Posted by : Unknown




“Günaydın… aaa, ne güzel koku bu?” Franca, ‘Boris’in Dükkanı’na girerken gülümsedi. “Kahvaltı mı hazırlıyorsunuz? Tina? Tina?”

Çırak kız, elinde toz beziyle dükkanın tam ortasında şaşkın şaşkın duruyordu. “Hım, Franca gelmiş.” İri gözlerini, sanki Franca’nın farkına yeri varıyormuş gibi kırpıştırdı. “Ne zaman geldin sen? Ah, tabii ki seni gördüğümüze çok sevindik. Hoş geldin…”
“Şey, kapıdan girerken günaydın demiştim ama –ne oldu? Çok dalgınsın.”
“Yo, bir şey yok, bir şey yok.”
“Bana pek de bir şey yokmuş gibi gelmedi ama…” Bu enerji dolu, yerinde duramayan küçük kızın böyle sakin durması, hiç de normal değildi. Ama çocuk ‘bir şey yok’ diyorsa, belki de önemli bir sorun yoktu ortada. “Bay Yuuki bugün yok mu?”
“Hayır, şimdi, mutfakta etli türlü yapıyor şimdi. Etli dediysek, et namına üç beş parça kuşbaşı var sadece. Eğer Franca sebze vermemiş olsaydı, açlıktan ölme tehlikesiyle burun burunaydık.”
“Ö, öyle mi, faydam dokunduysa ne mutlu bana…”

Franca paraya sıkışmış olduklarını az çok tahmin ediyordu, bu yüzden erzak getirmişti ama… yoksullukları, düşündüğünden de fenaydı galiba.

“Eee, bugün seni hangi rüzgar attı buraya, Franca? Bir şey mi isteyecektin?”
“Ah, alışverişe gelmedim. Birisi, Bay Yuuki’ye bir mesaj iletmemi istedi…”
“Hımm, öyleyse bizimle yemek yesene? Yakında pişer herhalde.”
“Bilmem ki, nasıl olur?”
“Yemek zaten senin getirdiğin malzemelerle yapıldı. Çekingenlik etmene gerek yok, hem Efendi de çok sevinir buna. Parmağını kese kese, çok emek vererek hazırladı bu güzel yeme…”

Tina, sözün bu noktasında pat diye sustu. Güzel kaşlarını çatmıştı. Sanki bir şeyden rahatsız olmuş gibi… daha doğrusu, pişman olmuş gibi bir yüz ifadesi vardı.
“Bay Yuuki ile kavga mı ettiniz?”
“Yok, öyle bir şey olmadı. Aramız çok iyi. Aramız iyi, de…”
“Öyleyse, Bay Yuuki seni azarladı mı?”
“Yok, azarladı da sayılmaz aslında…” Tina tıkanmış, söz devam edemez olmuş gibiydi ama derin bir nefes aldıktan sonra ağzını tekrar açtı: “Yalan söylemek bize yakışmaz. Evet doğru, Efendi’nin söylediği bazı şeyler bizi etkiledi ama asıl neden Tina’nın içinde… galiba. Bu aralar, Efendi ile konuşurken kendimizi bir tuhaf hissediyoruz. Tuhaf, dediysek… biraz kötü hissediyoruz, desek daha doğru olur.”
“Neden böyle oldu ki?” diye sordu Franca, kaşlarını hafifçe kaldırarak.

Franca’nın bildiği kadarıyla, Tina ve Yuuki’nin arasında derin bir güven ilişkisi vardı. İkisi, birbirlerine Franca’yı bile bazen kıskandıracak kadar yakındılar.

Ne olmuştu acaba?

“Bir konu mu desem, bir düşünce mi desem… aklımıza geldiği zaman, göğsümüz sıkışıp daralıyor, şey, yani…” Tina, sözcükleri dikkatle seçerek devam etti. “Efendi ile, eskiden… çok yakın, çok sevgi dolu bir ilişkisi olan, bir kız varmış.”
“………”
“Son zamanlarda, Efendi o kız hakkında… Franca?” Bu kez, kaygılı bir yüz ifadesi ile konuşma sırası Tina’ya gelmişti. “Rengin soldu yahu, ne oldu sana?”
“Bi- bir şeyim yok! Ö, ö, öyle ya. Bay Yuuki, çok iyi kalpli sıcak biridir, geçmişinde öyle bir iki kişi olmuştur mutlaka, tabii…”

Böyle önemsiz bir şey için sanki kafama yumruk yemiş gibi şok geçirecek değilim canım, yer yarılsa da içine girsem diyecek kadar da üzülmem. Sorun yok. Hiçbir problemim yok benim.

Franca kendini toparladığında, Tina onun yüzünü çok ciddi bakışlarla inceliyordu.

“Acaba… Franca da, bu konu açılınca kendini tuhaf mı hissediyor?”
“Ah, şey, evet. En azından, senin duygularını anlamıyor değilim diyelim, Tina’cığım…” Anlıyordu, hem de çok iyi anlıyordu. “Bu arada, o hanım, şimdi neredeymiş?”
“Artık vefat etmiş galiba…”
“Demek… öyle.”

Franca kendini sakin olmaya zorladı. Bencilce bir merakla burnunu sokması, yarım ağızla “Çok üzüldüm, başın sağ olsun” demesi hiç de uygun olmazdı. Hele de, karşısındaki kişi Bay Yuuki olunca.

Nasıl bir insandı acaba? Bay Yuuki, sevgilisi ile nasıl günler geçirmişti? Franca, göğsünde ince bir sızı duyarak aklından bunları geçirdi. Hiç şüphe yok ki, Yuuki’nin şimdi sahip olduğu karakterin ve değer yargılarının gelişmesine o kızın çok etkisi olmuştu.

“Bu neyin nesi acaba… göğsüm tıkanmış gibi hissediyorum.”
Tina bir of çekti: “İzninle tahminimizi söyleyelim. Bizce, o duygu, üzüntü ve öfkenin karışımı. Ama bizim, Efendi’ye karşı böyle duygular hissetmemiz için hiçbir mantıklı neden yok. Yoksa… hasta filan mı olduk biz?”
“Ah… yanlış diyemem, bazıları o duyguyu bir tür hastalık sayarlar.”
“Demek öyle, tam düşündüğümüz gibi!”
“Devası yok üstelik, zamanla giderek daha da ağırlaşır.”
“Vah! Öyle mi? O halde, ne yapmak gerek?”

Franca, küçük kızın telaşlı haline daha fazla dayanamayıp kıkır kıkır güldü. Ağlamak üzere olan Tina, gözlerini şaşkınca kırpıştırdı:
“Yoksa bizimle dalga mı geçiyordun?” Yanaklarını şişirip surat astı. “Yaptığını beğeniyor musun? Halbuki Tina çok ciddiydi!”
Franca, gülmesini bastırarak: “Özür dilerim. Ama çok şirindin, dayanamadım.” diye af diledi. “Ama seninle dalga geçmiyordum, yalan da söylemedim. Bu çok ünlü bir hastalıktır ve nasıl iyileştirmenin bir yolu varsa bile ben bilmiyorum. Ne yazık ki bu hastalıkla yaşamak zorundasın. Ah, aslında tedavi edilmesi gereken bir hastalık da sayılmaz bu.”

Tina’nın (belki de) yakalandığı hastalık, insana hem acı hem de sevinç veren bir hastalıktı.

“Hımm… yani, hastalığı kendi haline bırakmaktan başka çare yok mu diyorsun?”
“Eh, öyle de denebilir.”
“Üff…” Tina, üzgün bir suratla başını yana eğdi.
Ne kadar sevimli bir kız… Franca’nın, dünyada bir tek nezaketsiz ağabeyden başka kimsesi yoktu ama; bir de kız kardeşi olsa, o kardeş acaba böyle bir kız mı olurdu?

“Hey Tina, yemek hazır!” Yuuki, mutfağın oradan başını çıkarıp seslendi. “Franca, sen burada mıydın?”
“Biraz uğramıştım.”
“Tam zamanında geldin, yemek ye de öyle git. Geçen gün getirdiğin sebzeleri haşladım. Ünlü bir aşçının görüşünü almak isterim doğrusu.”
“Ü –ünlü denecek kadar becerikli değilim ben. Ama, sizinle seve seve yemek yerim.” diye gülümsedi Franca. “Ah, aklıma gelmişken… Talim Okulundakiler, size bir mesaj iletmemi istedi. Şu malum çocukları Labirent’e götürme işinin tarihi belli olmuş…”

* * *

“Üç araştırıcı, dört geçici araştırıcı. Lütfen onaylayın.”

Yuuki, Labirent’in girişini koruyan Kilise şövalyelerinden birine bir belge uzattı.
Labirent’in pek çok girişi vardı ve her biri, Beş Kutsal Kilise’nin kontrolü altındaydı. Girişlerin etrafına demir kapılar ve sağlam duvarlar dikilmişti, elbette izin belgesi olmayan hiç kimse içeri giremezdi.

Yuuki, Franca, Alfredo resmi olarak araştırıcıydılar. Öğrenciler Kaiya, Edgar, Selim geçici araştırıcı izin belgesi ile, gerçek araştırıcıların gözetimi altında Labirent’e girebileceklerdi. Tina, sözde çocuklara rehberlik etmek için gelen büyüklerden biriydi ama bir araştırıcı değildi, o yüzden ona da geçici izin belgesi çıkartmışlardı.

Demir kapının içinde, dört tarafı duvarlarla sarılı, onlarca metre yarıçapında bir meydan vardı. Bunun tam ortasında da, yer altına inen kocaman basamaklar görünüyordu.

“Tamam, haydi hizaya geçin bakayım.” Yuuki el çırpınca, çocuklar merdivenin yanında sıra oldular. “Labirent’e girmeden önce sizi son kez uyarıyorum.” dedi Yuuki. “Labirent’te araştırma yapmak demek, hayatınızı tehlikeye atmak demektir. Bunu asla aklınızdan çıkarmamalısınız. Sadece sizin değil, tüm ekibinizin hayatı söz konusudur. Yani, bir kişinin yapacağı hata herkesi tehlikeye düşürür.”

Aşağısının ne kadar tehlikeli olduğunu er geç kendi gözleriyle görüp öğreneceklerdi ama, o zaman belki de iş işten geçmiş olacaktı. Öğrenciler: “Bu öğretmen de vaaz verip duruyor” diye düşünecekti, ama bu uyarıların zamanında yapılması lazımdı.

“Şimdilik sizleri biz koruyoruz, ama yine de size geçen gün öğrettiğim kurallara mutlaka uyacaksınız. Yanlış bir iş yaparsanız, hiç gözünüzün yaşına bakmam çok pis azarlarım sizi ona göre!”

Bugüne kadar güvenli olan bölgeler bugün de güvenli olacak diye bir garanti yoktu. Labirent’in sığ katmanlarında bile beklenmedik kazalar olabilirdi. O bir yana, Bab-ı Ali denen bu Labirent’in neresinde ne tür acayipliklerin yaşanacağı hiç belli olmazdı.

Çocuklar, yüzlerinde tuhaf bir bakışla dinliyorlardı.
“Bu arada, bir şey daha. Biliyorsunuzdur, araştırıcılık mesleğinin üç kolu vardır. Cisimsiz Mahluklarla yüz yüze dövüşen Savaşçılar, arkada durup onlara sihirle yardım eden Medyumlar, sakince durumu inceleyip bilgi veren Destek Elemanları. Sizler daha bunların hiçbiri değilsiniz. Biraz daha büyüyünce uzmanlık alanlarına ayrılacak, ona göre ders göreceksiniz. Gene de daha şimdiden neyi istediğinize karar verseniz fena olmaz. Bugün burada sadece misafirsiniz, ama ‘onların yerinde ben olsam nasıl karar verir, nasıl hareket ederdim’ diye düşünerek seyretmenizi istiyorum. Haydi, gidiyoruz!”

Yuuki’nin komutuyla, sıraya geçmiş çocuklar yürümeye başladı.

“Gelmeyi hiç istemiyor gibiydin ama bakıyorum işe kendini kaptırmışsın.” dedi Alfredo, her zamanki yavaş, sakin konuşmasıyla. Aralarında çocuklarla en iyi geçinen kişi Yuuki olduğu için, komutan rolünü onun oynamasına karar verilmişti. “Bu bana uymaz” diye reddetmeyi denemişti ama komutayı almamak için somut bir mazeret de gösterememişti. Yani grup önderliği işi, Yuuki’nin başına kalmıştı.

“Aldığım paranın hakkını verecek kadar çalışmak gibi bir prensinim var. Talim Okulu’nun verdiği işler genelde iyi oluyor. Unutmayasın diye söylüyorum, ben tüccarım. Araştırıcı olarak çalışmak da araştırıcılığa hevesli bebelere ders vermek de, yapmak istediğim işler değiller.”
“Oldu oldu, anladım seni.”
“Sahiden anladın mı acaba?” Alfredo’nun ona, sanki güler gibi attığı bakış Yuuki’nin pek hoşuna gitmemişti.
“Şey… acaba size gereksiz bir işe sokup, zahmet mi vermiş oldum?” diye söze karıştı Franca.

Kızın pişmanlık dolu yüz ifadesi, Yuuki’yi biraz telaşlandırdı. “Ha- hayır, öyle bir şey yok. Bana bu işten bahsettiğin için sana teşekkür borçluyum. Paraya ihtiyacımız vardı, imdadımıza yetişmiş oldun.”
“Hı–hı, hakikaten kurtarıcımız oldun. Para kazanmak bir yana, Efendi çocuklarla ilgilenirken epeyce mutlu gibi görünmüyor mu?”
“Bana da öyle geldi.” Franca da Tina’ya hak vermişti.
“Öyle mi görünüyorum?”
“Öyle görünüyorsunuz; ve ben Bay Yuuki’nin bu yönünü, çok se, sev… seviyorum.”
“Eksik olma. Eh, bu işi sevmiyorum diyemem doğrusu. Ama benim asıl işim ticaret, araştırıcılık değil.”
“Ticaret…”
“Tuhaf mı?”
“Hayır, tuhaf değil!” Franca başını hızla iki yana salladı. “Bana, geçmişte bir tüccar olarak iyilik etmemiş miydiniz?”

Geçmişte, Franca çok yüksek faizle borç veren bazı kötü niyetli tüccarların tuzağına düşmüş, kızın şehrin ahlaksız bir semtinde satılmasına ramak kalmıştı. Onu Yuuki kurtarmıştı.
“Sadece, şey…”
“Ne oldu?”
“Acaba araştırıcılıktan uzak durmanız, sadece dükkanı kalkındırmaya çalışmanız, acaba geçmişte yaşanmış…” Franca, cümleyi yarıda kesti. “Yo, önemli bir şey değil. Ben biraz çocukların durumuna bakıp geleyim.”

Franca hızlı adımlarla uzaklaştı. Ne garip kız bu bizimki, diye düşündü Yuuki.

* * *

Duvarlarda, Kutsal Güç sayesinde sürekli yanan fenerler vardı. Zemine, yürümek kolay olsun diye taş döşemişlerdi. Bu yerlerin haritası çok ucuza satılıyordu; ve etrafta Kilise şövalyeleri belli saatlerde devriye geziyordu.

“Bab-ı Ali”nin ilk üç katmanı, araştırıcılar için işte bu kadar zararsız, düzenli bir çevreydi. Eğitim gezisine getirdikleri üç öğrenci bile, Labirent’in bu kısımlarını daha önce gezip görmüştü.

Öyle de olsa, küçük kızın yüz ifadesi hiç de rahat değildi:
“Dikkat edilecek şeyler, unutulmaması gereken şeyler…” Kaiya, kendi kendine mırıl mırıl konuşuyordu.

Bu defa, Kaiya’nın işi “Altıncı Tanrıça”yı… Tina’yı göz hapsinde tutmaktı.

Ekiptekiler, Jahar’ın yüzünü tanıyorlardı, Jahar onların karşısına çıkarsa bu işte bir terslik olduğunu hemen anlarlardı. Kaçınılmaz olarak, bu işi Kaiya’nın yapması gerekmişti. Ama, ne olursa olsun “Tacında Ay Parlayan Tanrıça” olduğunun anlaşılmaması lazımdı. Bunun için, mutlaka yapması gereken iki şey vardı:

BİR: Kaiya, yaralanamazdı. Bu özelliğini asla unutmaması gerekiyordu.
Eğer başına bir şey gelirse ama hiç yara almazsa, herkes: “Bu hiç de doğal değil” derdi. Tina da Yuuki de, Kaiya’yı sadece tanrıçalarda ve onların Silahşor’lerinde bulunan bir gücün, yani Kutsal Kalkan’ın koruduğunu anlardı. Bu gezide Kaiya ve diğer çocuklar savaşmayacaklardı ama Kaiya, yine de tehlikeli bir canavarla karşılaşmamak için dikkat etmeliydi.

İKİ: Boş bulunup da mucize gösterme gücünü kullanmamalıydı.
İnsanların sihirle gösterdiği kerametler ve tanrıçaların gösterdiği mucizeler, birbirine benzerdi ama aynı şey değildi. Kutsal Güç toplamakta diğer tanrıçalara kıyasla çok geride kalmış olsa da, Kaiya’nın içinde bir miktar güç vardı. İçinde bu güç oldukça mucize göstermesi mümkündü, ama… yeteneğini kullanırsa, Tina bunu hissederdi. Tanrıçalar, birbirlerinin mucizelerini derhal algılardı.

Kim olduğunu anlayacak olurlarsa, ışınlanarak kaçmasını söylemişlerdi; ama bu, şu anki planın başarısızlığa uğraması demekti. Öyle bir şey olursa “Yıldızları Parıldatan Tanrıça” da, Jahar da onu affetmezdi.

“No –normal değil mi?” Kaiya’nın arkasında Selim konuşmuştu. Edgar: “Ne oldu, korktun mu?” diye dalga geçmişti galiba; Selim de kendini savunuyordu. “Daha kısa bir süre önce bir felaket yaşandı burada. Aynı şeyin tekrar olmayacağını nereden biliyorsun?”

Selim’in dediği gibi, birkaç gün önce üçüncü katmanda bir kaza olmuştu. Buralarda olmaması gereken, derin katmanlara ait Cisimsiz Mahluklardan pek çoğu ansızın belirip insanlara saldırıvermişti. Tehlike çoktan ortadan kaldırılmıştı ama, bölgede tamirat çalışması halen sürüyordu; bazı duvarlar yıkıktı, yola döşeli taşların bir kısmı yerinden çıkmıştı.

Aslında Edgar da ürkmüştü ama cesur görünmeye çalışıyordu. “Hah. Be… ben bi-bir keresinde kocaman bir Cisimsiz Mahlukla karşılaştım. Yine de hiç mi hiç yaralanmadım, yani sorun yok!”

Kaiya gibi Talim Okulu öğrencilerine o olayın ayrıntıları öğretilmemişti. Ama insanların o olayı açıklamak için bulabildiği en mantıklı teori, Labirent’teki aygıtlardan birinin –bir ışınlama cihazının, yanlışlıkla çalışmış olmasıydı.

Tabii, Kaiya bunun insan eliyle, kasten yapılmış bir şey olduğunu biliyordu. Suçlu, onun can yoldaşı olan Silahşor’ü, yani Jahar’dı. Bunu, düşmanın gücünü törpülemek için yapmıştı.

Jahar, o ışınlanma aygıtını Kaiya’ya danışmadan, kendi kafasına göre çalıştırmıştı ama Kaiya, “ben tamamen suçsuzum” diyecek durumda değildi doğrusu. Ölen insanları düşündükçe, sanki kalbine bıçak sokuluyormuş gibi bir vicdan azabı duyuyordu.

“Oh. Kaiya, sen titriyorsun. Sen de mi korktun yoksa?”
“Hı? A, ah evet, biraz korkutucu.” Kaiya yalan söylemiyordu. Geçmişte olanlar da, şimdiden sonra olacak olaylar da, onu çok korkutuyordu. Onun yüzünden ve Jahar yüzünden yaralanan insanlar. Ölen insanlar.
Ve gelecekte, onu bekleyen kader.
Kaiya o kadar çok korkutucu şeyle yüzleşiyordu ki. Dehşete kapılmamak elinde değildi.

“Amaan, sen de amma ödlek çıktın be.”
“Sen de fazla rahatsın. Dikkat etmezsen başına kötü bir şey gelebilir.” dedi Selim. Edgar, alay eder gibi bir hımlama çıkardı. “Salak. Ben, öyle bir sakarlık yapar mıyım hiç? Siz fazla tırsaksınız, o kadar.”

Selim, iç çekti. Galiba uyarıda bulunmaktan vazgeçmişti.
“………”
Kaiya, hiçbir şey söylemeden iki oğlanı süzdü. Onların incinmesini istemiyordu. Yapabilse, onları bu işin dışında tutardı. Ama Kaiya, Yuuki ve Tina ile aynı ekibe katılmışlardı bir kez. Artık kaderleri belli olmuştu, kaçınılmaz sona doğru gidiyorlardı.
Ahh… diye, içinden feryat etti. Eğer kendisi, “Tacında Ay Parlayan Tanrıça” değil de sıradan bir insan olsaydı, normal bir araştırıcı adayı olsaydı her şey ne kadar güzel olurdu.

Labirent’ten ve canavarlardan korkmak, gene de bilinmeyen o dünyayı görmek için safça bir merak duymak, araştırıcılığa giden yolu adım adım yürümek… böyle bir hayatı yaşamayı çok isterdi.

Elbette, Kaiya içinden ne dilerse dilesin gerçekler değişmezdi.
Gerçeklerden söz açılmışken… Kaiya, bakışlarını biraz ileride yürüyen Tina’ya çevirdi. Yaşça kendinden biraz daha büyük gibi görünen, çok dışa dönük ve neşeli bir kızdı bu “Altıncı Tanrıça”.

Acaba o, kendi durumu hakkında, taşıdığı görev hakkında ne düşünüyordu? Normal insanlardan çok farklı olduğu için üzülmüyor, endişelenmiyor muydu? Kaiya gibi, sanki üstündeki ağırlık onu ezecekmiş gibi hissetmiyor muydu, kaçıp kurtulmak istemiyor muydu?

Ona bu soruları sorabilmek, onunla sohbet edebilmek isterdim.

Elbette bu, sadece bir istekti. Onunla gerçekten konuşacak değildi. Kaderde, savaştan sonra birinden birinin, belki de ikisinin birden, bu dünyadan yok olması yazılıydı. Eğer Kaiya, gerçekte kim olduğunu belli edecek olursa bu, onun hayatta kalma şansını epeyce düşürürdü.

Tina, yenilmesi gereken bir düşmandı. Eğlence olsun diye dertleşecek bir arkadaş değildi. Kesinlikle.

“Hımm, ne oldu Kaiya?” Tina, sanki üstündeki bakışı hissetmiş gibi dönüp sordu. “Yüzün biraz solgun. Yoruldun mu?”
“Hayır, bir sorun yok. Özür dilerim.”
“Eğer yorulduysan çekinmeden söyle. Efendi’ye, seni dinlendirmesini söyleriz. Daha önümüzde uzun bir yol var. Hem de insanın sinirini bozacak kadar uzun.”
“A, anladım.” Kaiya, konuşmaya devam etmekten kendini alamadı: “Sinir bozucu diyorsunuz ama sanki eğleniyor… gibisiniz.”
“Hımm?” Tina göz kırpıştırdı. “Eğleniyor gibi mi görünüyorum?”
“Evet. Sanki yürümeye çok alışkın değilsiniz, gene de yürürken yüzünüz ışık saçıyor adeta… halbuki aslında bir araştırıcı değilsiniz, değil mi abla?”
“Doğru, biz dükkanda çalışıyoruz.” Tina hızla başını salladı ve devam etti. “Yine de bir sürü insanla bir yerlere gitmek, başlı başına eğlenceli, değil mi? Hatta gidilen yer Labirent’in içi olsa bile. Tina, esasında insanları çok seviyor çünkü. Zaten, Tina doğduğundan beri insanları ve şehri korumak… tüh, bunu kimseye söyleme diye Efendi bize tembih etmişti.” Tina, Yuuki’ye doğru baktı, ağzından kaçan sözün onun kulağına gitmediğine emin oldu.

Kaiya bir an, Tina’nın sözü mahsus tanrıçaların görevlerine getirdiğini, maskesinin düştüğünü sanıp tedirgin olmuştu. Sonra, Tina’nın sakin yüzüne baktı ve onun hiçbir art niyet taşımadığını anladı.
(İyi deOna “Efendi” diyor bu kız) Ne kadar tuhaf bir hitap şekliydi bu. Jahar’ın dediğine göre Yuuki, Tina’nın Silahşoru değildi, ama Yuuki’nin kızı tıpkı bir Silahşor gibi koruduğu da açıktı. Tina, ondan “Efendi” diye bahsediyordu. Aralarında nasıl bir ilişki vardı bunların böyle?

Anlaşılan, aralarındaki şey her neyse kendisiyle Jahar arasındaki ortaklıktan çok farklıydı. Ne de olsa Tina, Yuuki ile konuşurken de Yuuki hakkında konuşurken de çok mutlu görünüyordu.
(Ona imreniyorum, galiba…) diye içinden geçirdi Kaiya.

“Pekala, burada duralım.” Yuuki böyle seslenince, kafile durakladı. Önlerinde, dördüncü katmana inen merdiven vardı. “Buraya kadar sadece yürüyüş yaptık. Fakat buradan sonrası…”
“Tehlikeli olacak, değil mi?”
“Aynen öyle, Edgar.”
Övgü alan Edgar’ın yüzüne, zafer kazanmış bir ifade yerleşti.

“Bab-ı Ali”nin dördüncü katmanına indiklerinde, Labirent onlara bambaşka bir yüzünü gösterecekti. Bu, Talim Okulunda ilk öğrendikleri şeydi, Labirent hakkında herkesin bildiği bir gerçekti.

Buradan sonra Labirent giderek daha karmaşık bir yer olacak, karanlığın ve korkunun dünyası olacaktı. Aşağıda büyük ve saldırgan Cisimsiz Mahluklar vardı, bir fırsat bulsak da insan yesek diye pusuya yatmış bekliyorlardı. Aşağıdakiler, insan görünce geri çekilecek, kaçacak türden korkak canlılar değillerdi.

“O yüzden, gözünüzü dört açacak, pür dikkat olacaksınız. Bugünkü hedefimiz altıncı ila yedinci katmanlar. Şakası yok bu işin: Tehlikenin ve ölümün olduğu topraklara gidiyoruz!”

{ 3 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan