyemedi. Tina’nın insanları koruma isteği de, tanrıçalık görevini taşıma isteği de, neden bu kadar fazlaydı acaba?

Üfff, ben herhalde defolu ürün gibi bir şeyim… diye düşündü.

Silahşoruna güvenemiyordu, Silahşoru da ona güven duymuyordu. Güçsüzdü, hatta içinde mücadele etmek gibi bir istek de yoktu. İşe yaramaz bir hurda gibiydi adeta.

Keşke, gözlerinin önündeki bütün bu kötü gerçekler de, kendisi de, her şeyle birlikte… unufak olup iz bırakmadan kaybolsaydı. Kaiya, bunu gerçekten çok istiyordu.

* * *

Kılıçlar, şimdiden birbirine en az kırk defa çarpmıştı.
Genel olarak, hafif kılıçlar daha çabuk ve çevikçe savrulur; büyük kılıçlar hantaldır ama vurdukları şeyi biçerler. Ama bu savaşta kılıçların türü de, kılıç kullananların becerisi de normal değildi.
“HA!” Yuuki’nin bir an önce kılıcıyla vurup savuşturduğu keskin çelik, iki kat daha da hızlı şekilde üstüne geldi. Yuuki, saldırıyı beyaz kılıcının ağzıyla karşılayıp durdurdu; Jahar’ın kılıcını ittirip kendinden uzaklaştırdı. Bir açıklık yakalamıştı –göz açıp kapayana dek sekiz defa, kılıcını düşmana doğru savurdu.

Fakat Jahar’ın kocaman kılıcının da, çeviklikte geri kalır yanı yoktu: Çelik peş peşe sekiz kez parıldadı; sekiz defa, Yuuki’nin kılıcını dövüp uzaklaştırdı.

Yuuki geriye doğru sıçrayarak, kılıcını yana doğru salladı. Kılıcın ucundan, Kutsal Güçten oluşan bembeyaz bir şimşek çaktı ve düşmanının üstüne atıldı. Şimşek, Jahar’ın kılıcından fışkıran alevler arasında kayboldu, eriyip gitti.

İki erkek, birbirlerinden biraz uzaklaşıp rakiplerini süzdüler:
“Eee, bu kadar mıydı yani? Efsanelere söylenen şu yeteneklerini bana göstersene.”
Yuuki, Jahar’ın kışkırtmasına sessizce tahammül etti. Demek ki hakikaten güçlüymüş, diye düşündü Jahar. Yuuki çok kısa bir süre Silahşor olarak yaşamıştı ama gerçekten de, unvanını hak eden bir savaşçıydı.

Yuuki, Tina’ya doğru kısa bir bakış fırlattı. Tina, dudakları gerilmiş bir halde, dikkatle onu seyrediyordu. Yüzünde, bu savaşı sonuna kadar, göz kırpmadan seyredeceğini anlatan bir kararlılık vardı.

“Üzücü doğrusu,” dedi. “Eğer benden bu kadar çok şey bekliyorsan, tüm gücümle savaşmak zorunda kaldım demektir.”
“Ne?”
“Baksana, Jahar. ‘Kar Kılıcının Kralı’ ve ‘Karanlık İblis’in hikayesini duymuş muydun?”

Jahar kaşlarını hafifçe çattı ama cevap vermedi. Yuuki, umursamaz bir tavırla konuşmayı sürdürdü: “Kar Kılıcının Kralı, Silahşorluk görevinden kovulduktan sonra, onun yerini ‘Karanlık İblis’ diye biri aldı. Selefinin tersine, salladığı kılıç simsiyahtı ve insanları katletmekten hiç çekinmezdi.”
“Ne olmuş yani?”
“Önceki kuşağın ‘Ay Tanrıçası’ Muriel’di. Onun Silahşoru bendim. Bir sonraki ‘Ay Tanrıçası’, Kaiya. Ve onun Silahşoru da sensin. Bir tanrıça, asla birden fazla Silahşora sahip olamaz. O halde… ‘Karanlık İblis’ kim olabilir sence?”
“Kim olacak, tabii ki SEN!”

Kılıç, kılıçla tokuştu. Jahar, ileriye doğru kocaman bir adım attı. Kılıcını tepeden Yuuki’ye doğru indirdi. Yuuki, bu kılıcı durdurdu ve ‘Beyaz Karların Kılıcı’nı bir defa, çaprazlama savurdu. Kılıçtan buz rengi bir şok dalgası, Jahar’a doğru fırladı. Ama bu dalga da, önceki gibi, kızıl alevlerin arasında eriyip gitti.

“Sen, Kıyametin Yılanı’nın uşağı olarak bir sürü insanı öldürdün. Öldürürken de, o çok kıymetli ‘Kar Kılıcının Kralı’ unvanına leke sürülmesin diye, kendine başka bir lakap taktın. Yanılıyor muyum?”
“Eh, haksız sayılmazsın…”
Bir sonraki saldırıda, birimizden biri ölecek… diye düşündü Yuuki.
Burnundan soluyarak, ‘Beyaz Karların Kılıcı’nı kalçasının hizasında tuttu. Silahtaki ezici Kutsal Gücün, dondurucu bir rüzgar halinde, kılıcın etrafında toplanmasına izin verdi.

Jahar, İgnis kılıcını omzuna yaslamıştı. Kılıcının ucuna, kıpkırmızı bir sis halinde, Kutsal Güç toplanıyordu. Gelecek saldırıyı göğüslemeye hazırlandığı, duruşundan belliydi.

“Öyleyse…” dedi Yuuki. “Karanlık İblis’in kullandığı siyah kılıç, sence neydi?”
“Ha?”
“Bu işi bitirelim artık, ne dersin? Haydi, tüm gücünü göster bakalım, Beyaz Karların Kılıcı!”
“Yakıp küle çevir onu, İgnis!”
Biri beyaz, diğeri kızıl iki enerji dalgası birbirine doğru koştu… ve çarpıştıkları anda, vahşi bir kasırga koptu.

* * *

“Yenebilirim!” Jahar, buna tüm yüreğiyle inanıyordu. Ateş ve kar, birbirlerini yok eden iki elementti. Ancak Jahar, kendi gücünün daha baskın olduğunu ve düşmanını ezebileceğini hissediyordu.
“Böylece…. Sonun… GELDİ!”
Gözlerinin önü buharlarla kaplıydı. Sislerin ötesinde bir yerlerde ‘Kar Kılıcının Kralı’nın olduğunu biliyordu, hatta onu hayalinde görebiliyordu da. Ve o hedefe doğru, şimdiye kadar yolladıklarından daha büyük, daha yakıcı bir alev püskürttü.

Alev patlaması o kadar şiddetliydi ki, ‘Beyaz Karların Kılıcı’nı çevreleyen Kutsal Güç bulutunu sardı, onu darmadağın etti ve dört bir yana savurdu.
“Gördün mü?” Jahar derin derin soluyor, omuzları inip kalkıyordu. Düşmanının nerede olduğunu görmeye çalıştı. Sisler biraz dağılınca, yere saplanmış beyaz bir kılıç gördü.

Fakat sadece kılıç meydandaydı. Sahibi neredeydi bunun?

Aklından bu düşünce geçtiği an… sırtına saplanan bir kılıcın ucu, göğsünden çıktı.
“N…. ne?”
“Kara Ölümün Hançeri,” dedi bir ses, Jahar’ın arkasında. “Üçüncü kademeye geçmiş hali. Karanlık Şeytan’ın silahı, işte buydu.”

Yuuki’nin geldiğini hiç hissetmemişti bile. Bu, kılıç sanatının zarif bir hilesi değildi; hayır, bu hile adamın asıl uzmanlık alanıydı. Sadece, tek bir darbeyle öldürmek. Savaşmaya değil, sadece cinayete yarayan bir taktikti bu… bir suikastçı numarasıydı.
“Ben kazandım, kılıç ustası.”
“Ka…. Hhhh!”

Jahar’ın sırtına saplı kılıç geri çekildi. Jahar’ın ağzından kanlar çıktı ve gözlerinin önünde yere döküldü.
“Bay Jahar!”
Jahar çığlığa benzer bir ses duydu, bir kızın sesini…

***

O bir hayat kadınının oğluydu. On yaşındayken, evden kaçmıştı.
O zamandan beri, hiçbir yere, hiçbir topluluğa ait olmamıştı. Beş parasızdı; açlık, gündelik yaşantısının ayrılmaz parçası olmuştu. İlk önce hırsızlıkla geçindi. Sonra, kılıç sallayarak da para kazanabileceğini öğrendi. İkincisi, onun yeteneklerine daha uygun bir meslekti. On beş yaşına geldiğinde, karnını doyurmakta hiç zorluk çekmeyen biri olmuştu artık.

O günlerde, ufak bir beyliğin derebeyinin koruması olarak çalışıyordu. Derebeyi, babasından miras kalan makamı yeni devralmış, gencecik bir delikanlıydı. Yaşı, on üç civarındaydı. Komşu beyliklerle ailesi arasında şiddetli bir kavga vardı; annesi de, babası da savaşta hayatlarını yitirmişti. Kiralık askerler tuttuğuna göre Derebeyi, müzmin bir askeri güç yetersizliği çekiyordu.

Derebeyi, insancıl bir gençti. Karşısındaki insan ne kadar taş kalpli, kaba birisi olursa olsun Bey, istifini zerre kadar bozmadan onunla sohbet edebilirdi.
“Tarlaları biraz büyütmek istiyorum,” demişti günün birinde. Korumasıyla beraber, topraklarını teftiş etmeye çıkmıştı. “Bir halk, gıda sayesinde ayakta durur. Eğer beyliği, vergilere zam yapmadan idare etmeyi başarabilirsem, buraların nüfusu artacaktır sanırım. Ektiğimiz tohumları geliştiriyoruz, yeni gübreleme yöntemleri buluyoruz, buna benzer şeyler yapıyoruz; ama yeni tarlalara da ihtiyacımız var.”

Ve acı bir tebessümle gülümsemişti.

“Bitmek bilmez bir savaş varken, bu işleri yapmak çok zor tabii. Sürekli zafer kazanmak, toprakları savunmak zorundayız. Ama günün birinde, kimsenin aç kalmayacağı bir dünya kurmayı çok isterim...”

Koruması bunları duyunca, ‘rüyalarını sayıklıyor’ diye düşünmüştü. Ağzıyla ne söylemişti, Derebeyi’ne nasıl cevap vermişti, hatırlamıyordu. Fakat şimdiye kadar hep gündelik yaşamayı seçmiş olan kendisi, hayatında ilk defa “gelecek” diye bir şeyin farkına varıyordu.

Genç adam: ‘İleriyi’ görmek istiyorum, diye düşünmüştü. O, milletine daha iyi hayat şartları vermeyi dileyen bilge bir idealistti. Eğer uzun süre yaşayabilse, belki de tarihe adını yazdırmayı başaracaktı.

Fakat yaşayamadı.

Genç Bey’in, liderliğini konuşturarak daha verimli hale getirdiği tarlalar, çevredeki diğer beylerin iştahını kabartmıştı. Ülkeye saldıran orduların sonuncusu hangi beyliğe aitti acaba? Bilmiyordu, artık umurunda da değildi doğrusu. Fakat, o zamana kadar girdiği mücadelelerde hiç görmediği kadar büyük bir orduyla gelmişlerdi; demek ki niyetleri, genç Derebeyi’nin tüm topraklarını ele geçirmekti.

Düşmanları kılıcıyla biçip, var gücüyle Bey’in küçük kalesine doğru koşmuştu. Fakat çok geç kalmıştı: Genç Bey, çoktan öldürülmüştü. Onun cesedini görünce şok geçirmiş, öylece, aptal aptal Bey’in yanında durup beklemişti. Ta ki, etrafı düşman askerleriyle kuşatılana kadar.

Son hatırlayabildiği şey buydu işte: Geldiği dünyanın sıradanlaşmış, her gün yüzlercesi yapılan, beylikler arası savaşlarından birinin son perdesi.

Hayat, insanın önünde sonsuz ihtimallerin uzanması demekti. Ölmek, tüm bu ihtimalleri paramparça ediyordu. Bunu, o gün anlamıştı.

Yetenek de, irade de, bilgi de, beceri de…
Eğer yenilecek, ölecek olursan, bunların hiçbirinin anlamı kalmaz.
Bu düşünce, ruhunun derinliklerine kazınmıştı. Görevini başaramamış, korumayı başaramamış kendine karşı duyduğu amansız öfkeyle birlikte.

O yüzden…
Hiç olmazsa bu sefer… kazanacaktı.
Sahibesine, zaferi verecekti. Ve geleceği.

* * *

“Cehenneme git!”
Jahar, kükreyerek kılıcını savurdu.

* * *

“!!!”
Kılıç, denk gelse gövdesini ikiye biçecek bir hızla, Yuuki’nin üzerine geldi. Genç adam son anda kendini geriye attı –kılpayı kurtulmuştu.

Yuuki, namlusunun uzunluğu altmış santim kadar olan, kısa bir kılıç tutuyordu.

Jahar, sanki tüm gücü tükenmiş gibi, dizlerinin üstüne çöktü. Göğsündeki kanlı leke giderek genişliyordu. Fakat gözlerinde parıldayan savaşma isteğinde, en ufak bir azalma bile yoktu.

“…Hayati organlarını ıskalamışım galiba. Canavar gibi sağlam adamsın, doğrusu.” Jahar’a kesinlikle öldürecek bir darbe indirmeyi denemişti ama, kılıcın ucu adamın kalbini ufak bir payla ıskalamıştı.

“Durun, ha –hareket etmeyin lütfen! Bay Jahar… ben şimdi sizin yaranızı iyileştirip…”
Kaiya, koşa koşa Jahar’ın yanına geldi, devrilmesin diye onu tuttu. Tanrıçalık güçlerini kullanmayı denedi… ve yüzü bulutlanıverdi: “Olamaz… neden? Güçlerimi… kullanamıyorum…”
“Özür dilerim. Boş yere uğraşıyorsun…” dedi Yuuki, sesinin kulağa ne kadar soğuk geldiğini biliyordu. “Bu Kara Ölümün Hançeri, ona Mors da derler. Özelliği, ‘Kesin Ölüm’ getirmesidir. O yaraya iyileştirme büyüsü fayda etmez, hatta zamanı geri çevirerek bile iyileştiremezsin onu.”

Mors, bir zamanlar Muriel’in hayatını sonlandırmış olan silahtı. Yuuki’nin çektiği tüm acıların sembolüydü.

Bu silahı bir daha kullanmayı istememişti. Ama bu silah satamayacağı, elden bırakamayacağı kadar tehlikeliydi –bir Ejderdişi silahıydı.
“Kuvvetli olduğuna hiç şüphe yok,” dedi. “Önüne binlerce kişilik, on binlerce kişilik bir ordu dikilse bile, tek başına onlara meydan okuyabilirsin. Çok sayıda insanla dövüşmekte, benden daha üstünsün sanırım.”
“Adi herif…”
“Ama, bire bir yapılan düellolar, benim alanıma giriyor.”
Çünkü Yuuki, verilen hedefi yüzde yüz öldüren bir “alet” olmak üzere eğitilmişti.  

“Kes… sesini!” Jahar, kelimeleri boğazından zorlukla çıkartarak cevap verdi. “Daha… yaşıyorum… ben. Gel bakalım, bir kez daha kapışalım… içimdeki kan akıp bitene kadar, seninle defalarca kılıç tokuşturabilirim.”
“Yalvarırım… artık gereği yok… lütfen hareket etmeyin…”

Jahar, yaşlı gözlerle yalvaran Kaiya’yı kenara ittirip, ayağa kalktı.
“Müthiş bir inatçılığın var. Kazanmayı bu kadar çok mu istiyorsun?” dedi Yuuki.
“Ne… sandın? Biz… paralı askerler… yüksek idealler ve iyilikseverlik gibi… saçmalıklar için değil… zafer kazanalım diye kiralanırız. Başarı… kazanamayanların… var olmaya hakkı yoktur!”

Öksürdü. Boğuluyormuş gibi bir ses çıktı boğazından; ve ağzından yere kanlar döküldü. Jahar, buna hiç aldırış etmezmiş gibi, eliyle ağzının kenarını sildi.
“Devam… edebilirim…” Bilinci yerindeydi. Eli, ayağı hareket ediyordu. Kılıcını tutabiliyordu. Öyleyse, henüz yenilmiş sayılmazdı. Yuuki ona bakınca, bunları düşündüğünü anlıyordu.

“Ah, demek öyle…” diye fısıldadı Tina. “Tanrıçasına tepeden bakan bir Silahşor’un olması bize mantıksız gelmişti ama… şimdi anlıyoruz. Bu adam, tanrıçası için, ne kadar kirli olursa olsun, her şeyi yapmaya hazır. Tanrıçaya hizmet etmek için, tanrıçasını ondan nefret ettirecek şeyleri yapmaya bile razı. Böyle düşününce, her şey açıklığa kavuşuyor, değil mi Kaiya?”
“Ne?” Kaiya’nın yüzünde, söyleneni tam anlayamamışçasına, şaşkın bir ifade vardı.

Yuuki içini çekti. “Herhalde öyle. Kaiya, bu herif ‘kazanacağım’ deyip dururken, aslında ‘kazandıracağım’ diyordu. Ne yaparsa yapsın kazanıp, senin hayatta kalmanı sağlamak istiyordu.”

Jahar, eski efendisi için zafere giden yolu açamamıştı. Onun hayatını korumayı bile başaramamıştı.
Bu, Jahar’ın kalbini yakan bir başarısızlıktı. Ölene kadar, onun içinden silinmeyecek bir pişmanlıktı.
Bugün yaşamasının, kılıç sallamasının nedeni, o yenilgiyi telafi etmekti.

“Bay Jahar?” Kaiya, Silahşoruna baktı. Jahar, canını yakmamaya özen göstererek kızı geriye ittirdi; ve ileriye doğru adım attı.
“…Sohbetiniz… bittiyse… umarım, kendini, ölmeye veya öldürülmeye… hazırlamışsındır.”
Jahar’ın gözlerine bakınca, Yuuki onun zaferden umudu kesmemiş olduğunu anladı. Hayır, tam tersine, Jahar kazanacağına hala inanıyordu:
“Beyaz Karların Kılıcı,” Yuuki, eskiden beri savaş arkadaşı olan sadık kılıcını eline çağırdı.
Bu kılıç, Jahar’ın kılıcıyla son bir kez çarpışacaktı… ve böylece savaşın sonucu belirlenecekti.








{ 7 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan