Posted by : Unknown



Jahar’ın elindeki kocaman kılıcı Tina’ya çarpmak üzereyken… Yuuki “Beyaz Karların Kılıcı” ile araya girmiş ve onu durdurmuştu. Kaiya, onu birkaç saniye daha geç ışınlasaydı; iş işten geçecekti.

“Vay vay, ‘Kar Kılıcının Kralı’ gelmiş…” Jahar, sanki tiyatro sahnesindeymiş gibi bir tavırla omuzlarını silkti ve gözlerini, Yuuki’nin yanındaki küçük kıza çevirdi. “Ve bizim ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’ hazretleri de burada. Hiçbir halta yaramadan bana ayakbağı olman haydi neyse de, ihanet edeceğini düşünmemiştim doğrusu…”
“Be… ben… başından beri… istemiyorum, dedim. Bu -buraya, ‘Yıldızları Parlatan Tanrıça’nın gücüyle mi ışınlandınız?”
“Öyle.”
“Deprem de onun işiydi herhalde. Tina’nın gücünü ölçmek ve yerini öğrenmek istedi,” dedi Yuuki.

Büyük bir tehlike çıkararak, Tina’yı güçlerini kullanmak zorunda bırakmışlardı. Böyle Tina, hem gücünü tüketmişti, hem de etrafa Kutsal Güç saçtığı için yerini belli etmişti. Ayrıca, Tina’yla diğerleri arasına bir duvar koyup kızı yalnız bırakmışlardı… bir taşla üç kuş.

“Onun gibi bir şey,” dedi Jahar. “Kutsal Kalkanca korunan birisi, koca bir taşın altında kalırsa ölmez ama taşın ağırlığı yüzünden kımıldayamaz hale gelir. O yüzden, tavan çökünce Kutsal Güçlerini kullanmak zorunda kalacağını biliyorduk. Işınlanacak kadar Kutsal Gücünün olmadığını da tahmin ettik. Ona boş yere güç harcatmak, savunmasız kalmasını sağlamak sadece ek bir faydaydı.”
“Labirent’in yapısını değiştirmek pek de incelikli bir plan değil doğrusu. Ya beni Tina’dan ayırmayı başaramasaydınız? O zaman ne yapacaktınız?”
“O durumda Labirent’i bir daha değiştirirdik. Kaiya’nın senin dikkatini dağıtıp, Tina’dan uzaklaşmanı sağlaması gibi kurnazlıklar düşündük ama, gerek kalmadı. Doğrusu, Kaiya’nın bizzat beni durdurmaya geleceği aklıma gelmezdi. Zır zır ağlayıp bir kenara çömelir, orada tek başına titreyip durur, başka da bir şey yapmaz diye düşünmüştüm. Kız senin tarafına geçince, ‘Yıldız’ tanrıçasından biraz yardım almam gerekti.”
“Bay Jahar,” dedi Kaiya. “Siz, benim değil onun emirlerine mi uyuyorsunuz?”
“Gerekirse uyarım,” dedi Jahar. “Zafer kazanmak için kirli hileler kullanmaktan çekinmem. İsteyen bana istediği kadar lanet okusun, umurumda değil.”
“O şekilde kazanılacak zaferin ne anlamı var?” Kaiya gözlerini yumdu. Cesaretini topladı, başını kaldırıp Silahşorüne ateş saçan gözlerle baktı. “Kılıcını kınına geri koy, Ay’ın Silahşoru.”

Jahar, bu söze biraz şaşırmış gibi, kaşlarını kaldırdı.

“Vay vay, bakıyorum irade yapmışsın. Ne oldu, içine aşka birinin ruhu mu kaçtı? Yoksa şu ‘Kar Kılıcının Kralı’ denen herifin gazına mı geldin?”
“Ben…”
“İzninle bir şey sorayım sana: Yenilmek mi istiyorsun? Yenilginin sonucu, ölüm olsa bile?”
“Ben… yenilmek istemiyorum ama…”
“Öyleyse benim kılıcımı kınıma koymam neyi değiştirecek? Tanrıçaların birbiriyle savaşmak, birbirini öldürmek zorunda olduğu gerçeği değişecek mi?”

Jahar böyle söyleyerek dudaklarının ucunu yukarıya doğru kıvırdı. Gülümsüyordu, fakat sadece ağzıyla: Gözlerinde neşe belirtisi yoktu:

“Bunu doğar doğmaz biliyordun, değil mi Kaiya’cığım? Hepiniz düşmanlarınızı devireceksiniz ve geriye, bir tek kişi kalacak. Öyleyse yenmek için, yani öldürmek için en iyi yöntemi seçmekten başka ne çaremiz var? Bunu yapmazsak ölürüz.”
“A… ama…” Kaiya, çaresizce düşüncelerini anlatmayı denedi: “Ama ben, sadece bunun için yaşadığımı düşünmek… istemiyorum.”
“………”
“Şehirde insanlarla konuştım, Talim Okulu’na gittim… kötü şeyler de yaşadım ama, yine de mutluydum. Bugün bile, büyüklerimi takip ederek, arkadaşlarımla beraber Labirent’i gezmek… eğer böyle bir planın parçası olmasaydım, eğer sadece bir öğrenci olsaydım, kimbilir ne kadar güzel olurdu! Böyle düşünmem yanlış mı? Öldürmek istemeyen bir tanrıçanın da, yaşamaya hakkı olamaz mı?”

Jahar cevap vermedi. Kaiya da, daha fazla konuşacak gibi görünmüyordu. Oda sessizliğe gömüldü. Ve bu sessizliği, bir diğer tanrıça bozdu:

“Şey… yani bu, Kaiya’nın bir tanrıça olduğu anlamına mı geliyor?”
“Bunu fark etmen biraz uzun sürdü,” diye iç çekti Yuuki. Kaiya, Tina’ya döndü ve eğilerek selam verdi:
“Evet, ben ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’yım. Sizi kandırdığım için beni bağışlayın…”
“Hım? Neden özür diliyorsun? Tina da gerçek kimliğini sakladı. Böylece ödeşmiş olmadık mı?” dedi Tina çok ciddi bir tavırla.
“Ölümden kılpayı kurtuluyorsun ve verdiğin tepki bu kadar, öyle mi?”
“Yanlışın var, Efendi. Tina’yı öldürmeye çalışan Kaiya değil ki. Bu adam.”
“Orası öyle. Tanrıçalar ve Silahşorleri bazen anlaşamazlar,” dedi Jahar alaycı bir sesle. “Benim, Kaiya’nın barış sevgisi yüzünden ölmeye niyetim yok. O yüzden, öldürülmeye uslu uslu razı olursan çok memnun olurum, Kıyametin Yılanı.”

Tina kaşlarını çattı. “Demin sormaya fırsatımız olmadı. Bu yılan şeysi de ne? Tina yılan filan…”
Yuuki, Tina’nın sözünü kesti. O korkunç sözcükleri... en son, beş yıl önce duymuştu. “O lafı nereden öğrendin sen?”
“Vay vay, ‘Kar Kılıcının Kralı’ konuyu biliyor galiba…”
“Yıldızları Parlatan Tanrıça, sana anlattı demek ki. Onun ortağı olduğunu söylemiştin…” diye mırıldandı Yuuki. “Dünyada beş tanrıça var. Günün birinde bir altıncı tanrıça gelecek, sahte bir tanrıça… Kıyametin Yılanı. Sana böyle mi söylediler?”
“Be-beyleyin bir dakika,” dedi Kaiya. “Sahte tanrıça, demekle deyi kastediyorsunuz?”
“Tanrıçalarla aynı güçlere sahip olan, ama diğer varlıklara saldırması yasak olmayan bir varlık.” dedi Jahar çarpık bir sırıtışla. “Yani, mucize gösterme gücünü kullanarak insanları öldürebilen bir tanrıça. Her şeyi yok etmek için gönderilecek bir katil. İşte buna, Kıyametin Yılanı diyorlar… yani Albertina’ya.”
“Ne?”
“………”
Tüm bakışlar, Tina’ya odaklanmıştı. Ama üçünün arasında en fazla şaşıran kişi, Tina’nın ta kendisiydi.
“Tina’nın haberi yok böyle bir şeyden…”

Birdenbire, Jahar ileriye doğru sıçradı ve kılıcını, şimşek hızıyla savurdu. Fakat Yuuki, kılıcını araya uzatıp Jahar’ın kılıcının namlusunu durdurdu.

“Neden bana engel oluyorsun, Kar Kılıcının Kralı?” diye tısladı kılıç ustası.
“Sana anlatılan her şeye inanmamalısın,” dedi Yuuki.
“Ama ‘altıncı tanrıça’ hakkında anlatılan şeyler, gördüklerime uyuyor. Tina’nın gerçek yüzü nedir bilmiyorum ama ne olur, ne olmaz. Onu öldürmek bana zarar vermeyecek. Üstelik, ödül de alacağım.”
“………”
“Şimdi hiç Kutsal Gücü olmadığına göre, onu öldürmek için iyi bir fırsatım var. Olur da Tina’nın eline bir Ejderdişi silahı geçecek olursa, hepimizi öldürür bu kız.”

Elinde yeterince Kutsal Güç olan her tanrıça, iklimi istediği gibi yönetebilir, istediği zaman doğal bir afet yaratabilirdi. Onların gösterdiği mucizeler, insan Medyumların kullanabildiği kerametlerle kıyaslanamayacak kadar etkiliydi.

“Bir tanrıça hiç kimseye zarar veremez. Ama bu kurala uymak zorunda olmayan bir tanrıça varsa, o tanrıça Ejderdişi silahı kullanan Silahşorleri bile, tek başına kolayca yenebilir.”
“Hayır! Tina öyle birisi değil! Bana inanmalısın, Efendi; Tina asla…”
“Biliyorum,” dedi Yuuki sakin bir sesle. Jahar’a dönerek ekledi:
“Yıldızları Parlatan Tanrıça’nın söylediği şeylerin yarısı doğru. Bir zamanlar, Kıyametin Yılanı diye bir şey vardı. Müthiş bir kargaşa çıkardı, bir sürü insanı öldürdü. Fakat sonunda yok edildi. ‘Yıldızları Parlatan Tanrıça’ eskiden o varlığı görmüş, onun saçtığı dehşeti yaşamış olmalı. Ama…”
Yanında duran küçük kıza göz atarak devam etti.
“Eğer Tina’nın, o varlığın mirasçısı, yeni bir Kıyametin Yılanı olduğunu düşünüyorsa, yanılıyor.”
“Nereden biliyorsun?”
“Çünkü ben de, yıllar önce Kıyametin Yılanı ile karşılaştım.”
“………”

Jahar, kaşlarını çatarak İgnis kılıcını indirdi. Anlaşılan, Yuuki’nin anlatacağı şeyleri dinlemek istiyordu.

Kıyametin Yılanı, sadece başkalarına saldırabilen bir tanrıça değildi. Başkalarına zarar vermekten zevk alan birisiydi. İçinde, yok etmeye ve öldürmeye karşı doyurulması imkansız bir istek vardı. Bu kız öyle birisi değil. Onu uzun süre yakından gözledim: Tina’da, kan dökmek için en ufak bir istek bile yok.”
“Senin lafına nasıl güvenebilirim ki?” dedi Jahar hemen. “İnansam, Tina’yı öldürmekten vazgeçeceğimi de sanmıyorum ya! Söyle bakalım, neden durup dururken altıncı bir tanrıça çıktı ki ortaya? Zaten beş tane tanrıçamız vardı. Bu çok uzun süredir böyle. Öyleyse, en son gelen altıncısının normal olmadığını düşünmek, doğal değil mi?”
“Bir düşün bakalım. Bugüne kadar beş tanrıça vardı ve altıncı, ilk defa ortaya çıktı. Bu, elbette tanrıçaların da Beş Kutsal Kilise’nin de bildiği bir şey. Ama demin de söyledim sana: Ben ve ‘Yıldızları Parlatan Tanrıça’ daha önce Kıyametin Yılanı ile karşılaştık.”
“Bir dakika…” Kaiya, boynunu yana eğerek düşündü. “O zamanlarda, tanrıçalara özgü güçlere sahip tam beş kişi vardı, değil mi? Beşten fazla değil.”
“Doğru. Öyleyse, Kıyametin Yılanı nasıl ortaya çıkabildi?” Bu soruya kimse yanıt vermeyince, Yuuki kendi sorusunu cevapladı: “Cevap çok basit. Kıyametin Yılanı, tanrıçaların içine karışmıştı. Daha doğrusu…” Yuuki, ağır ağır ama net bir sesle, cümleyi bitirdi: “Kıyametin Yılanı, tanrıçalardan birinin içinde ortaya çıktı.”

Göğsünin içinde, keskin bir acı hissediyordu. Ama, söyleyeceklerini sonuna kadar söylemek zorundaydı.

Kıyametin Yılanı denen varlık, bir canavar olarak doğmaz. Bir zamanlar tanrıça olmuş bir kızın, yavaşça değişim geçirmesiyle ortaya çıkar. Tanrıçanın görüntüsü, düşünüş tarzı değişmez ama duyguları, istekleri farklılaşır. Günün birinde, kendilerinin Yılan olduğunu fark ederler. Ve o gün, birilerini öldürmekten ve bir şeyleri tahrip etmekten zevk almaya başlarlar. Hem de o kadar büyük bir zevk alırlar ki, kendilerini öldürmekten alıkoyamazlar.”

Tüm duyguları, yerini cinayet ve yıkım dürtüsüne bırakırdı. Sadece öfke ve nefret değil, merhamet ve sevgi duyguları bile. Yuuki çok iyi biliyordu bunu. Tanrıçanın karakteri aynı kalırdı ama içi yavaşça, başka bir varlığa dönüşürdü. Bunun ne kadar korkunç, ne kadar iğrenç bir dönüşüm olduğunu sadece, o tanrıçanın yanında olan kişi bilebilirdi.

“Efendi… o, yoksa…” dedi Tina çekine çekine.

Demek anladın, diye düşündü Yuuki. Tina, her ne kadar şapşal gibi görünse de ne aptaldı, ne de hassaslıktan yoksun biriydi.

“Doğru bildin, Tina,” dedi. “O, benim tanrıçamdı. Sonunda, benden onu öldürmemi istedi. Ben de öldürdüm. Kaiya ve yardımcısı da, ‘tanrıçasını öldüren Silahşor’den bahsedildiğini duymuşlardır herhalde.”

Yuuki, işte bu yüzden tanrıçalar arasındaki mücadelenin arenasını terk etmiş, alelade bir tüccar olarak yaşamaya başlamıştı. Usulca, konuşmaya devam etti:

“Gerçeği bilmeyen ‘Yıldızları Parlatan Tanrıça’, yeni ortaya çıkan altıncı tanrıçayı Kıyametin Yılanı sanmış olmalı.”
“Yani şunu demeye çalışıyorsun. Şu anda da beş tanrıça var. Tina, bu beş tanrıçadan biri. Bir de, Kıyametin Yılanı var. Ama o, tanrıçalardan herhangi biri olabilir.”

Öyle, dercesine baş salladı Yuuki.

“Sanırım ‘Kıyametin Yılanı’nın ortaya çıkışı, bu dünyanın düzeninin bir parçası. Tanrıçalar ölürse, aradan birkaç yıl geçince yeni bir tanrıçanın doğduğunu biliyorsundur herhalde? Bir önceki ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’ Miriel, ilk Kıyametin Yılanı’na dönüştü. Tanrıça Miriel’in ölümüyle, birkaç yıl sonra Kaiya dünyaya geldi. Ve bir süre sonra da, Tina doğdu.”

Tina, kafası karışmış gibi alnını kırıştırdı, parmaklarını bir bir kıvırarak sayı saymaya başladı.

“Hımm… Şimdiye kadar sadece beş tanrıça vardı ve bu hiç değişmedi. Öyleyse şimdiden sonra da, hep beş tanrıça ve bir tane de fazladan tanrıça mı olacak?”
“Galiba. Tekrar söylüyorum: Kıyametin Yılanı, bir tanrıçanın dönüşüm geçirmesiyle ortaya çıkan bir varlık. Yani, ele geçirdiği tanrıça ölünce, diğer tanrıçalardan herhangi birinin içine gitmekten başka çaresi yok. Şu anda, kim Yılan beraber yaşıyor, bilemem. Durumun diğer tanrıçalar farkında mı, onu da bilemem. Başka söyleyecek sözüm yok.”

Bir süre, hiç kimsenin ağzını bıçak açmadı. İlk konuşan kişi, Jahar oldu:

“Demek öyle… kulağa mantıklı geliyor. Ama bu sadece senin teorin, değil mi? Ortada kanıt yok.”
“Haklısın.”
“Öyleyse, sözüne inanmak için bir neden de yok. Küçük Elfride’nin dediğini gibi, Tina bir Yılan da olabilir.”
“………”

Görünüşe göre bu konuşma, Yuuki’nin tahmin ettiği ama istemediği şekilde sonuçlanacaktı.

“A –ama Bay Jahar… Bayan Elfride de bize hiç kanıt göstermedi ki…”
“Doğru. Ben de biliyorum bunu. İki taraf da bize kanıt sunmadığına göre, hangi tarafın dediğini yapmak bizim için daha kazançlı, ona bakmak lazım.” Jahar neşeyle gülümsedi. “Yuuki’nin anlattıkları doğru olsa bile, Tina’nın Kıyametin Yılanı olması ihtimali ortadan kalkmıyor. İçinde, uyuyan bir canavar saklamadığı ne malum? Ve eğer Yılan değilse, o zaman bu kız bir tanrıça. Yani rakiplerimizden biri. Ve onu temizlersek, ‘Yıldızları Parlatan Tanrıça’ bize borçlanmış olacak.”
“………”
“Dahası… bunun kaba bir huy olduğunu biliyorum, ama ben şahsen savaşmayı severim. O yüzden, seninle bir kez olsun kapışmak istiyorum. Sonuçta, savaşmamamız için hiçbir sebep yok, öyle değil mi? Yanlış mıyım, ‘Kar Kılıcının Kralı’?”
“Haklı olabilirsin…” dedi Yuuki.

Bu işin sonunun böyle olacağı belliydi, diye düşündü. “Öyleyse ben de, sana bir tek şey söyleyeceğim. Eğer Tina’ya el sürmeye kalkarsan, seni buracıkta öldürürüm.”
“Efendi…”
“Durun, lütfen. Neden…” Kaiya, gözünde yaşlarla Jahar’ın yüzüne baktı. Sesi titriyordu. “Neden benim sözümü dinlemiyorsunuz? Neden birileriyle ölümüne dövüşmeyi bu kadar seviyorsunuz? Sizde bir bozukluk var!”
“Hakikaten, siz tanrıçalar safsınız. Ölmek, denilen şeyin ne olduğunu anlamıyorsunuz,” dedi Jahar usulca.
“Tabii ki anlayamam. Hiç ölmedim ki!”
“İşte bu, Silahşorlerin ve tanrıçaların arasındaki fark. Hey, ‘Kar Kılıcının Kralı’. Sen herhalde beni anlarsın. Kendi canının ağırlığı, başka insanların canlarının ağırlığından çok daha fazla.”

İki tanrıçanın meraklı gözleri, Yuuki’ye baktı. Yuuki, usulca iç çekti:

“Tanrıçaların doğuştan bildiği pek çok şey vardır ama bu, onlardan biri değil. Duyduğunda, Miriel de çok şaşırmıştı. Özellikle saklamaya gerek yok ama, bahsedilmesi hoş bir konu da değil. Kaiya, sana her Silahşorun aradığı eksik bir şeyler vardır demiştim ya?”
“E… evet.”
“Daha açık söylemek gerekirse… bir insanın Silahşor seçilebilmesi için, büyük bir şey kaybetmiş olması gerekir. Yani büyük bir yenilgiye uğraması, büyük bir umutsuzluğu tatmış olması… ve ölmüş olması gerekir. Siz tanrıçalar, kendinize yardımcı çağırdığınız zaman gelen kişi, ‘böyle ölmek istemiyorum’ diyerek can vermiş bir insandır.”
“!” Kaiya, küçük dilini yutmuş gibi oldu, konuşamadı. Onun yerine, Tina:
“Ö… öyleyse, Efendi… sen de…”
“Bir kez öldüm.”

Kalbinde sakladığı, “insan olmak” isteğine sımsıkı sarılarak ölmüştü. Kendi silah arkadaşlarınca öldürülmüştü. Artık bir alet olarak yaşayamayacağı için, ortadan kaldırılmıştı.

Yuuki, bir keresinde Tina’ya, “bende Silahşor olmak için gereken özellik yok,” demişti. Yuuki, Silahşor olamazdı; çünkü halen yaşıyordu.

Bir tanrıça Silahşor çağırdığı zaman, yalnızca bir defaya mahsus olarak, bir insanın dirilmesine izin veriliyordu. Dirilen kişi, onu çağıran tanrıçanın yanına giderdi.

 “Ve tanrıçaya hizmet etmesi karşılığında, önceki hayatındaki pişmanlıklarını telafi etmek için ona bir şans verilir.” Tıpkı, Yuuki’nin ‘insan olarak yaşamak’ dileğinin yerine gelmiş olması gibi.

“Bu Jahar, zafer kazanmayı saplantı edinmişti, değil mi? Önceki hayatında nasıl biriydi bilemem ama, herhalde yenilip öldürülmüş ve bunun acısını beraberinde, bu dünyaya getirmiş olmalı.”
“Aynen öyle,” diye başını salladı Jahar. “Ben paralı bir askerdim. Aslında, ünlü bir savaşçı sayılırdım. Ama bir savaşta salakça bir hata yaptım ve kendimi, yenemeyeceğim kadar çok düşmanın arasında buldum. Ah, ama sırf bana kalabalık saldırdılar diye düşmanlarımı suçlamıyorum. Hangi yöntemi kullanırsa kullansın, kazanan tarafı daha güçlü sayarım. Bana pusu kuranları affedebilirdim, ama yenildiğim için kendimi affedemezdim. O yüzden…”

Jahar, kocaman kılıcıyla saldırı pozu aldı. “Ben, kazanmak istiyorum. Ne pahasına olursa olsun. Zafer kazanmaya devam etmem lazım.”
“………”
“Bu istek o kadar güçlü ki, insanı delirtebilir. Sen beni anlıyorsun, değil mi?” Kısa bir sessizlik oldu. “İgnis!“ diye seslendi Jahar. “Üçüncü aşamaya geçmene izin veriyorum!”

Taşıdığı koskoca kılıç, şekil değiştirdi. Bu sefer, boyu birazcık kısalmıştı. İlk aşamadaki haline benzeyen, sade bir kılıca dönüşmüş gibi görünüyordu.

Fakat bu sefer, kılıcın etrafı saf Kutsal Güçten oluşan, ateş kırmızısı bir ışıkla sarılmıştı.

“Alfredo Amca’yı yanına al ve duvarın kenarına kadar çekil, Tina.”

Yuuki, Tina’ya böyle söyledi ve derin bir nefes aldı:

“Ne zamandır gerçek yüzünü göstermedin, Beyaz Karların Kılıcı. Üçüncü aşamaya geçmene izin veriyorum!”

* * *

{ 7 yorum ... read them below or Comment }

  1. güzel bölümdü çeviri için teşekkürler:D:D:D:D:D:D:D

    YanıtlaSil
  2. Seri süper. Çeviri süper. Türkçe novel olarak bunun kadar iyisi çıkmadı daha.

    YanıtlaSil
  3. Daha hızlı gelse bölümler. Çok sükela olacak ama bunada şükür. Ellerinize sağlık

    YanıtlaSil
  4. çok güzel bölümdü ellerine sağlık

    YanıtlaSil

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan