Posted by : Unknown



“….Ho…op.”
Bu kez, zamanında tepki verebilmişti.
Labirent tümden titreşmeye başladığı an sağ elini bir çocuğa, sol elini ötekine uzatmış; yere düşmek üzere olan Tina ve Kaiya’yı tutmayı başarmıştı.
“Kusura bakma Franca, sana yardım edemedim.”
“Ah, önemli değil, benim bir şeyim yok.”

Birkaç saniye sendeleyip sallansa da, Franca kendi ayakları üzerinde durabilmişti.
“Uh… Tina’nın da bir şeyi yok, Efendi.”
“Dur hele, kendini zorlama. Sen nasılsın Kaiya?”
“İyiyim,” diye cevap geldi kızdan.

Bu sefer geçirdikleri şok, öncekinden hafifti galiba. Daha önce başlarına bir kez geldiği için, biraz alışmışlardı belki de. Yuuki, kollarının arasında tuttuğu iki kızı yavaşça yere oturttu.

Edgar birden bire sesini yükseltti: “A! Yuuki öğretmenim, arkaya bakın…”
Altısı birden, dönüp az önce indikleri merdivenlere doğru baktılar… ama ortada ne bir merdiven, ne de bir koridor kalmıştı. Onların yerine, yollarını tıkayan kocaman, taştan bir duvar gelmişti.

Yuuki damağını şaklattı: “Baş belası Labirent, yine şekil değiştirmiş.” Şaşırmamıştı, böyle bir şeyi bekliyordu; ama yine de asabı çok bozulmuştu. Bu olay zırt pırt tekrarlanacak olursa, yaptıkları haritaların ne değeri kalırdı?

Fakat, burada durup beklemenin de hiçbir yararı yoktu. En azından, bu beşinci katmanı araştırmaları gerekecekti.

Bu araştırma, dördüncü katta yaptıkları gezintiyle kıyaslanırsa, çok şiddet dolu bir serüven oldu. Çevrenin tuhaflıklarına iyi kötü alışmışlardı, Cisimsiz Mahlukları çocuklardan uzak tutmayı da başardılar. Ama onlar dolaşırken, Labirent tekrar tekrar şekil değiştirdi ve ekibin kafasını iyice karıştırdı.

Bu olay ilk yaşandığında, tüm manzara tek seferde değişmişti ama bu kez durum farklıydı. Bu kez, her değişimde sadece Labirent’e yeni bir dönemeç ekleniyor ya da gözlerinin önündeki yol çıkmaz sokağa dönüşüyordu. Meydana gelen değişiklikler hep ufak çaplıydı. Mesela, buldukları bir su kaynağı ortadan hiç kaybolmadı. Bu işi bir şeydi şüphesiz, ama zaman geçtikçe, nedense karşılarına çıkan diğer ekiplerin sayısı hızla azalıyordu. Sonunda etraf o kadar ıssızlaştı ki, tam iki saat hiç kimseye rastlamadan yürüdüler.

Birisi, bizi yalnız bırakmaya mı çalışıyor? dedi Yuuki içinden.

Labirent’in şeklinin bu amaçla değiştirildiğini düşünüyordu. Yeni aklına gelmiş bir teori değildi bu. Tuhaf olaylar yaşanmaya başladığından beri aklının bir köşesiyle bu ihtimali düşünmüştü. Son saatlerde tanık olduğu olaylar, bu ihtimali kuvvetlendirmişti.

Tabii her şey bir tesadüf de olabilirdi. Birileri Labirent’in bir köşesinde, yeni bir aygıt bulup onu harekete geçirmiş olabilirdi. Ama eğer bu işin ardında birisi varsa, buradan kurtulmak için herhalde onu bulup yenmek gerekecekti. Sorun, bunu nasıl yapacağıydı…

“Cisimsiz Mahluk! Sol tarafta!” Franca’nın sesi Yuuki’nin düşüncelerini kesintiye uğrattı. Bugün, karşılarına çıkan kaçıncı canavardı bu?

Gelen canavarı, Alfredo ile Franca karşıladı. Çocuklar geri çekildiler, Yuuki korumak için onların önünde durdu. Bugün o kadar çok saldırıya uğramışlardı ki çocuklar bile alışmıştı artık, saldırı anında herkes gitmesi gereken yere gidiyordu.

Franca ve Alfredo, bir çakala veya kurda benzeyen –ama ağzından alev saçan– bir Cisimsiz Mahluğu köşeye sıkıştırmışlardı. Yuuki’ye gelince… o, gücünü gösterip kendisinin, ayrıca Tina’nın maskesini düşürmek istemiyordu. Tabii ki, sırf bu yüzden Franca’yla Alfredo’yu tehlikeye atmak olmazdı. Eğer yardıma gerçekten ihtiyaçları olursa, Yuuki kavgaya o zaman katılacaktı.

İkisinin gücü tükenmeye başlayınca Yuuki’nin harekete geçmesi gerekecekti. Şu kurt gibi Cisimsiz Mahluklar onları çok zorlamazdı ama, Alfredo zamanla yorulacaktı ve Franca’nın taşıdığı Kutsal İncilerin sayısı sınırlıydı. Ara vermeden bütün gün savaşamazlardı herhalde.

O zamana kadar, göze çarpmadan bu işi çözmenin bir yolunu bulmak gereke…

“Efendi! Buraya bak!” diye seslendi Tina.

Yuuki, damağını şaklatıp döndü. İleride olan savaşı seyretmeye dalmış, arka tarafa bakmayı birkaç saniyeliğine ihmal etmişti.

Çocukların üzerine saldırmaya hazırlanan, bulut gibi bir karaltı gördü. Dördüncü ve beşinci katmanlarda görülen, Labirent’te yaşamaya uyum sağlamış kocaman arıların bir sürüsüydü bu.

“Geri çekilin!” Tina, Edgar’ı çekip, bir adım öne çıktı. Tanrıçalar, böyle sıradan Cisimsiz Mahlukların saldırılarından etkilenmezdi. Tina’nın yaralanmaktan korkmasına gerek yoktu.
“Hiii!” Selim’in ensesinin dibinde bir arı geziniyordu, çocuk sapsarı kesilmişti. Kaiya, ondan umulmayacak bir cesaret gösterip bu arıyı yere yapıştırdı. Fakat bir an sonra, keskin bir çığlık duyuldu:

“A! Yu, Yuuki öğretmenim, Selim!”
Selim’e sadece bir tek arı saldırmamıştı. Ona ve diğerlerine görülmeden bir başka arı gelmiş, çocuğu kolundan sokmuştu.
“Sakin ol, Kaiya. Tina, Selim’e ilk yardım yap. Önce kolundaki iğneyi çıkar!”

Bu tür arıların iğnelerinin ucunda zehir keseleri olurdu. İğneyi, içi zehir dolu keseyle beraber avın derisine bırakırlardı; ve iğne orada kaldığı sürece zehir, sokulan kişinin vücuduna akmaya devam ederdi.

Tina’ya emir verir vermez, Yuuki arı sürüsünün tam ortasına daldı. Dikkatsizlik edip bir çocuğu tehlikeye düşürdüğü için kendine çok kızıyordu. Beline asılı duran kısa kılıcı çekti, arıları tek tek, müthiş bir hızla kesmeye girişti. Geriye bir tek arı bile kalmadığında, Yuuki ardına baktı:

“Herkes iyi mi? Başka kimseyi arı soktu mu?”
“Sadece Selim’i. İğneyi çıkardım. Ağlamadı bile. Aferin ona.” Tina, gözünün kenarına yaşlar dolmuş olan Selim’in başını okşadı. Yuuki, rahat bir soluk aldı.
“Özür dilerim, Selim. Dikkatsizlik ettim.”

Normalde, farklı türden Cisimsiz Mahluklar aynı anda saldırmazdı. Demek ki, yaşadıkları Labirent böyle alt üst edilince Cisimsiz Mahluklar da, insanlara topluca sataşmaya başlamıştı. Tüm dikkatlerini ileriden gelen büyük Cisimsiz Mahluğa vermekle hata etmişlerdi.

Franca, kurt şeklindeki canavarı hakladıktan sonra koşa koşa geldi. “Ne oldu? Birisi mi yaralandı?”
“Selim’in kolu. Zehirli arı soktu. Tedavi edebilir misin? Savaştan yeni çıktın, sana zahmet vermek istemezdim ama…”
“Elbette tedavi ederim! Bana bırakın.” Franca, Selim’in yarasını inceledi. “İğne… çıkmış, değil mi? Bu sıyrık, iğneyi çıkarırken mi oldu?”
“Hı–hı. İğne derinin altına girmişti, çıkarmak için tek çare bıçakla…”
“Anladım, en doğrusunu yapmışsın. Vücudun her yanına dağılmış zehri tedavi etmektense, ufak bir bıçak yarasını tedavi etmek daha kolay. Pekala, Selim’ciğim. İyileştirici bir keramet kullanacağım, o yüzden kendini sıkmamaya çalış. Biraz dinlenirsen bir şeyciğin kalmaz.”

Franca, taşıdığı keseden bir Kutsal İnci alıp, konsantre oldu. Selim’in şişip gerilmiş derisi, göz açıp kapayana kadar eski halşine döndü. Franca, hem saldırı hem de iyileştirme kerametlerini çok iyi beceren nadir medyumlardandı.

Tina’nın yüzünden, Selim düzelince çok rahatladığı belli oluyordu. Yuuki, küçük kıza fısıldadı.
“Baksana, sen o iğneyi çıkarırken Selim’in derisini nasıl kestin?”
“Bununla. Labirent’e şifalı ot toplamaya geldiğimiz gün, Efendi’nin bitki keselim diye verdiği bıçakla.”
“Yok, onu demiyorum. Sen, insanlara zarar veremiyordun hani?”
“Hı?” Tina, başını yana eğdi. “O anda çok panik olmuştuk, fark etmemişiz. Haklısın. Nasıl oldu da bir insanın derisini kesebildik acaba? Ne dersin, Efendi?”
“Herhalde zarar vermeyi değil, tedavi etmeyi amaçladığın için. Demek ki, niyetin kötü olmadığı sürece bir insanda yara açabiliyorsun.”

O halde, tanrıçaların başkalarına saldırmasını önleyen engel, sadece psikolojikti. Tanrıça, bıçak çektiği an birine saldırmayı düşünmüyorsa, bu engel onun davranışlarını kısıtlamıyordu. Doğru ya! Kendisinin de başına gelmişti bu. Bir defasında Tina, irkilerek uyanmış ve kalkarken Yuuki’ye kafa atmıştı.

Selim’in yarası iyileşmişti ama, ekibin burada biraz dinlenmesine karar verildi. Eğer Selim’in vücuduna zehir girmişse, yürüdükçe zehrin kanına karışması hızlanır ve etkisi daha kötü olurdu. Biraz bekleyip, çocuğun durumunu görmek lazımdı.

Selim’i Franca’ya emanet edip, Yuuki gözcülük etmeye gitti. Alfredo yanına gelerek:
“De bakalım, durumumuz nedir amca?”
“Şimdilik her şey yolunda.”
“Birbirimizin başına büyük bela açtık, ne dersin? Güya kolay bir iş olacaktı bu.”
“Bu kısa işleri hobi gibi görmelisin. Normalde, iş dediğin şeyin uzun süreli ve istikrarlı olması gerekir.”
“…Eh, haksız sayılmazsın.” Yuuki iç çekti. “Baksana amca, sen epeydir genç araştırıcıları eğitiyorsun. İyi para kazanıyor musun bari?”
“Ekmeğimi sadece bu işten kazanmıyorum ki. Talim Okulundan başka işverenlerim de var. Eğer araştırıcılık sektöründe iş bulmak istiyorsan, seni onlarla tanıştırabilirim, ne dersin?”
“Almayayım, kalsın.” Yuuki böyle söyleyerek bakışlarını çocuklara çevirdi. “Çocuklar iyi durumda galiba. Çok korkacaklarını sanıyordum ama Franca ve Tina onlarla iyi anlaşıyor.”

Uzanmış dinlenen Selim’in çevresinde, Franca ve çocuklar halka olmuştu.
“Son zamanların en ünlü hikayeleri, ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’ onun ve temiz kalpli, çok güçlü Silahşoru ‘Kar Kılıcının Kralı’ hakkında anlatılan hikayelerdir. Söylentiye göre…”
Galiba Franca çocuklara öykü anlatıyordu. Selim büyük bir dikkatle onu dinliyordu. Çocuğun sağlığı yerinde gibiydi.

“Sen Selim’den daha sıkıntılı görünüyorsun.”
“………” Yuuki cevap vermedi, sadece burnundan bir hımlama çıkardı.
“Selim yaralandı diye kendini mi sorumlu tutuyorsun? Duygularını anlıyorum ama… ‘daha çok şey yapmam gerekirdi, daha çok şey yapabilirdim’ diye düşünerek kendine eziyet etme. İnsanın hatalarını görmesi faydalıdır, ama suçluluk duygusu içinde boğulmak fayda vermez.”
“Bunu ben de biliyorum.” Yuuki, gücünün sınırsız olmadığını biliyordu. Hatta, çok az gücünün olduğunu, elinden fazla bir şey gelmediğini de biliyordu. Ona bu gerçeği hatırlatan çok şey yaşanmıştı.

Ama… işte tam da o kötü hatıraları yüzünden, yakınındaki insanlara zarar gelmesinden  korkuyordu.

Franca’nın anlattığı hikaye, ister istemez kulağına geliyordu. Şöyle diyordu kız:
“Fakat, ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’ ile ‘Kar Kılıcının Kralı’ birbirlerine küsmüşler. Sonra, ‘Karanlık Şeytan’ diye bir savaşçı çıkmış. Savaşçı, ‘Kar Kılıcının Kralı’ ile savaşıp onu yenmiş.”
“Nee? Yenildi mi? Kar Kılıcının Kralı?” diye bağırdı Edgar.
“Bu konuda hiç resimli kitap yapmadılar, o yüzden çoğu insan bilmez bunu.” diye gülümsedi Franca. “Aslında pek çok teori var. ‘Kar Kılıcının Kralı’ bu dünyadan nefret ediyordu o yüzden bile bile yenildi, diyenler var. Savaştan önce Labirent’te yaralanmıştı o yüzden yenildi, diyenler de. Kesin bilinen tek şey şu: ‘Kar Kılıcının Kralı’ndan sonra ‘Karanlık Şeytan’ onun yerine geçmiş ve Ay tanrıçasının Silahşoru olmuş.”
“Şey, öyleyse, ‘Kar Kılıcının Kralı’na ne olmuş?” diye sordu Selim uzandığı yerden.
“Bazıları, öldü der. Bazıları ise sadece saklandı, ortadan kayboldu der. Ben, ikincisinin doğru olduğunu düşünüyorum. Öykülerin çok üzücü bir sonla bitmesini sevmem çünkü.”
“Tina da öyle düşünüyor! Efen… şey, ‘Kar Kılıcının Kralı’, sağ kalmış olmalı.”

Yuuki, kaşlarını çatmış olduğunu fark etti. İçinde, bir koşu gidip şu boşboğaz tanrıçanın kafasına bir tane patlatmak isteği uyanmıştı.

“Nerede kalmıştık? ‘Karanlık Şeytan’ Silahşor olmuş ama o, pek çok bakımdan ‘Kar Kılıcının Kralı’nın tam tersiymiş. Onun kılıcı beyaz değil, siyahmış; araştırmacılara yardım etmezmiş. Hatta eğer bir araştırıcı ona engel olmaya çalışırsa o araştırıcıyı gözünü kırpmadan öldürürmüş. O yüzden herkes ondan korkar, herkes ondan nefret edermiş.”
“Şey… o zamanların ‘Ay’ tanrıçası, ona bir şey dememiş mi?” diye sordu Kaiya.
“Doğru, tanrıça herhalde çok sinirlenmiştir. Ne söylediğini bilmiyoruz, ama birden bire Ay’ın Halif Birliği dağıtıldı, faaliyetine son verildi. Sanki tanrıça, Labirent’ten elini çekmiş gibi. O yüzden şimdi bir ‘Ay’ın Halif Birliği’ yok. Birlik dağılır dağılmaz, ‘Karanlık Şeytan’ da iz bırakmadan kayboldu. Beş yıl kadar önce.”
“………” Beş yıl. O kadar olmuş muydu sahiden?
Alfredo bir şeyler diyordu: “Franca’nın hikayesi bitiyor galiba. Artık yola çıkalım mı, Yuuki?”
“…..Olur.” Yuuki ayağa kalktı. Kendini gülümsemeye zorladı:
“Haydi bakalım, kendinize geldiniz mi? Artık yola çıkıyoruz.”

* * *

Kaiya, yürürken Selim’e sordu: “Şey, siz iyi misiniz? Pek iyi görünmüyorsunuz da.”
“Ah, evet iyiyim. Özür dilerim Kaiya, seni endişelendirdim.”
“Üf, sen de amma zayıf çıktın be Selim.” diye iğneledi Edgar. Sert görünmeye çalışıyordu ama Edgar da, Selim’i arı soktuğu zaman korkudan mosmor kesilmişti. “Eğer yürüyemeyecek gibi olursan hemen söyle. Elin ayağın uyuşmaya başlarsa mesela. Ben seni sırtımda taşırım.”
“İyiyim dedim ya.”

Kaiya, ikisinin atışmalarını dinlerken derin bir oh çekti. Selim’in iyi olduğunu görünce, kalbi çok ferahlamıştı. Bir yandan da, sinirlerinin çok yıprandığını hissetmişti. Gözünün önünde birine zarar gelecek olursa, buna dayanamayacaktı.

Franca’nın anlattığı ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’nın hikayesini hatırladı. Kaiya, geçmişte yaşamış tanrıçalar hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Ünvanları aynı olsa da, tanrıçalar birbirlerinden farklı insanlardı. Birinin anıları, kendinden sonra gelene miras kalmazdı.

O yüzden, Kaiya o eski tanrıça ile onun Silahşoru arasında neler yaşandığını bilmiyordu. Ama bir şeyi biliyordu: Önceki ‘Ay’ tanrıçası, Silahşorunu başkalarına zarar vermekten alıkoymaya çalışmıştı.

Ben de öyle yapmalıyım, diye düşündü Kaiya.

* * *

“Bak şu işe.” dedi Jahar alçak sesle. “Kaiya’cığıma mesaj gönderemiyorum. Galiba onunla düşünce yoluyla iletişim kurmama engel oluyor.”
“Kaiya’nın kim olduğunu anlayıp, onu öldürmüş olmasınlar?” dedi Elfride.
“Yok canım, öyle bir şey olsa hissederdim. Hayatta olduğu kesin. Nerede olduğunu hissedebiliyorum, şu anda yavaşça yer değiştiriyor. Eh, herhalde beni görmezden gelmeye karar verdi.”
“Böyle bir şey olacağını tahmin etmiştim.” diye, umursamaz bir tavırla başını salladı ‘Yıldız’ tanrıçası. Kaiya’nın yapabileceği her şeyi önceden tahmin etmiş, ona göre önlemini de almıştı. “Öyleyse, önceden anlaştığımız gibi, Labirent’teki durumu biraz değiştireceğim. Elbette, bu yüzden senin alacağın ödül azalacak. Sanırım buna bir itirazın yoktur.”

Jahar sessizce omuz silkti. Önemli olan zafer kazanmaktı, zafer için pek çok şeye katlanabilirdi.

Elfride aşağılara, Labirent’in girişine doğru bakarak fısıldadı. “Birazdan başına gelecek şeyler, yaptığın bu ödleklik yüzünden gelecek. Bana değil, kendine kızmalısın, Tacında Ay Parlayan Tanrıça.”

{ 2 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan