Posted by : Unknown




İlk konuşan Kaiya oldu: “Şey, Yuuki öğretmenim. Ne zaman… fark ettin... iz?”
“Labirentte ilk değişim olur olmaz şüphelendim. O anda yaşanan Kutsal Güç hareketi seni Franca’dan daha kötü etkiledi, neredeyse Tina kadar ağır bir tepki gösterdin. Hiçbir insan, Kutsal Güce karşı o kadar hassas değildir.”
“………”
“Sen Selim’in önünde durup arıya elinle vurduğunda, emin oldum. Arının iğnesi, senin avucunu delemedi çünkü.”
Kaiya gözlerini iri iri açtı: “Onu bile görebildiniz demek.”
“Eski bir Silahşorun gözünün keskinliğini hafife almamaydın. Ayrıca, Franca’dan tanrıçalarla ilgili hikayesini dinlerken, ‘O zamanların Ay Tanrıçası bir şey dememiş mi?’ diye sordun. Yani, başka dönemlerde başka Ay Tanrıçalarının bulunduğunu biliyordun. Zamanımız yok, o yüzden basitçe soracağım: Sen, neyin tanrıçası oluyorsun?”
“…Ay’ın, efendim.” Dedi Kaiya olduğu yerde büzülerek.
“Miriel’in yerine geçtin, demek ki.”

Yuuki, kalbindeki yaraların sızısını bastırmaya çalıştı. Şimdi düşünecek başka şeyleri vardı.

“Beni Tina’dan ayırıp, sonra saldırıya geçecektiniz. Değil mi?”
“Evet…” Kaiya pes etmiş gibi iç çekerek devam etti. “Benim Silahşorümün… yani Bay Jahar’ın planıydı bu. Sanırım Bay Jahar’ı siz de tanıyorsunuz, öğretmenim.”

Bu ismi Yuuki’nin kulağı bir yerden ısırıyordu. Biraz düşününce anımsadı: Eskiden Staphan’ın ekibinde görev yapan, bronz tenli kılıç ustasının adıydı bu.

Jahar’ın kim olduğunu hatırlayınca, birden bütün taşlar yerine oturmuştu. Demek ki Tina’nın bir tanrıça olduğu biliniyordu, kız uzun süredir gizlice takip ediliyor olmalıydı.

“Bana, koşullar uygun olunca Bay Jahar’ı buraya ışınlamamı söylediler. Böylece o, sizi ve Bayan Tina’yı, teker teker…”
“Gebertecekti, öyle mi? Demek ki elinde bir Ejderdişi silahı var. Jahar’ı henüz buraya ışınlamadın, değil mi?”

Kaiya, kafasını hızla iki yana salladı.

“Ya bu Labirent’in bu darmadağın hali, bütün bu toz duman neyin nesi oluyor?”
“Onu ben de tam bilmiyorum” dedi Kaiya. “Bay Jahar, bir tür Kutsal Emanet kullanmış olabilir.”

Anlaşılan bu tanrıçaya verilen görev, gözlem yapmaktan ve ışınlamaktan ibaretti. Yuuki, “Ay” tanrıçasına ait bir Halif Birliğinin bulunmadığını anımsadı. Bu kızın, hiçbir hizmetkarı yoktu. Acaba Tina’ya ve Alfredo’ya ulaşmak için ne yapmak lazımdı?

“Şe… şey…” Kaiya, korkulu gözlerle Yuuki’ye bakıyordu.
“Ne var?”
“Be –ben, ö –öldürülecek miyim?”
“Ha?”
“Ö –Öldürmeye çalışan insanlar, yakalanırlarsa öldürülürler diye duydum da. Ben de, öyle düşünüyorum…”
“Öldürülmek mi istiyorsun yani?”
Tanrıça, cevap olarak kafasını sertçe iki yana salladı. Yuuki: “Öyleyse seni öldürmem,” dedi. “Zaten öldürmeye pek istekli değilsin, değil mi? Kim olduğunun anlaşılmasını göze alıp, Selim’i arıdan korumaya çalıştın. Deprem sırasında da, güçlerini bizi korumak için kullandın.”

Kaiya cevap vermedi. Ama o kayaların bir tanesi bile, ekipten birine isabet etmemişti ve bu, tesadüf olamazdı. Herhalde o sırada Tina da güçlerini kullanmıştı, ama küçük tanrıçanın fazla Kutsal Gücü yoktu. Herkesi birden korumayı, tek başına başaramazdı. “Aslında sana teşekkür etmeliyim,” dedi Yuuki.

Bu cümleyi duyar duymaz, Kaiya’nın gözleri yaşlarla doldu. “Be –ben aslında hiç kimsenin ölmesini istemiyorum…”
“İstemediğin belli,” diye başını salladı Yuuki. “Silahşorunu buraya getirmedin. Her şeyi itiraf ettin. Kaçmaya bile çalışmıyorsun. Bu işi bırakmak istediğin anlaşılıyor. Baksana, hiç Kutsal Gücün kaldı mı?”
“Hı? Ah, evet, çok fazla yok ama…”
“Öyleyse biraz yardım et. Tina’ları da alıp yüzeye dönmek zorundayız. Sendeki Kutsal Güç sayesinde, ışınlanarak ya da duvarları yıkarak, onlara ulaşabiliriz.”

Yuuki, yolu kapatan duvara doğru yürüdü. Kaiya, uslu uslu onun peşinden gitti.
“Şey…”
“Ne var?”
“Bir soru sorsam, bir Silahşor olarak cevap verir misiniz?”
“Eski Silahşor, demelisin. Sor bakalım.”
“Silahşorler, normalde tanrıçaları korurlar, değil mi?”
“Öyle.”
“Öyleyse neden Bay Jahar beni korumuyor dersiniz? Sözümü hiç dinlemiyor, bana zalimce davranıyor. Onunla hiçbir konuda anlaşamıyoruz…”

Yuuki biraz düşündükten sonra, küçük tanrıçanın sorusuna soruyla cevap verdi:
“Baksana, Silahşorlerin tanrıçaları neden koruduğunu düşünüyorsun? Sence hiçbir ödül beklemeden, sırf iyilik olsun diye mi yapıyorlar bunu?”
“Hı?” Kaiya, kafası karışmış bir bakışla, gözlerini kırpıştırdı. “Hiç düşünmedim. Göksel Tanrı, bunun böyle olmasına karar vermiş. O yüzden işler böyle yapılıyor, demiştim kendi kendime.”
“Sadede gelecek olursak, Silahşor seçilen insanların hepsi çok güçlü kişilerdir. Aynı zamanda, çok da kafadan kırık adamlardır.” Yuuki, kendi geçmişini hatırlayarak, konuşmaya devam etti: “Kırıktırlar, çünkü hayatlarında bir şeyler eksiktir. Bizler, o boşluğu doldurmayı çok ama çok şiddetle isteriz. İşte bu dünyaya çağırılmamız da bu yüzdendir. Yanına verildiğimiz tanrıça, işte o boşluğu doldurabilecek olan kişidir.”
“Doldurmak mı?”
“Bunun karşılığında, Silahşor tanrıçayı korur. ‘En uygun kişi, Silahşor seçilir’ diye bir kural var, biliyorsun değil mi? İşte o kuralın asıl anlamı bu.”
“Pek anlayamadım, doğrusu…”
“Silahşorların yapmak istediği işler, elde etmek istediği şeyler vardır. Tanrıçalar, bu istekleri yerine getirirler. Basitçe söylersek, mesele bundan ibaret. Franca’yla konuştuklarımızı dinledin. Ben bir zamanlar, başkalarının kullandığı bir aygıttan ibarettim. İnsan gibi yaşamama izin vermemişlerdi, bana insancıl duyguları öğretmemişlerdi. Miriel, yani senden önceki ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’, bana işte bunları verdi. O yüzden ben şimdi, şehirde oturup insan gibi davranabiliyorum.”
“Benim de, Bay Jahar’a verebileceğim bir şeyler var mı? Onu eksik şeyi veremediğim için mi, benim sözümü dinlemiyor?”
“Bilmem ki, başkalarının ne düşündüğünü anlayamam. O, kalbinin en derin yerinde ne istiyor olabilir? Bir tahminin filan yok mu?”

Kaiya, düşünceli bir ifadeyle başını yana eğdi. “O, hep ‘kazanmak istiyorum’ der. ‘Savaşıp kazanacağım’ filan. O yüzden, savaşmaya istekli değilim diye beni hep azarlar.”
“Demek ki istediği, aşağı yukarı buymuş.”

Belki de Jahar, geçmişte büyük bir yenilgiye uğramıştı ve güçlü bir pişmanlıkla yaşıyordu. Belki de utancı yıkamak istediği için, Kaiya’nın Silahşoru seçilmişti.

Ama Yuuki’nin yanındaki bu küçük kızın, belli ki kavgayla ve zafer isteğiyle hiçbir ilgisi yoktu. Bu çelişki nedendi acaba?

“Ben artık çok yoruldum, böyle yaşamaktan.” dedi Kaiya. İçini çekti. Dudaklarında kırılgan bir gülümseme vardı. “Özür dilerim. Düşman olduğunuz halde size sızlanmamın bir anlamı yok, değil mi?”

Dışarıdan bakınca sadece küçük bir çocuktu ama, Kaiya hem bilgeydi, hem çok güçlü bir sorumluluk bilinci vardı. Nasıl bir durumda olduğunu görüyor, geleceğinin çok karanlık olduğunu da biliyordu. Ama bir çıkış yolu bulamıyordu.

Yuuki’nın içi kararmıştı. Kafasını kaşıyarak sordu:
“Her şey bir yana, sen şimdi ne yapmak istiyorsun?”
“Hı?”
“İşler yolunda gitmediği zaman, kendine bir adım sonrası için bir hedef seçmen gerekir. Bunu bana, eskiden dükkanda çırağı olduğum amca öğretmişti.”
“Ama benim işlerim yolunda gitmeye başlarsa, bu düşmanım olan size zarar verir sanırım. Bana yardım etmek istediğinizden emin misiniz?”
“Başkasının bana acımasını veya yardım etmesini istemiyorum, demenin kibarcası bu. Senden çok iyi tüccar olur doğrusu. Benim mesleğe, bizim çıraktan daha uygunsun galiba.” Yuuki gülümsedi. “Tanrıça da olsan düşman da olsan, sen benim sorumluluğum altındaki bir öğrencisin. Anlayacağın, sana yardım etmek için iyi bir nedenim var.”
“………” Kaiya, gülümsesin mi ağlasın mı bilemeden, Yuuki’nin yüzüne baktı. Sonra gözlerini kaçırarak: “Ben… Bay Jahar ile bir kez daha, uzun uzadıya konuşmak istiyorum” dedi.
“Bence bu iyi bir seçim.”

‘Bir kez daha’ dediğine göre, Jahar’ı doğru yola çekmek için yeterince çaba göstermediğini fark etmişti. Belki de, bu sayede bir şeyleri değiştirebilirdi.

“Öyleyse, önce Tina’yı bulup onunla beraber buradan çıkalım. Bana yardım edeceksin, değil mi?”

‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’, başını sallayarak evetledi. O anda…
“Kaiya?”

Yuuki kaşlarını çattı. Küçük kız, birden bire, sanki buz kesilmiş gibi durmuştu. Suratı bembeyazdı, alçak sesle: “Olur şey değil… neden?” diye söyleniyordu. “Bundan haberim yoktu. Ben hiçbir şey yapmadım…”
“Sakin ol. Ne oldu?”
“Işınlandı…” Kaiya, yüzünü kaldırdı ve gözlerini, Yuuki’nin yüzüne odakladı. “Bay Jahar, Tina’nın olduğu yere ışınlandı.”

* * *

“Öfff!” Tina, sert bakışlarla önündeki cisme bakıyordu. “Bize engel oluyorsun. Geçmemize izin versene!”
Ardından gelen, acı bir gülüşle karışık bir ses, şöyle dedi:
“Azarlasan da, Labirent’in duvarının oradan çekileceğini sanmıyorum. En iyisi bekleyelim. Yapabileceğimiz başka bir şey yok.”
“Üfff… haklısın galiba. Elden ne gelir? Endişelenme, Alfredo. Efendi, bizi kesinlikle bulacaktır.” Tina, söylediği şeye kesinlikle inanıyordu.

Alfredo, “yapabileceğimiz başka bir şey yok,” dediğinde turnayı gözünden vurmuştu doğrusu. Birden bir deprem olmuş, duvarlar yıkılmıştı. Tina, tanrıçalara has güçleriyle ekibi korumuştu, ama sahip olduğu az miktardaki Kutsal Gücü o dakika kullanıp tüketmek zorunda kalmıştı.

Sarsıntı sona erdiğinde ve toz duman dağıldığında, Bay Yuuki’den ve diğerlerinden ayrı düştüklerini görmüşlerdi. Daha önce de hissettiği o rahatsız edici duyguyu tekrar hissetmişti, yani birileri, Labirent’te bir değişiklik daha yapmıştı.

Alfredo’yla beraber, etrafı araştırmayı çoktan bitirmişlerdi. Fazla uzun sürmemişti zaten, araştıracak fazla bir alan yoktu burada.

Duvarlarda ışık saçan yosunlar bitmişti, lambanın yardımı olmadan da etrafı görebiliyorlardı. Yosunlardan gelen zayıf ışık, taş duvarlarla çevrili, elli metre genişliğinde ve kare şeklinde, boş bir odayı aydınlatıyordu. Ortada, kapıya benzer bir şey yoktu.

Yani bu odada kapana kısılmışlardı. Neyse ki, burada onlara saldıracak bir Cisimsiz Mahluk yoktu.

Deprem sırasında, sanki birden fazla tanrıça güçlerini aynı anda kullanıyormuş gibi bir hisse kapılmıştı. Bu nokta çok kafasına takılıyordu. Ama gücünü tamamen tüketmiş, dört duvar arasına hapsolmuş haldeydi ve aklındaki sorulara cevap bulması imkansızdı. Tek yapabileceği şey, birilerinin gelip onu kurtarmasını beklemekti.

“Yuuki’ye nasıl da güveniyorsun, Tina…”
“Evet, çünkü Efendi, bu güveni hak eden bir adam!” dedi Tina göğsünü kabartarak.
“Hiç korkmaz mısın sen?”
“Hımm? Bazen. Tina para hesabını yanlış yaptığı zaman, mallardan birini düşürüp kırdığı zaman korkuyoruz. Öyle bir şey olunca genelde, öğle yemeğimizden bir tabak eksiliyor. Çok korkunç bir şey.”
“Anladım,” diye gülümsedi Alfredo.
“Ama çok tuhaf bir soruydu bu. Sen, Efendi’den korkuyor musun Alfredo?”
“Bilmem ki, belki.” Alfredo’nun ses tonu biraz değişmişti. “İnsanın büyük bir gücü, büyük bir yeteneği gördüğünde hissettiği saygıya, korku da denebilir belki. Güç, onu kullanan kişinin karakterine göre çok farklı şekillerde gösterir kendini. Fakat…” Sesi hafiflemişti, sanki kendi kendine konuşur gibi.

Anlaşılması zor şeyler söylüyor bu adam, diye düşündü Tina, boynunu yana eğerek. Ve birden bire, yüzündeki ifade katılaştı:
“Dikkat et! Arkanda!”

O sözünü bitirmeden, Alfredo kılıcını çekmişti bile. Bir defa, iki defa, çeliğin çeliğe çarparken çıkardığı ses işitildi. Kan damlaları havada uçuştu.

“Vaay, reflekslerin sağlammış be. Ne diyorlardı sana, Al… Alf mi?”

Karşılarında, kınından çekilmiş kocaman bir kılıcı omzuna dayamış duran bir adam vardı.

“Alfredo. Övgün için teşekkür ederim.” Alfredo çok sakin konuşuyordu, buna karşın yüzünün rengi solgundu. Zırhı, omuz yerinden kesilip açılmıştı ve oradan kan akıyordu. “Sen, Stephan’ın ekibinden biriydin. Geçen günkü Cisimsiz Ejder olayından beri senden haber alınamıyordu, hayatından umudu kesmişlerdi.”
“Ah, bana ölümsüz Bay Jahar diyebilirsin.”

Jahar’ın gülümsemesinde hiçbir korku belirtisi yoktu. Tina bu adamı tanımıştı. Daha önce, durup dururken kendisine saldıran adamdı bu.

“Yine mi sen! Ne korkakça bir yöntemle savaşıyorsun! Ne istiyorsun? Birilerini kesmeyince iyileşmeyen ölümcül bir hastalığa filan mı yakalandın?”
“Buna hastalık diyeni ilk defa görüyorum doğrusu… eh, ilk hamleyi yapınca ölme ihtimali daha az oluyor. Ama asıl hedefim şu Alf denen adam değil tabii ki.”
“Jahar mıydın, neydin…” Tina gözlerini kıstı. “Sen buraya ışınlanarak geldin. Bir tanrıça için mi çalışıyorsun?”
“Doğru cevap. Ben Silahşorum. Bunu söyleyince, niyetimin ne olduğunu da anlamışsındır, “Altıncı” Albertina.”

Jahar, yavaşça kılıcını ileriye doğru uzattı. Tina, bu kılıçtan yayılan gücü hissetmişti: Bir Kutsal Kalkan’ın sağladığı korumayı kesip açacak, bir tanrıçayı bile öldürecek güçte bir Kutsal Emanetti bu… bir Ejderdişi taşı silahıydı.

“Buna kızıl ateşin kılıcı İgnis derler. Eğer karşı koymaya çalışmazsan, kolayca öbür dünyaya gidersin. Acı duymaya fırsatın kalmadan, kemiklerine kadar yanıp kül olursun çünkü… hop!”

Yandan savrulan kılıcı, Jahar hiç zorlanmadan savuşturdu.
“Bir kıza şiddet kullanman hiç hoş değil. Bu gidişle hiç sevgili bulamazsın kendine…” dedi Alfredo. Sesi çok alaycıydı ama yüzünden acı çektiği belli oluyordu. Omzundaki yara hayli derindi galiba.

“Bu adamın hedefi Tina! Sen geri çekil, Alfredo!” diye seslendi Tina. Alfredo’yu iyileştirecek kadar Kutsal Gücü kalmadığı için kendine çok kızıyordu.

Alfredo, sadece omuz silkti ve gözünü, önündeki düşmandan ayırmadı. Jahar:
“Kadınları, istediğim zaman zorla elde edebilirim. Sevgili edinmeye filan ihtiyacım yok benim. O değil de, sen gerçekten benimle dövüşecek misin? Demin yoluma çıktığın için biraz kestim ama, uslu durursan seni öldürmeme gerek kalmaz. Ne dersin?”
“Ne yazık ki ben biraz korkak bir adamım,” diye güldü Alfredo. “Seyirci kalırsam, sonra Franca ile Yuuki beni azarlarlar diye çekiniyorum. O ikisi beni senin kılıcından daha çok korkutuyor.”
“Esprin hiç de komik değil. Neyse, zaten ölmeden önce korkmaya fırsat bulamayacaksın!”

Bir kılıcın, havayı yırtarken çıkardığı ıslık duyuldu. Tina hiçbir şey göremedi; savrulan kılıcın karaltısını bile görmedi. Sadece Alfredo’nun, Jahar’ın hamlesini karşıladığını anlayabildi.

“Bak hele, hani korkmuyordun?” Çeliğin çelik üzerinde çınlayışı, peş peşe yankılandı. Alfredo’nun, Jahar’a cevap verecek zamanı yoktu. Kendini, dehşet verici bir hızla üzerine gelen kılıçtan korunmaya vermek zorundaydı. Yarasının onu halsiz düşürmesi bir yana, Jahar’ın silahı onunkinden üstündü. Jahar daha genç, daha kuvvetliydi. Ve müthiş yetenekli bir savaşçıydı.

Alfredo da iyi bir kılıç ustasıydı. Ama daha şimdiden, köşeye sıkışmış, kendini güç bela savunuyordu. Üstelik Jahar, tüm gücüyle değil, adeta elinin ucuyla savaşıyordu. Tina bile anlıyordu bunu.

Jahar kılıcını tırpan gibi savurdu. Alfredo, yandan gelen bu darbeyi yeterince çabuk karşılayamadı. Dengesi bir an bozuldu. Jahar fırsatı kaçırmadı: Bir an bile duraksamadan kılıcını kaldırdı ve müthiş bir hızla, Alfredo’nun tepesine doğru indirdi. Alfredo, bu saldırı kıl payı durdurabildi.

Jahar, kılıcını Alfredo’nun kılıcına bastırarak konuştu:
“Nasıl desem, bu kavga pek de keyifli değil. Baksana, hiç gizli bir hilen filan da mı yok? Neyse, öyle ya da böyle öldüreceğim seni; yani hilen numaran varmış, yokmuş fark etmez!”

Kılıca daha sertçe yüklendi. Kendini zorlamıyordu, ama Alfredo bir inilti çıkararak dizlerinin üstüne çöktü. Jahar, namlusu Alfredo’nun kılıcına yaslanmış kılıcını geri çekti; silahı havaya kaldırdı ve:
“Güle güle,”
Kılıcı aşağıya ve sola doğru, çaprazlama savurdu. Kılıcıyla zırhı kağıt gibi kesip, Alfredo’yu omzundan karnına kadar…
…yarmak istemişti. Son anda, Tina kendisini kılıcın önüne attı: Koskoca kılıç, yeni gelene toslayıp onu da, Alfredo’yu da metrelerce öteye savurdu. Fakat ikisi de, ciddi bir yara almamışlardı.

“Hah hah ha! Nasılmış, sana engel olduk işte!” dedi Tina, yavaşça ayağa kalkarak. Kollarının derisi soyulmuştu, sıyrıklardan kan sızıyordu. Ama tek yarası buydu. “Senin şu kılıcın, henüz birinci aşamada. Kılıç bu şekildeyken, bizim Kutsal Kalkanımızı delemez!”
“Çok gözü kara bir kızsın. Öyle bir kişiliğinin olduğunu söylemişlerdi zaten.”
“Kişilikle ilgisi yok. Tüm tanrıçalar böyledir. Gözümüzün önünde halkımızdan birinin ölmesine seyirci kalır mıyız sanıyorsun?”
“Neden bana tiyatro yapıyorsun ki, Kıyametin Yılanı?”
“Ne?” Tina, daha önce hiç duymadığı bu deyimi işitince kaşlarını çatmıştı.
“Bilmezden mi geliyorsun, yoksa sahiden bilmiyor musun? Neyse, önemi yok. Korumanı uykuya yatırdığımıza göre, şimdi ne yapacaksın? Gövdeni siper etmene bakılırsa, hiç Kutsal Gücün kalmamış, ha?”

Alfredo, yere yığılmış yatıyordu. Nefes alıp veriyordu galiba. Tina bunu görünce biraz rahatladı.

“Affedersin. Çok yakında Efendi buraya gelecek, o yüzden biraz dinlensen iyi edersin.”
“Silahşor bile olmayan o yaverine amma da güveniyorsun.”
“Elbette. O Tina’ya göre, bir Silahşorden bile daha üstün birisi” dedi Tina göğsünü kabartarak.
“………” Jahar surat buruştudu. Bu kız neden neşelenmişti şimdi, durup dururken?
“Ama çaba göstermeden beklemeye de niyetimiz yok. Eğer hayatta kalmak için çaba göstermezsek, Efendi’ye layık bir çırak olamayız çünkü!” Tina burnundan soluyarak düşmanını süzdü. “Kutsal Gücü yokken Tina, narin bir kız çocuğundan başka bir şey değil. Ama tüm gücümüzle mücadele edeceğiz. Sonuna kadar mücadele edeceğiz! Haydi; Jahar mısın, her neysen! Bizi öldürmeyi dene de, gör gününü!”
“Nedense hevesim tamamen kaçtı…” Jahar içini çekti. “Eh, savaşmaya niyeti olmayan bizim prensese kıyasla, daha iyi birisin.”
“Hımm? Buraya, tanrıçandan emir aldığın için gelmedin mi bakayım?”
“Yok. Bazı başka nedenlerden ötürü, gelmem gerekti. Birazdan ölecek birine açıklama yapmama gerek yok, ama… arasında güven bağı olmayan tanrıçalar ve Silahşorler de vardır bu dünyada. Umarım anlıyorsundur.”
“Nedenmiş?” diye sordu Tina başını yana eğerek. “Çok üzücü bir şey bu. Tanrıçalar da Silahşorlar da, bu dünyada birer yabancı. O yüzden, birbirlerine destek olmaları, birbirlerine yardım etmeleri gerekmez mi?“

Tina, zaman kazanmak için laf kalabalığı yapıyor filan değildi. Safça, merak ettiği şeyi soruyordu sadece. “Tina, bir sebepten ötürü kendine Silahşor çağıramadı. Efendi ona sahip çıkana kadar, Tina tek başınaydı. O yüzden biliyoruz, yalnızlığın ne kadar zor olduğunu. Yanında kimse olmadan, kimseye güvenemeden, dünyada bir yuvası olmadan yaşamanın ne kadar üzücü olduğunu biliyoruz. Öyle birisinin kalbinde huzur olmaz.”
“Silahşorların hayatında huzur değil, yerine getirilecek görevler vardır.”
“Hım. Öyleyse, yalnızlığın acı bir şey olduğunu reddetmiyorsun.”
“………”
Jahar, abartılı bir tavırla damak şaklattı. Ve elindeki kılıcı bir kez salladı. Kocaman kılıç şeklini değiştirdi ve bir kat daha irileşti. Tina, boş bulunup bu ürkütücü manzara karşısında bir adım geri çekildi.

“Böyle boş boş laflar edeceğine, canını bağışlamam için yalvarsana. Böyle vızır vızır gevezelik edip, öleceğin ana kadar Yuuki Takamigahara’ya mı güveneceksin? Ejderdişi taşı silahı nedir bilirsin. Birinci aşamadan, üçüncü aşamaya kadar, üç farklı şekle girebilirler ve şekil değiştirince, bir kat daha güçlenirler. Bu, kılıcımın ikinci aşaması. Senin Kutsal Kalkanını kağıt gibi kesebilir. Ölmeye hazır mısın, Altıncı Tanrıça?”
“O sorunun cevabı belli. Efendi gelene kadar, bir şekilde sana direneceğiz.”

Tina, korkmuyor değildi. Sırtından soğuk terler akıyordu, bacakları biraz titremeye başlamıştı. Ama ölse bile, korktuğunu kabul edecek değildi.

Jahar, midesi bulanmış gibi dudak büzdü: “Siz tanrıçalar, hayatı ve ölümü fazla hafife alıyorsunuz. O büyük laflarınızı, ideallerini dinlemeye karnım tok. Barışseverlik de, arkadaşlık da önemli şeyler olabilir. Ama ölüp gidince, bunların hiç birinin anlamı kalmaz. Anlamıyor musun bunu?”
“Anladığımız için konuşuyoruz ya.”
“Nah anlıyorsun!” Jahar öfkeyle bağırınca, Tina’nın gözleri şaşkınlıkla irileşti. Bu adamın duygularını bu şekilde sergilediğini ilk defa görüyordu.
“Öyle olsa bile, insan hep doğru olduğuna inandığı şeyi yapmaya devam etmeli. Tina, böyle düşünüyor.”
“………”

Jahar cevap vermeksizin kılıcını omzuna yasladı ve çömelip oturdu. Sonra ağzını açtı:
“Bana yakışmayan bir laf ettim galiba. İnsanın damarına basmakta üstüne yok, küçük Tina. Bir sürü zaman harcattın bana. Artık şu işi bitirelim istersen.”
“Senin damarına basmak gibi bir niyetimiz yoktu, fakat… şimdi!”

Sözü bitirir bitirmez Tina harekete geçti. İri adımlarla geriye çekilip, gözlerini yumdu ve kulaklarını kapattı. Ve güçlerini serbest bıraktı.
“!!!” Jahar’ın gözü müthiş bir ışık patlamasıyla kamaştı. Oda, birden gündüz gibi aydınlanmıştı. Tina, deminki konuşma boyunca elindeki fenerin ışıktaşından, çaktırmadan Kutsal Güç toplamıştı.

Fakat bu, kızın en son gücüydü. Işıkla ve gürültüyle, Jahar’ı kısa süre için sersemletmişti sadece. Herhalde birden beşe sayana kadar, Jahar kendini toparlayacaktı. O zaman Tina nereye kaçacaktı?

Tine tüm gücüyle koşarak arayı açmak, düşünecek zaman kazanmak istemişti ama bir anda, bu planı çöktü. Yerde koca bir yarık açıkdı ve deriyi haşlayacak kadar kızgın bir hava dalgası, Tina’yı havaya savurdu.
“Vaaaa!” Tina, tam isabet almaktan kurtulmuştu ama ayakları da yerden kesilmişti. Paldır küldür yuvarlanıp yerde taklalar attı. Gözü kararmış kulağı uğulduyordu; ama önseziyle, Jahar’ın İgnis kılıcını kullandığını anlamıştı.

Zarifçe ayağa kalkacak hali kalmamıştı. Sakarca yerde yuvarlandı ve güçlükle, sallana sallana ayağa kalktı. Ve Jahar’ın kılıcıyla burun buruna geldi.

“Aferin sana.” Jahar, hortlak gibi sırıta sırıta, tepeden Tina’yı süzüyordu. Kaçacak yer yoktu. Tina hangi yana koşmaya kalkışsa, daha adım atamadan Jahar onu ikiye bölüverirdi herhalde.

O yüzden küçük kız, kafasını kaldırıp Jahar’a baktı ve şöyle dedi:
“Bir konuda yanılıyorsun.”
“Neymiş?”
“Sen az önce: ‘Ölene kadar Yuuki Takamigahara’ya güvenecek misin’ demiştin. İyi dinle. Ölene kadar değil. Tanrıça Albertina, ölse de Yuuki Takamigahara’ya güvenecek!”

Bunu söyler söylemez Tina, tüm gücüyle yana doğru sıçradı. Biraz olsun, düşmandan uzaklaşmak için. Hayatta kalmak, bir kez daha Yuuki’yi görebilmek için.

Fakat Jahar’ın kılıcı çok daha hızlıydı.

Kılıcın namlusu, bir anda kızın ince gövdesine ulaştı. Kutsal Kalkanı yırtıp geçti…
“Uaaa!”
Tina, bir çığlık atarak soğuk taşların üstüne düştü. Sırtını sertçe yere çarptı ve attığı çığlık kesildi. Ama…
Yaşıyorum?
Yaralanmıştı ama yarası hafifti. İnlemeye, sızlanmaya ayıracak vakit yoktu. Ayağa kalktı.
Ve odada, iki yeni karaltının durduğunu gördü.
Bunlardan biri, Jahar ile Tina’nın arasında durarak konuştu. Elinde, kar gibi bembeyaz bir kılıç tutuyordu:
“Burada kayıp bir çocuk varmış galiba. Seni almaya geldim, Tina.”
“Amma geciktin!” dedi Tina, sesinin ağlamaklı çıkmamasını dileyerek.









































{ 5 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan