Posted by : Alper Bilir 21 Haziran 2016 Salı





BÖLÜM 3 - KORUDUĞUN ŞEYLER, KIRDIĞIN ŞEYLER

  “Evet, buraya buraya!” Lea, kollarını açarak düşmana meydan okudu. Karşısında kocaman, kül rengi bir ayı duruyordu. Fakat bu ayının sağda üç, solda üç tane; toplam altı kolu vardı. Her bir kolunun kendi aklı vardı sanki; her kolu ayrı bir düşmanmış gibi, farklı şekillerde saldırıyordu. Lea, üstüne gelen kolların bazısının yolundan kıl payı çekildi, bazısını elindeki hançerle karşıladı ve canavarın tüm saldırılarını boşa çıkardı.

  Ele avuca sığmaz bu düşman, Cisimsiz Mahluğu öfkeden delirtmişti. Canavar, bir kükreme koyuverip zemini tepti ve kızın üstüne atladı.  Herhalde o koca cüssesiyle kıza toslayıp, onu sakatlamaya çalışıyordu.

  Ancak Lea, çarpışmaya bir an kala kenara yuvarlandı ve canavarın önünden çekildi. Hızını alamayan canavar, öfkeyle sıçradığı yönün ilerisinde, hazır bekleyen iki insan vardı.

  “Haydi Sera, sıra sende!”

  Lea’nın sakince söylediği bu isteğe cevaben, Serafine avucuna bir Kutsal İnci aldı ve konsantre oldu. Bir an sonra, Cisimsiz Mahluk paldır küldür, yan tarafı üzerine yuvarlandı. İşin bundan sonrası çok kolaydı. Yere serilmiş bir Cisimsiz Mahluğun icabına bakmak, samandan yapılma bir korkuluğa saldırmaktan farksızdı.

  “Amunis!” Stephan’ın adıyla çağırdığı Ejderdişi taşı silahı, sahibinin elinde beliriverdi. Bir an sonra, silahın namlusu o ayı benzeri canavarın kafasına saplandı. Cisimsiz Mahluğun gövdesi bir kez sertçe sarsıldı, sonra gevşedi ve hareketsiz kaldı. Lea, neşeli bir sesle konuşarak yaklaştı:

  “Harika, bu sefer çok büyük bir tanesini hakladık. İkinizin de eline sağlık!” Kızın üstü başı çizik sıyrık doluydu ama ciddi bir yara almışa benzemiyordu. Sonra cesedi gördü ve surat buruşturdu:

  “Offf, ne zalimce. Kafası parça parça olmuş bunun.”
  “Ejderdişi silahları böyledir.”

  Tanrıçaları bile öldürebilen efsanevi silahlardı bunlar. Tahrip güçleri ile hiçbir silah boy ölçüşemezdi.
 
  “Ama bu silahların aklı var, değil mi? Eğer senin düşmanlarını yok etmek için bu kadar çabalıyorsa, belki de Stephan’ı seviyordur.”
  “………” Stephan, elindeki mızrağa baktı. Bu hiç aklına gelmemişti. Bu arada… eğer Halif Birliği’nden ayrılmaya karar verirse, “Gökleri Taşıyan Tanrıça”nın malı sayılan bu mızrağı geri vermesi gerekecekti, değil mi? Mızrağı kaybedeceğini düşününce, birden kendini yalnız hissetti.

  Üçü, Labirent’in geçirdiği dönüşümün kaçıncı katmana kadar etkili olduğunu araştırıyorlardı. Araştırma iyi gidiyordu. Özellikle savaş konusunda, üçünün yetenekleri birbirine iyi uymuştu. Cisimsiz Mahlukların yaşam alanları birbirine girmişti, ama ufak yaratıkları, mesela böcek sürülerini Sarafine kerametle yakıp kül ediyordu. Şu deminki ayı benzeri büyük yaratıklarla ortaklaşa savaşıyorlardı. Kabaca söylersek, Lea yem rolü oynuyor, Sarafine canavarları hareketsiz bırakıyor, Stephan da son darbeyi indiriyordu. Stephan, Lea’nın çevikliğine çok şaşırtmıştı; ama en çok, Serafine’in pek çok farklı türden keramet gösterebilmesine hayran olmuştu.

  Deminki ayı benzeri canavarın yere yıkılmasını, bir tür hayal gösterme kerameti sağlamıştı. Avını bulmak için gözlerine güvenen Cisimsiz Mahluklar, dünyayı düz değil de doksan derece yan yatmış şekilde görürlerse dengelerini koruyamazlardı. Dünyayı farklı gösteren kerametler, bu tür canavarlar üzerinde çok etkili olabiliyordu.

  Ama, bu bilgiyi konuşmayı hiç sevmeyen Medyum kızın ağzından alabilmek için, Lea’yla Stephan’ın epey uğraşması gerekmişti.

  “Medyum, ha…” Stephan’ın gözünün önüne, tanıdığı bir başka Medyum kız gelmişti. Söylentiye göre, Franca birkaç gün önce üçüncü derece Medyumluğa terfi etmişti. Onunla yalnız bir kez, çok kısa süre için beraber araştırıcılık yapmışlardı, ama… herhalde bugün, tekrar görüşeceklerdi.
Aşağıda mahsur kalmış ekipler, birer ikişer yüzeye dönmeye başlamışlardı. Labirent’te üst üste meydana gelen değişiklikler sayesinde, yukarıya çıkan yeni yolların açıldığı tahmin ediliyordu.

Ne var ki, Stephan için en önemli olan kişinin Labirent’ten çıktığına dair bir haber gelmemişti.

Lea, eliyle çizdiği Labirent haritasını açıp inceledi. “Evet, böylece bu kattaki işimiz bitmiş oldu. Hım, harita bayağı genişledi değil mi?”

Stephan haritaya baktı ama bir şey anlamadı. Çizimin çizgileri karman çormandı, her yerine de Lea’nın kargacık burgacık el yazısıyla notlar alınmıştı. Serafine, Stephan’ın yüz ifadesini görünce, can simidi atarcasına:
“Şey, Lea…. bence biraz açıklama yapmalısın…” dedi.
“Peki, peki. Şey, ikide bir yeni değişimler oluyor, o yüzden ölçekli, detaylı bir harita çıkarmaktan hemen vazgeçtim. Onun yerine, ipucu yerine geçebilecek bilgileri kaydederek, bu değişimlerin neye göre gerçekleştiğini araştırıyorum. Şimdilik, şu kadarını öğrenebildim…” Lea, küçük defterini karıştırarak devam etti. “Şu anda, Labirent’in katmanları… birinci katmandan buraya, yani otuzuncu katmana kadar, parçalara ayrılmış ve bu parçalar, birbiriyle rastgele karıştırılmış. Sanki birisi kötü bir şaka yapıyormuş gibi. Koridorların, odaların, merdivenlerin yerleri değişmiş; her yer birbirine girmiş.”
“Sebebi nedir?”
Stephan’ın sorusuna Lea duraksamadan: “Anlayamadım,” diye yanıt verdi. “Ama, bazı belirgin kurallar var. Öncelikle, değişimler düzenli olarak gerçekleşmemiş. Mesela, görüyorsunuz işte, burası, yani otuzuncu katman öncekinden pek de farklı değil. Üstteki katmanlar çok daha şiddetli bir dönüşüm geçirmişti. Özellikle de üçüncü ve dördüncü katmanlardan, yedinciye kadar olan kısımlar.”
“Öyleydi.” Bunu, Halif Birliği’nin merkez karargahına da bildirmişlerdi. Herhalde karargahtakiler, şimdiye o bölgeye bir sürü araştırıcı göndermiş olmalıydı.

“Buraya kadar, bildiğiniz şeyleri söyledim,” dedi Lea. “Bir de şunu dinleyin: Şu anda, otuzuncu katmandayız. Yani, aşağısı otuz birinci katman. Az önce, oraya şöyle bir göz atıp geldim.”

Stephan da, Serafine de başlarını evet anlamında salladılar. Otuz birinci katmandan otuz beşinciye kadar olan kısım, Labirent’in geri kalanından çok farklıydı. Orada zemin de tavan da yoktu, sadece beş katmanın sığacağı genişlikte bir boşluk; ve bu boşluk boyunca yükselen devasa, taştan bir silindir vardı. Bir insan o dev sütunu görünce, otuz birinci kata geldiğini anlardı.

“Size bir soru: Yüzeyden buraya gelene kadar, kaç kez merdiven indik?”
“Otuz, değil mi?” dedi Stephan kaşlarını çatarak. İlk merdiveni, yüzeyden Labirent’in birinci katmanına inmek için inmişlerdi. O da sayılırsa, otuzuncu kata gelene dek tam otuz kez merdiven inmiş olmaları gerekirdi.

“Hesaba göre, öyle. Ama ben indiğimiz merdivenleri saydım. Sadece yirmi dokuz kez merdiven indik.”
“Hiç fark etmemişim…” diye mırıldandı Serafine.
“Yani, bir yerlerde bir katmanın merdiveni tamamen yok oldu mu diyorsun?”

Lea, Stephan’ın sorusunu başıyla evetledi. “Tabii, bundan sonra da hangi katmanınki yok oldu diye soracaksınız. Ben, üçüncü katmanla yedinci katman arasında bir yerin merdiveni silindi diye şüpheleniyorum; çünkü değişimin en şiddetli görüldüğü yerler oralardı. Bir katman tümüyle Labirent’ten kopartılmış da olabilir. Eğer, merdivenlerin sayısı değiştirilmediyse tabii. Ne de olsa Labirent’teki uzay-zamanın çarpıtıldığı bir durumla karşı karşıyayız…”
“Geri dönmeyen ekipler… o bölgede kapana kısılmış olabilir.”
Sessizce: Demek geri dönmeyen ekipler… diye düşündü Stephan.

“Sorun, o kayıp katmana nasıl gireceğimiz. Oraya gidip araştırma yapmak istiyorum.”
“Belki oraya inen gizli bir merdiven ya da bir ışınlanma aygıtı vardır.”
“Zemini parçalayalım.”
“Ne?” Lea’nın ağzı bir karış açık kaldı. Serafine gözlerini kırpıştırdı.
“En basit ve etkili yöntem bu olur, değil mi? Gitmek istediğimiz katmana inen bir merdiven yoksa bile, katmanın kendisi orada duruyor hala. O halde, tavanında bir delik açarak oraya ulaşabiliriz. Hatta, öyle yaparsak kesinlikle o katmana ulaşırız. Bir ışınlanma aygıtı filan aramakla zaman kaybetmeden hem de.”
“Durun bir dakika…”
“Ah, önceden farklı büyüler ve Kutsal Emanetler deneyip, hangi yöntemle ne kadar derin, ne kadar geniş bir delik açabileceğimizi görmemiz gerek. Eğer istediğimiz girişi sihirle açamazsak, biz de yerdeki taşları insan gücüyle kırar, kazarız.”
“Durun, durun! Stephan, fazla acele ediyorsun. Labirent’in çökmesine neden olabilirsin!”
“Sadece zemininde ufak bir delik açacağız. Ayrıca ben asla acele etmem.”
“Tamam, anladım. O zaman, her zamanki halinden de az aceleci ol, tamam mı?” Lea, derin bir nefes aldı ve öğüt verir gibi, tane tane konuşmaya başladı: “Bir kere, o dediğin deliği kazsak bile aşağıdaki katmana inebileceğimiz kesin değil. Burası Labirent, burada her şey olabilir. Uzay-zamanda bir çarpılma söz konusu. Aradığımız kat, artık orada olmayabilir.”
“………”
“Dahası, aşağı katmana inmemizi sağlayacak bir delik açabilsek bile, bir toprak kaymasına neden olabiliriz. Aşağıdaki insanlar, bizim yüzümüzden diri diri gömülebilirler. Hatta, Labirent’in bütün bir katmanı toptan yok olabilir.”
“………” Stephan itiraz edemedi. Lea’nın sözlerinin mantıklı olduğunu biliyordu.
“Böyle ileriyi düşünmeden hareket edecek birisi olduğunu düşünmemiştim. Neden bu kadar telaş ediyorsun ki?”
“Telaşlı gibi bir halim mi var?”

Stephan böyle söyleyince, Lea da Serafine de başlarını evet anlamında salladılar.

“Ben telaşlı olduğunu zannetmiyorum. Ama insanın içiyle dış görüntüsü birbirine uymayabilir sanırım.”
“Serinkanlılığını kaybettiği halde yüz ifadesi hiç değişmeyen birini görünce insan korkuyor doğrusu! Pekala, sevgili liderimiz, sana benden bir öneri: Yukarı katmanlara dönüp, biraz daha dikkatlice araştırma yapalım mı?”
Serafine bir şey demedi ama o da, Lea’nın önerisini destekler gibi görünüyordu.

“Endişelenmene gerek yok. Kız kardeşin çok iyi bir araştırıcı, değil mi? Eminim hayatta kalmayı başarmıştır.”
“………?” Stephan, kaşlarını çatarak Lea’ya baktı.
“Ah, kız kardeşimi nereden öğrendi, diye düşünüyorsun galiba. Şef anlattı.”
“O değil. Ben, kız kardeşim için endişelendiğimi filan söylemedim. Neden endişelendiğimi düşünüyorsun ki?”

Bu kez, kaş çatma sırası Lea’ya gelmişti. “Salak filan mısın sen?”
“Ne demek oluyor bu?”
“Hiç. Özür dilerim.” Lea iç çekti. Pes etmiş gibi omuz silkti. “Ne yapacağız? Benim önerdiğim gibi geri dönecek miyiz? Biraz daha bilgi toplamak istiyorum.”
“Kabul edildi,” dedi Stephan.
“Tamam. Öyleyse, yola çıkalım.”

Üçlü, yukarı katmana giden merdivenleri çıktı.
Dönüş yolu boyunca neredeyse hiçbir Cisimsiz Mahluk ile karşılaşmadılar. İstedikleri bölgeye varmaları, zor olmayacaktı galiba. Yürürlerken, ansızın:
“Benim hissettiğim şey, endişe değil,” dedi Stephan.
“Kız kardeşinizden mi bahsediyorsunuz?”
“Benim aklımda bir takım hedefler vardı. Bu yüzden araştırmacı olup bir sürü eğitimden geçtim. Ama sonra, amaçladığım ve istediğim şeylerin çoğunun bir anlamı kalmadı.”

Lea da, Serafine de sessizdiler.

“Aklımdaki tüm amaçlardan geriye, bir tek o kız kaldı.”
Stephan, sevdiği bir insanı kaybetmenin acısını tatmıştı. Bu acıyı onunla paylaşan bir tek insan vardı… ailem, diyebileceği bir tek insan.
“O sürekli aklımda, çünkü onu da kaybedersem bugüne kadar yaşamış olmamın hiçbir anlamı kalmayacak. Buna, endişe denilmez. Onu kurtarmam gerekiyor, sadece onun iyiliği için değil; kendi iyiliğim için de.”

Lea’dan ziyade kendi kendisiyle konuşuyordu. Eğer onları söze dökebilirse, galiba uzun süredir kendisine acı çektiren duyguları dizginleyebilecekti. Bu yüzden, Lea cevap verdiğinde biraz şaşaladı:
“İşte buna endişelenmek deniyor, değil mi?”
“………”
“Sebebi ne olursa olsun, sonuçta onu kurtarmak istiyorsun, değil mi? İşte bu duygunun adı, endişe. Niyetin ne olursa olsun, geçmişte ne yaşamış olursan ol, bir insan için ‘ona yardım etmek istiyorum’ diye düşünmen bile çok değerlidir. O yüzden, kendini böyle yargılamana hiç gerek yok.”
“…demek öyle.”
“Tabii ki öyle. Ben söylüyorsam öyledir. Hem, nasıl oluyor da ben kırk yılın başı böyle ciddi ciddi konuştuğum halde suratın öyle ifadesiz kalabiliyor? Boş şeyler söylediğimi mi düşünüyorsun?”

Stephan öyle düşünmemişti. Ama böyle durumlarda duygularını nasıl göstereceğini bilemiyordu. O yüzden, soruyu başka bir soruyla geçiştirdi:

“Neden siz ikiniz, böyle bir iş yapıyorsunuz?”
“Böyle iş derken?”
“Harita yapmak, eğlenceli bir şey midir?”
“Şey….” Lea cevap vermeden önce biraz düşündü. “Eğlenceli mi desem? Galiba ben, benden sonra gelecek insanlar faydalansın diye bir şeyleri kaydetmeyi seviyorum. İnsanın hafızası müthiş bir şey, ama insan ölünce anıları da onunla beraber ölüyor. Bu bence üzücü bir şey. Sadece harita çizmiyorum ben, gerçi haritalar da önemli tabii. Hikaye yazıyorum, tiyatro oyunu yazıyorum.”
“Sen de yapıyor musun bunları, Serafine?”
“Be-ben, şey… Lea’nın yüzünden, ben de başlamış oldum…”
“Suskun durduğuna bakmayın, kalemi eline alır almaz sayfalarca yazı döküverir bu kız.” diye onun sözünü kesti Lea. “Labirent hakkında bir kılavuz kitabı o yazdı, ben sadece gereken bilgileri haritaları verdim. Son zamanlarda aşk romanları filan yazıyor.”
“Le- Lea, öyle şeyi anlatmasan…”
“Ay ne olmuş yani anlattıysam? Döner dönmez, sana onun romanını vereyim, Stephan. Şehir halkı çok seviyor Serafine’in kitabını…”

Lea, çabuk çabuk konuşurken birden susuverdi. Bu her zaman neşeli olan kızın yüzünde, çok ciddi bir ifade belirmişti. Labirent’in tavanına bakarak mırıldandı:
“Şaka mı bu?”
“Ne oldu? Neyin peşinde bunlar?”
“Stephan! Buraya gel hemen; ve yere yat!”

Lea bağırır bağırmaz… Labirent müthiş bir sarsıntıyla sallandı. Stephan’ın ayakları yerden kesildi ve genç adam, havaya savruldu.

{ 6 yorum ... read them below or Comment }

  1. teşekkürler acaba seri devam edecek mi

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yani demek istediğim güncele mi geldi?

      Sil
    2. Bu 2 kitaplık bitmiş bir seri zaten, çevirmenimiz çevirdikçe atıyor siteye aşağı yukarı 10 günde bir

      Sil
    3. Son günlerde işlerim yoğun olduğu için (bir de darbe girişiminden ötürü) romanla çok ilgilenemedim. Bundan sonra yeni bölümleri olabildiğince çabuk yükleyeceğim.

      Sil

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan