Posted by : Alper Bilir 22 Temmuz 2016 Cuma



Kendini ölüme hazırlamıştı.

Düşen taşların gümbürtüsünden başka bir şey işitemiyordu. Yoğun bir toz bulutundan başka hiçbir şey göremiyordu.

Daha demin, iki ayağı üzerinde dururken şimdi havaya fırlatılmıştı. Sele kapılmış bir ağaç yaprağı gibi savruluyordu.

Sarsıntı ne kadar sürmüştü acaba? Kendine geldiğinde, etraf çoktan sessizleşmişti.
“Ay ay ayy…” Franca, tüm bedenini sızlatan acıya direnerek doğruldu, kendini oturmaya zorladı. Var gücüyle kafasını toplamaya çalıştı ve belleğini araştırdı.

Hatırlıyordu: Ansızın, ayakta durmaya imkan vermeyen bir sarsıntı başlamıştı. Öyle ki, birbirlerinin güvenliğini düşünmeye fırsat bulamamışlardı.

Duvarlarda çatlaklar açılmıştı. Tavandan kopan koca koca taşlar, önlerine düşmeye başlamıştı. Sonra, Franca’ya bir şeyler çarpmış, genç kız yere yuvarlanmıştı… sonrasını hatırlamıyordu.

Bilincini kısa bir süre önce kaybetmişti galiba. Havaya kalkan tozlar tam çökmemişti, etrafını net göremiyordu. Elini duvara yaslayarak ayağa kalktı, sihirli kerametlerinden birini kullanarak bir ışık kaynağı oluşturdu. Bunun ışığıyla çevreyi incelemeye başladı…

“Hiii!” Franca’nın soluğu kesildi. Her yerde, tavandan ve duvarlardan kopup düşmüş adam boyunda kaya parçaları vardı. Bunlardan biri bir insana denk gelse, zavallının tek parçası bile kalmazdı herhalde.

“Yu –Bay Yuuki! Usta! Herkes iyi mi?”
Seslenişine, genç bir erkeğin sesi yanıt verdi:
“Franca… iyisin demek?”
“Bau Yuuki! Çok şükür. Diğerleri nerede?”
“Bilmiyorum. Herhalde yakınlarda bir yerde. Ama…” Sustu. Herhalde, cümlenin geri kalanını söylemek istememişti. Franca da, aklına gelen kötü şeyleri telaffuz etmek istemiyordu doğrusu.

Toz bulutunun arasında ufak tefek bir gölge, sertçe öksürerek doğruldu.
“Kaiya! Yaralı mısın?”
“İyiyim. Edgar ve Selim de buradalar.”

Bir koşu oraya gidip, çocukların durumuna baktılar. İki oğlan da, iki kocaman kayanın arasındaki daracık boşluğa uzanmış yatıyorlardı. Mucize denecek kadar büyük bir şansla, taşlarca ezilmekten kurtulmuşlardı. “Sadece bayılmışlar. Şükürler olsun. Geriye…”
“Amcayla, Tina kalıyor.” dedi Yuuki düz bir sesle.

Depremin olmasından hemen önce, o ikisi önden yürüyorlardı. Franca, zehirli arının soktuğu Selim’e göz kulak olarak yürüdüğü için, yolu aydınlatan feneri tutmak Tina’ya düşmüştü.

Franca ve Yuuki, çocukları doğrultup oturttular, sırtlarını bir yere yaslayıp başlarında Kaiya’yı bıraktılar. Etrafı keşfe çıktılar. Ama Alfredo’nun da Tina’nın da, ne ölüsüne ne dirisine rastlamadılar. Bu sevinilecek bir şeydi… yoksa değil miydi? Belki de tamamen taşların altına gömülmüş, görülmez olmuşlardı.

“Şuna bir baksana…” dedi Yuuki sıkıntılı bir sesle. Sol tarafa doğru işare etti. Gösterdiği yerde, yeni bir duvar vardı. Depremden önce, orada olmayan bir duvar.

“Doğru ya. Sarsıntı başladıktan hemen sonra, o korkunç kulak çınlamasını tekrar duymuştum. Yani deprem, Labirent’te meydana gelen yeni bir değişimle aynı anda gerçekleşti. Biz, Usta’dan ve Tina’dan ayrı düşmüş olduk.” Franca, ne yapacağız dercesine Yuuki’ye baktı.
“Öncelikle, çocukları yüzeye ulaştıralım.” dedi Yuuki. “Bu her şeyden daha önemli.” dedi Yuuki, sanki duygularını tüm gücüyle bastırıyormuş gibi ifadesiz bir yüzle. “Eğer biz burada oyalanırken yeni bir deprem olursa, Amca da Tina da bizi asla bağışlamazlar. O yüzden buradan bir an önce gitmeliyiz. Haydi.”
“Ta –tamam.”
“Ben Edgar’ı sırtlanır önden giderim. Sana de Selim’i bırakıyorum. Kaiya da, senin çantanı ve lambayı taşısın. Sakın geride kalmayın.”

Bu son cümleyi söylerken, sesinde karanlık bir anlam vardı. Kaiya’nın yüzü bir an korkuyla çarpıldı, sonra başını evet anlamında salladı.

Tek sıra halinde, engebeli zeminde tökezlememeye çalışarak, ilerlediler.

Herhalde, bu katmanın merdivenine yakın bir yere gelmişlerdi. Buradaki hasar azdı, etrafta tavandan düşmüş kayalar, taşlar görünmüyordu. Belki de deminki sarsıntı, çok ufak bir bölgeyi etkilemişti.

“Çıkış var mı acaba?” Franca, soruyu sorar sormaz pişman oldu. Çok tedirgindi ve bu yüzden boşboğazlık etmişti. Sonuçta, sorduğu sorunun cevabını Bay Yuuki’nin bilmesini imkansızdı.

Fakat Yuuki cevap verdi: “Yukarıya çıkan merdivenleri arayalım. Eğer teorim doğruysa, yüksek ihtimalle, bir çıkış bulacağız.”
“Ö –öyle mi? Nereden…” Franca cümlenin ortasında, pat diye ağzını kapattı. Nereden biliyorsunuz, diye soracaktı. Ama Yuuki bir şeyler söylemeye başlamıştı.
“… Elimden daha iyisi gelebilirdi. Daha iyi bir yanıt bulabilirdim. İş işten geçtikten sonra aklım başıma geldi. Aynı hatayı kaç defa tekrarlayacağım acaba? Demek ki o günden bugüne hiçbir gelişme gösterememişim.”

Sözlerinde, sanki yüreği parçalanıyormuş gibi bir pişmanlık vardı. Nedense kendini suçluyordu. Franca, konuşsa mı sussa mı bilemiyordu. Onu teselli etmek için bir şeyler söylemeli miydi? Senin suçun yok, mu demeliydi?

Hayır, diye düşündü Franca. Öyle bir iki cümleyle, Bay Yuuki’nin sakinleşmeyeceğini biliyordu. Hem kendisi, Bay Yuuki’ye akıl vermek gibi bir hakka sahip miydi ki?

Sonuçta, Franca hiçbir şey söylemedi. Sadece, kendini çok güçsüz hissederek yürümeye devam etti.

“A!” Kaiya’dan bir şaşkınlık nidası çıkmıştı. Bir Cisimsiz Mahluk çıkagelmişti, normalde onuncu katmandan daha aşağılarda yaşayan türde bir canavardı bu. Yeryüzünde yaşayan hiçbir canlıya benzemiyordu, ama ille de bir kıyaslama yapılacaksa kocaman dişleri olan bir tavşan, diye tarif edilebilirdi. Ama boyutu, bir insan çocuğunun boyu kadardı; üstelik gözle takip edilemeyecek kadar hızlı koşuyordu.

“Bay Yuuki, ben…”
Franca: Ben onuu kerametle durduracağım, diye bağırmak istemişti. Ama, sanki küçük dilini yutmuş gibi, sesi kesiliverdi.

Sanki su dolu bir torba yırtılmış gibi yumuşak bir ses duyulmuştu. Bir an sonra, tanınmaz hale gelmiş bir Cisimsiz Mahluk, yere yığıldı.

Yuuki, tek kolunun altında Edgar’ı taşıyordu; diğer elinde ise hançeri vardı. Bu manzaraya bakınca ne olduğunu anlamak kolaydı. Yuuki, yanındaki silahı çekmiş Cisimsiz Mahluk’u kesip biçmişti. Hem de, yaratıktan geriye sadece bir et kütlesi kalana dek, defalarca kesmişti.

En şaşırtıcı olan şey, Yuuki’nin bunu göz açıp kapayana dek yapmış olmasıydı. Franca, Yuuki’nin bıçağı kaç kez savurduğunu görememişti, aslında onun hareket ettiğini de görememişti.  Yuuki’nin bıçağı silahtan bile sayılmazdı. Çok düşük dereceli bir Kutsal Emanetti o bıçak, Yuuki bıçağı normalde şifalı ot toplarken kullanıyordu; ya da düşük seviyeli Cisimsiz Mahlukların postlarını yüzerken.

Bu kadar ucuz bir bıçakla, bu kadar çabucak öldürmek –bunu Alfredo, hatta Stephan bile yapamazdı herhalde. Franca, hayatında hiç kimseyi bu kadar ustaca savaşırken görmemişti.

Hayır…
Bir kez görmüştüm, diye düşündü.



O efsanevi, koskoca Cisimsiz Ejder’i görüp, tüm umudunu kaybettiği gün, görmüştü.
Ve hem kendisinin, hem de ağabeyinin hayatının kurtarıldığı gün.

“Yola devam edelim mi?” Yuuki’nin bu sözüyle, tekrar tek sıra halinde yürümeye başladılar. Fakat uzayıp giden sessizlik, Franca’nın karar vermesini sağlamıştı: Şimdi, susmanın sırası değildi. İncinmekten ve incitmekten korkarak, hiçbir şey yapmadan beklemenin sırası değildi. Franca, bir çırpıda her şeyi çözdüğünü düşünecek kadar kibirli birisi değildi; ama aklında bir tahmin vardı ve o tahminin doğru olduğuna inanıyordu.

Derin bir nefes aldı. Sonra bir nefes; ve bir nefes daha.
Pekala, diye düşündü. Adımlarını çabuklaştırdı ve Yuuki’ye yetişti. Onun yanında yürümeye başladı.

“Biraz konuşmamızın bir sakıncası var mı?”
“Ne var? Sonra konuşsak olmaz mı?”
“Benim için çok önemli bir konu.” Yuuki itiraz etmedi. Franca, onun sessizliğini “tamam” diye anlamayı seçti ve söze devam etti: “Son günlerce Tina’dan bir şeyler duydum da. Bay Yuuki’nin eskiden tanıdığı, çok yakın olduğu bir kız varmış. Nasıl birisiydi?” Cümleleri, ağzından bir çırpıda çıkarmıştı.
“………” Yuuki, gözlerini şaşkınlıkla açıp Franca’ya baktı. Franca, sanki kalbi patlayacakmış gibi gümleyerek, bekledi. Acaba Bay Yuuki, bu soruyu sorduğu için ona kızacak mıydı? Yoksa…
“Kıhh….”
“Ne?”
“Kıhh-ha hah ha ha ha ha! Bu ne şimdi ya?” diye güldü Yuuki. Biraz acı bir gülüştü bu, ama deminki tuhaf hali gitmiş; yerine Franca’nın çok iyi tanıdığı Yuuki gelmişti.

“Bu kızın gevezeliği beni öldürecek. Eve dönünce, ona akşam yemeği vermeyeceğim.”
“Za -zavallı Tina’ya fazla kızmayın lütfen. Şey, ben…”
“Ah, evet. Sahiden de, eskiden öyle birisi vardı. Anlarsın ya, ben eskiden kötü birisiydim.” Gözlerine, uzakları seyreder gibi bir bakış yerleşti. “Kısaca söylersek, çok kötü birisinin emrinde çalışıyordum. Yukardan gelen emirlere uyuyor, kirli işlere bulaşıyordum. Çünkü çocukluğumdan beri öyle bir ortamda yaşamıştım, yaptığım şeyleri hiç sorgulamazdım. Günün birinde, bazı olaylar yaşandı ve şunu fark ettim: Ben sadece bir aygıttım. Başkalarının kullandığı, insan bile denemeyecek bir varlıktım.”
“Öyleyse…”
“Çok pişman oldum,” dedi Yuuki sakin bir sesle. “O zamana kadar yaşadığım hayattan o kadar pişman oldum ki… her şeye baştan başlayabilsem, bedeli ne olursa olsun aldırmam diye düşündüm. İşte o zaman, o kızla tanıştım. Tuhaf birisiydi. Çok iyi biriydi, kafasındaki ideallerden bir adım bile sapmazdı. Fakat bazen çocukluğu tutardı, kimsenin lafını dinlemezdi. Ben, insan gibi yaşamayı ondan öğrendim.”
“O kız, şimdi…”
“Öldü.” Kısacık, çok acı bir sözcük. “Minnetimi göstermek için, onu korumaya yemin etmiştim. Ama verdiğim sözü tutamadım. Sonuçta, benim yüzümden ölüp gitti.”
“………”
“O yüzden Franca’dan ve Amca’dan ayrı düşünce kendimi berbat hissettim. Çünkü Tina’yı her şeyden koruyabileceğimi zannetmiştim. Ama artık düzeldim. Toparladım kendimi.”
“Buna sevindim. Gerçekten halinizde bir tuhaflık vardı. Beni endişelendirdiniz.”
“Franca… yoksa sen…”
“Efendim?”
“Ah, yok bir şey. Teşekkür ederim.” Yuuki, her zamanki neşeli, cesurca gülümsemesiyle güldü.

Galiba neler hissettiğimi anladı, diye düşündü Franca.
O kız… Bay Yuuki’nin kalbinde bir yaraydı. Başka insanlarca dokunulmaması gereken bir yara. Franca bunu anlıyordu.

Bu konuyu kendisi açmıştı, çünkü Bay Yuuki’nin ilgisini çekmek, belki de onu öfkelendirmek istemişti. Yuuki’nin sürekli kendini kötüleyip, kendini kınadığını biliyordu; genç adam kendi içine kapanmıştı. O yüzden, Yuuki’nin gözlerini dış dünyaya çevirmek zorundaydı.

Franca şu gerçeği anlamıştı: Labirent’te birbirini izleyen değişimler, onların ekibini hedef alan birisince yapılıyordu. Demek ki… Yuuki’nin savaşı henüz bitmiş değildi. İster öfkeyle olsun ister rahatsızlık yüzünden, dikkatini dışarıya yöneltirse Yuuki kendini toplayabilirdi. Toplamak zorundaydı.

O yüzden Franca, bunu sağlamayı kendine görev edinmişti. Bay Yuuki ister kızsın, isterse ondan nefret etsin, razıydı. Yeter ki, kendi kendine eziyet etmeyi bıraksındı. Franca, hayatını Yuuki’ye borçluydu: Duygularım incinecek diye korkup susmak, nankörlük olur… diye düşünmüştü.

“İşte, merdiven…” dedi Kaiya alçak sesle. Franca başını kaldırıp baktı. O kadar arayıp da bulamadıkları merdiven işte şuracıktaydı; basamaklar ilerideki bir duvarın kenarından yukarıya çıkıyordu.
“Tam düşündüğüm gibi, bulduk işte.” Yuuki, Franca’ya döndü. “Yukarısı dördüncü katman. Buraya kadar gelince, gerisi kolay. Muhtemelen Halif Birlikleri bir sürü ekip göndermiştir bile. Onlardan birini bulup, yardımlarını istersen seni yüzeye kadar götürürler. O yüzden, kusura bakmazsan…”
“Anlıyorum. Buradan sonrasını tek başıma halledebilirim. Aklınız çocuklarda kalmasın.” Franca, kendini gülümsemeye zorladı. Önde yürüyen Yuuki şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
“Tina’yı kurtarmaya gideceksiniz, değil mi? Size güveniyorum. O da, Usta da benim için çok önemliler.”
“Ah, demek o yüzden itiraz etmiyorsun.”
“Ben de ge-geleceğim.” Kaiya, ürke ürke Yuuki’nin yanına yanaştı. Başını kaldırıp onun yüzüne baktı. Bu, Franca’yı şaşırtmamıştı –bu kızın da, gizlediği “bir şeyler” olduğunu hissediyordu.

Galiba, Yuuki ve Kaiya gibilerin yaşadığı dünya, kendisinin yaşadığı dünyadan farklıydı. Kendisinin o dünyanın işlerine karışacak gücü yoktu… henüz.

Yuuki yürümeye başladı, sonra duraklayıp geri döndü: “Franca, tekrar teşekkür ederim. Sana kalpten minnettarım.”
“Şey… bi –birşey değil.” Franca, sadece bu kadarını söyleyebildi. Yuuki ve Kaiya, karanlığa yürüyüp gözden kaybolmuşlardı bile. Franca, ciğerlerindeki soluğu bıraktı. “Haydi bakalım, bizler de normal yaşantımıza dönelim artık. Edgar, Selim, ikiniz de artık uyanın bakayım.”

Franca kaşlarını çattı. Gözüne, uzaktan onu süzen birkaç tane Cisimsiz Mahluk ilişmişti. Demin Yuuki’nin hakladığı sivri dişli, tavşanımsı yaratıkla aynı türdendiler. Belki, ekibin en tehlikeli üyesi gidince, ‘yemek vakti geldi’ diye düşünmüşlerdi. Belki de, öldürülen arkadaşlarının intikamını almak istiyorlardı. Franca, üzgün bir tavırla:
“Ne kadar şanssızım,” diye gülümsedi. Elini kesesine attı ve Kutsal İncilerden birini sıkıca kavradı. “Fakat, kaybetmeyeceğim!”

Müthiş bir alev çıktı. Canavarlar sürüsü, göz açıp kapayana dek alevlere boğulup küle dönüşüverdi.

Fakat iki tanesi kurtulmuştu. Franca, yorgunluk yüzünden gönderdiği alevi iyi nişanlayamamıştı.
“Aksi şeytan!”
Cisimsiz Mahluklar, Franca’nın üstüne atılmak için eğildi. Franca, güçlerini tekrar kullanmak için zaman bulabilecek miydi?

O anda, hırçın bir rüzgar esti. Canavarların ikisi de, tam sıçrayacakları anda ortadan ikiye ayrıldılar. Gövdelerinin üst yarıları uçtu ve cansız yere düştü.

Franca dönüp baktığında, insan şeklinde bir karaltı gördü. Elinde, Amunis adındaki Ejderdişi silahını tutan bir karaltı. Bir dahi olarak bilinen, Birinci Sınıf bir araştırıcıydı bu; Franca’nın çok iyi bildiği birisiydi.
“Ağabey…”
“Yaralı mısın?” diye, kısaca sordu Stephan. Sesinde hiç duygu yoktu.
“İyiyim. Çok şaşırdım ama. Burada karşılaşmamız çok tuhaf bir tesadüf.”
“………”
“Neden buradasın? Labirent’teki değişimleri mi araştırıyorsun?”
“Onun gibi bir şey.”

Deminki depremde ekibinden ayrı düşüp tek başına yola devam etmiş olmalı, diye düşündü Franca. Etrafta tehlikeli Cisimsiz Mahluklar geziyordu ama bu, ağabeyine göre ciddi bir tehdit sayılmazdı.

Eskiden, ağabeyinin bu duygusuz tavrı ve ezici duruşu, Franca’yı korkuturdu. Ama şimdi… çok şey değişmişti.
“Şey, işine engel olmak istemem, ama… bu çocukları, çıkışa kadar götürmeme yardım eder misin?”
“………”
Stephan, tek söz bile etmeden iki çocuğu kucaklayıp kaldırdı. Bu sayede Franca, saatlerden beri ilk kez olarak, rahat bir nefes alabildi.

* * *





{ 6 yorum ... read them below or Comment }

  1. Ellerinize sağlık kaç bölüm daha var yanlış bilmiyorsam bu son kitapti

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. En son üçüncü bölümün dördüncü kısmı yayınlandı. Kitabın bitmesine fazla kalmadı, diyelim. Yazar şimdilik iki kitap yazmış, ileride seriye yeni romanlar eklemeye karar verebilir tabii.

      Sil
  2. Kitabın sonunda bulunan Afterword(Sonsöz)'ü çevirecek misiniz? İlk kitabınki çevrilmemiş.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sonsöz bana çok önemli gibi gelmediği için (yazarın romanla alakası olmayan geyiklerinden ibaretti) çevirmedim. Okurlardan istek gelirse çevirebilirim.

      Sil
  3. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan