Posted by : Unknown






BÖLÜM II - LABİRENTTE KAOS


“Bu şekilde dışarı çıkıp yürümeyeli kaç gün oldu acaba?” diye düşündü Stephan Kloze.
O, “Gökleri Tutan Tanrıça”nın emrine amade olan “Göklerin Halif Birliği”nin bir üyesi ve genç bir araştırıcıydı. Savaşçılığıyla ünlü Kloze ailesinin en genç oğluydu. Daha on beş yaşında Birinci Derece Araştırıcı lisansı almıştı. Ona, bu dünyada sadece birkaç benzeri bulunan Ejderdişi Taşı silahı emanet edilmişti. İnsanlar ona: “Genç dahi” diyorlardı.

Ancak bu genç adam kısa süre öncesine kadar, kışladaki odasında, ev hapsinde tutuluyordu. Geçen ay yaşanan olayda… Labirent’in üst katmanlarına, derin katmanlardan bir sürü Cisimsiz Mahluğun ışınlanıp gelmesiyle yaşanan felakette, Stephan tüm ekip arkadaşlarını kaybetmişti. Ağır yaralı olarak da olsa tek başına hayatta kalmış Stephan, Halif Birliği’nin seçkin savaşçılarından birkaçını kaybetmiş bir lider olarak sorumluluğu almak zorundaydı.

Onu kınayanlar çoktu ama sempati duyanlar da yok değildi. Labirent, insan bilgisini aşan bir yerdi. Labirent’te başı bir kez belaya girdi mi, ne kadar eğitimli olursa olsun bir araştırıcının zarar görmeden kurtulacağının garantisi yoktu. Üstelik o geçen ayki vakada saldıran yaratıklardan biri, bir Cisimsiz Ejderdi. Stephan daha çok gençti. Pek çok kişi, tüm suçu ona yüklemeyi zalimce buluyordu.

Stephan’a gelince… o ne kendini kınayanlarla, ne kendine destek verenlerle konuşmamış, sadece Halif Birliği’nin komutanlarına bildiği her şeyi anlatmış, sonra da sessizce oda hapsine dönmüştü. Yaralarını tedavi ettirdikten sonra odasından çıkmamıştı.

Aslına bakarsanız Stephan, ne sarsılmaz bir özgüven duyuyordu ne de bir planı vardı. Sadece, daha fazla çabalamak için bir sebebi, bir isteği kalmamıştı. Bir diğer deyişle, hiçbir şey umurunda değildi artık.

Yoldaşlarının hepsi ölmüştü.

Güçlü olmayı istemesine, Halif Birliğine katılıp başarı üstüne başarı kazanmasına yol açan sebepler artık yoktu. Öğretmenini öldürmüş olan adam artık ölmüştü. Artık Labirent’e inmenin, hayatında bir kez olsun görmemiş olduğu bir tanrıça için Kutsal Emanet toplamasının anlamı kalmamıştı.

Hatta, bundan böyle Halif Birliği’nde kalmaya devam etmek için de bir nedeni yoktu. Birlikten ayrılırsa, herhalde ailesi “adımıza leke sürdün” diye ona çok öfkelenirdi; ama bu da umurunda değildi.

Günlerini, bunları düşünerek geçirmişti. Fakat durumu bugün, birden bire değişmişti.

“Hey Stephan. Labirent’e inmeye niyetin var mı?” Karlsten, Stephan’ın odasına gelerek böyle demişti.
Olgunluk çağına basmış, saçlarını hep çok kısa kestiren bir erkekti bu. Görüntüsüne bakan, onu şehirde manavlık yapan birisi sanırdı. Ama dış görünüş aldatıcıdır –Karlsten, “Göklerin Halif Birliği”nin şeflerinden biriydi. Birliğe katılacak kişileri, ailelerinin zenginliği veya şöhretine değil, araştırmacılık mesleğindeki becerilerine göre seçerdi; bir lider olarak ‘Göklerin Halif Birliği’nin güçlenmesini sağlamıştı. Onu tanımayanlar, davranışlarına bakınca Karlsten’in sığ bir insan olduğunu düşünürdü ama Birlik üyeleri onu çok seviyordu.

“Şu anda oda hapsinde bulunuyorum,” demişti Stephan kısa bir sessizlikten sonra.
“Biliyoruz. Biliyoruz da, Labirent’te bir şeyler olmuş, araştırmaya gidecek adam lazım. Nasıl olsa yaraların artık düzelmiştir, haa?”
“Benim bir ekibim yok, efendim.”
“Fark yapmaz. Yeni gelen iki kişi var, onların yanına katarım.”
Stephan, hafifçe iç çekmişti. “Özür dilerim efendim. Ama kendimi hazır hissetmiyorum.” Alçak sesle devam etti. “Uzun süreyi düşünerek geçirdim. Bundan sonra ne yapacağım, ne yapmalıyım diye düşündüm. Ancak bir sonuca varamadım. Bu halimle, size bir faydamın dokunacağından şüpheliyim.”
“Diyorsun…” Karlsten hafifçe başını salladı, sonra kafasını kaşıdı. “Şey, eh… şimdi bunu söylemek biraz şerefsizlik olacak herhalde ama, öyle ya da böyle söylemem gerek. Off…”
Karlsten, normalde aklındaki söylemekten hiç çekinmezdi. Stephan kaşlarını çatarak sordu:
“Bir şey mi oldu, efendim?”
“Şey, şimdiye kadar elimize geçen bilgileri bir araya getirince, Labirent’te ani bir yapı değişikliği meydana geldiğini anladık. Dönmeyi başaramamış ekipler var. Umarım sadece yollarını şaşırmışlardır, ama en kötü ihtimali düşünmek gerek… çıkışı olmayan bir yerde, kapana kısılmış da olabilirler.”

Bu çok üzücü, diye düşündü Stephan; o anda, kendisiyle hiç alakası olmayan kişilerden bahsedildiğini sanıyordu. Fakat bir an sonra, Şef’in lafı neden ağzında gevelediğini anladı. Yoksa…
“Evet, öyle.” Karlsten, Stephan’ın yüz ifadesini okumuştu. “Senin şu farklı babadan olma, aynı anneden doğma kız kardeşin… şu Üçüncü Derece Medyum, adı Franca’ydı sanırım… onun adı da, dönmeyen araştırıcılar listesinde geçiyordu.”

Stephan şehirden çıktı ve Şef Karlsten’in söylediği Labirent girişine doğru yürüdü. Labirent’in çok sayıda girişinden her biri, isteyen elini kolunu sallaya sallaya girmesin diye Kilise Şövalyelerince korunuyordu. Halif Birliklerine üye olmayan bağımsız araştırıcıların Labirent’e inmesi, geçici olarak yasaklanmıştı. Labirent’in şu anda, yeterince deneyimli olmayan insanlar için çok tehlikeli olduğu düşünülüyordu.

Şövalyeler Stephan’ı tanıyorlardı, soru sormadan kapıdan geçmesine müsaade ettiler. Stephan, etrafına göz gezdirdi. Epeyce büyük bir kalabalık toplanmıştı. Her bir Halif Birliği’nin seçkin ekipleri işe başlamıştı bile. Araştırıcılar bir bir Labirent’e inip gözden kayboluyordu.

Stephan’ın kulağına, “Vay, bu oğlan ölmemiş miydi?” gibisinden mırıldanmalar geliyordu. Bir aydır ortalarda görülmeyen “dahi”, tüm bakışları üstünde toplamıştı. Duyulan fısıltılar arasına, aşağılayıcı sözcükler de karışıyordu. Stephan, tüm bu lakırdıları duymazdan gelip, kendisine emredilen şekilde, Labirent’e doğru yürüdü.

“Hey, sen! Delikanlı!” Labirent’in kapısına vardığı an, böyle bir ses işitti. Çocuk denecek yaşta bir kız, heyecanla ona el sallıyordu. Onun yanında da, genç bir kadın durmaktaydı.
“Baksana, sen Stephan Kloze’sun değil mi?” dedi kız, kolay duyulan bir sesle.
On altı, on yedi yaşlarındaydı. Ufak tefek bir şeydi, pırıl pırıl kumral saçları vardı. Neşeli, enerji dolu bir kıza benziyordu.
“Birliğe yeni girenler, sizler misiniz?”
“Ah! Müthiş. Tam da dedikleri gibi, soğuk ve kaba birisi!” Kız, kah kah güldü. Stephan’ın kaşlarının arasında dikey çizgiler oluşmuştu.
“Lea, saygısızlık ediyorsun.” diye uyardı diğeri, kuru bir sesle. Bu, kabaca yirmi yaşında, medyumlara özgü bol cüppeyi giymiş, uzun siyah saçlarını at kuyruğu bağlamış bir kızdı. Bir kadına göre çok uzun boyluydu, vücudu o kadar inceydi insana kırılacakmış gibi geliyordu. Çok narin, naif bir güzelliği vardı.

“Ah… pardon, pardon. Tam da herkesin dediği gibi biri çıkınca şaşırdım, ağzımdan kaçtı. Evet, bizler ‘Göklerin Halif Birliği’nin yeni üyeleriyiz. Bendeniz Lea, Üçüncü Derece bir destek elemanıyım. Bu, çok kırılgan görünen kız da Serafine. Üçüncü Dereceden bir medyumdur kendisi. Tanıştığımıza sevindim, usta.”
“Tanıştığımıza sevindim” diye ekledi Serafine. Stephan:
“Ben Stephan Kloze.” demekle yetindi. Lea’nın yüzüne hemen, neşeli bir gülüş yerleşiverdi:
“Biliyorum, biliyorum. Sen ünlüsün zaten. Tarihte, Birinci Derece Araştırıcı lisansı almış en genç insansın. Mızrak kullanmadaki kabiliyetini duymayan yok, doğrusu.”
“………”
Kız abartıyor, diye düşündü Stephan. Bana kalsa araştırıcılığı bırakırım. Bu düşüncesini az kalsın ağzıyla da söyleyecekti; ama sonra, çocuk gibi atışmanın anlamı yok diye düşünerek vazgeçti.
“Siz yanımızda olduktan sonra hiçbir şeyden korkmam. Sizinle ekip kurabildiğime çok sevindim. Beraberce, iyi bir iş çıkaralım!” Lea, Stephan’ın elini yakalayıp sıktı ve hızla salladı.

Fazla gürültücü bir kızdı, herhalde çok iyi bir terbiye görmemişti. Ama, kötü niyeti yok gibiydi. Karakteri böyleydi sadece, içinden geldiği gibi davranıyordu.

Stephan, ne de olsa tüm ekibi yok edilmiş bir liderdi. Titizlik yapacak, ekip arkadaşlarını beğenmezlik edecek hali yoktu. Kız, Stephan’ın tepkisini zerre kadar umursamadan konuşmaya devam etti:

“Ben yazıp çizmeyi severim de, bu bizim Sera ile birlikte Labirent’e inip haritacı olarak çalışmıştım eskiden. Ama sadece iki kişilik bir ekiple, insan çok fazla iş yapamıyor doğrusu.”

Anlatmaya devam etti: İkisi, ‘Halif Birliği’nin sınavına girmiş ve kabul edilmişti. Pazarda satılan Labirent haritalarının ve Labirent’in katmanları üzerine yazılmış kılavuz kitapların bir kısmı, ikisinin eseriydi. Stephan, Halif Birliği’nin kütüphanesinden faydalandığı için pazarda satılan kitapları okumazdı, ama o bile Lea’nın “biz yazdık” dediği kitaplardan birkaçını işitmişti.

“Ay aklıma gelmişken söyleyeyim, kavga dövüşte benden çok şey beklemeyin. Ben öyle durumlarda genellikle kaçarım. Ah, ama Sera’nın sihirleri epeyce işe yarar kavgada…”
“Şey, ama ben bir Medyum olduğum için, yakın dövüşte pek işe yaramam…” dedi Serafina. Başını eğmiş, çok alçak sesle konuşuyordu.
“Bugün, amacımız savaşa girmek değil. Önceliğimiz, Labirent’teki tuhaflığı araştırmak.”
Stephan’ın sözlerini, Lea baş sallayarak onayladı.
“Duydum. Labirent’in yapısı değişivermiş dediler. Her biri üç-dört kişiden oluşan çok sayıda ekibi içeriye gönderip, olabildiğince geniş bir alanı araştırıp, haritasını çıkartacaklar. O yüzden bizi görevlendirdiler herhalde. Ah, aklıma gelmişken… ben, en son yapılan araştırmaların sonucunu duydum. Stephan’a her şeyi söyle, diye Şef tembihlemişti. Size anlatayım…”

Lea’nın bundan sonra anlattıkları, şu şekilde özetlenebilirdi:
Şu anda, Bab-ı Ali denilen Labirentin içindeki merdivenlerin ve koridorların birbirine bağlantısı karma karışık bir şekil almıştı. Bir nedenden ötürü uzay-zaman yerinden oynamış, Labirent’in bazı parçaları diğer parçalarla yer değiştirmiş, tüm yapısı bozulmuştu.
Değişimin meydana geldiği düşünülen dakikalarda, tüm medyumlar çok büyük bir rahatsızlık hissetmişlerdi. Bu muhtemelen, çok büyük miktarda Kutsal Gücün bir anda harekete geçmesi yüzündendi.

Değişime uğradığı bilinen en üst katman, ikinci katmandı. Onun altındaki katmanlarda durum neydi, henüz bilinmiyordu. Ayrıca, Cisimsiz Mahlukların normalde görülmedikleri yerlerde dolaşmaya başladığı da söyleniyordu; ama bu raporların doğruluğu henüz kanıtlanmamıştı.

Bu değişimin geçici mi yoksa kalıcı mı olduğu bilinmiyordu. Belki de zaman geçtikçe, Labirent başka değişimler geçirecekti.

Stephan, doğrusu ağzı fazla çalışan bu kıza biraz gıcık olmuştu. Ama Lea her şeyi açık ve anlaşılır anlatmıştı: Stephan, Labirent’teki olup bitenleri, ana hatlarıyla da olsa öğrenebildiğine memnundu.
“Hımm… kulağa çok belalı bir iş gibi geliyor.”
Labirent’in sil baştan haritasını çıkarmak çok zor bir işti. Ama Stephan’ı asıl endişelendiren, onlar aşağıya indikten sonra Labirent’in bir kez daha değişim geçirmesi ihtimaliydi. Eğer bu olursa, yüzeye dönüş yolunu bir daha asla bulamayabilirlerdi. Bu durumda, hangi araştırıcı olsa Labirent’e inmeden önce iki defa düşünürdü.

İşte bu yüzden, Stephan Labirent’e mutlaka inmek zorundaydı. Şu anda, aşağıda, kaybolmuş ve yukarıya giden yolu bilemeyen tüm araştırıcılar için.

“Sizler, benimle gelmek istediğinize emin misiniz? Bu iş, çok tehlikeli olabilir.”
“Labirent’e inmek her zaman tehlikeli değil mi zaten? Bizce sorun yok. Bence bir ortam ne kadar tehlikeliyse, o yeri araştırmak o kadar önemlidir. Ayrıca, içimdeki haritacılık içgüdüleri de bana, oraya mutlaka gitmelisin diye bağırıyor.”

Lea’nın bu sözlerini, Serafine de başını sallayarak onayladı.
Stephan’ın, zaten en başından beri bu görevi reddetmek gibi bir seçeneği yoktu.
“Pekala. Öyleyse, şimdi aşağıya iniyoruz. Sizler harita çıkaracaksınız. Cisimsiz Mahluklarla karşılaşırsak, onlarla ben ilgileneceğim. Haydi bakalım…”

* * *

“B, be, ben size de- demedim mi, korkacak bir şey yok diye.” Dedi Edgar titreyen bir sesle. “Bu, bu, burası alt tarafı dördüncü katman. Bu kadar sığ bir katmanın Cisimsiz Mahluğu zayıf olur, korkacak bir şey yok.”
“Ama o deminki tırtıl çok büyüktü.” dedi Selim, zayıf bir sesle. “Ya ondan daha güçlü olanlar çıkıp gelirse, hem de bir sürü?
“Bay Alfredo ve diğerleri onların icabına bakar. Gerçi Yuuki öğretmen pe –pek bir işe yaramadı, ama olsun, ehe ehe…” Edgar, neşeyle gülümsemeyi denedi ama pek başaramadı.
“Ben, çabucak eve dönmek istiyorum…” diye hıçkırdı Selim.

Cisimsiz Mahluk’u geri püskürtmüş, tekrar tek sıra halinde yola koyulmuşlardı. Tehlike savuşturulmuştu ama çocuklar çok ciddi bir şok yaşamışlardı.
Sıranın ardında yürüyen Kaiya da, tıpkı iki oğlan gibi, ağlamaklıydı. Fakat onun üzüntüsünün nedeni başkaydı.
(Ne yapacağım, ne yapacağım, her şey başladı bile…) Kafasının içinde, telaş ve korku birbirini kovalıyordu. Nasıl yapmış niye yapmış bilmiyordu ama Labirent’in bu hale gelmesinin, Jahar’ın marifeti olduğuna emindi. Jahar, Yuuki ile Tina’yı öldürmek için yaptığı planı uygulamaya başlamıştı.

Kaiya, böyle bir suça ortak olmak istemiyordu. Kaçmak istiyordu. Ama öyle bir şey yapmasına Jahar asla izin vermezdi. Ne yapacağını bilemiyordu.

Bunları düşünürken, kafasının içinde bir ses duydu:
“Durumunuz nasıl bakalım?”
“Hii!” Kaiya boş bulunup ağzından bir çığlık kaçırdı ve ağzını elleriyle örttü.
“Ha… hala önceki gibi. Yuuki öğretmen ve bayan Tina’nın yanındayım.”
“Ekip şimdi nerede?”
“Dördüncü katmandayız. Yetişkinler, yukarı çıkan merdiveni aramaktan bahsediyorlardı…”
“Ama bulamadılar, değil mi? Hah, demek ki hakikaten kapana kısıldılar orada.” Sesi neşeli geliyordu, sanki gülümseyerek konuşuyormuş gibi.
“Ne… ne yaptınız da burası böyle oldu? Niye böyle yaptınız?”
“Hazırlık yaptım canım, sadece hazırlık. Pekala, onları gözetlemeye devam et, tanrıça hazretleri. Başka bir katmana inecek olurlarsa bana haber ver. Ah, bu arada…” Jahar, aklına son anda bir şey gelmişçesine ekledi: “Bunu zaten biliyorsundur ama bir kez de ben söyleyeyim: Ne olursa olsun, senin kim olduğunu anlamamalılar. Anlarlarsa, başına korkunç şeyler gelir. Öldürmeye niyetlenen insanlar, başarısız olurlarsa öldürülürler –dünyanın düzeni böyle.”
“Anlıyorum…”

Jahar, kurduğu telepatik bağlantıyı kesti. Kaiya’nın kalbine, deminkinden daha da büyük bir korku dolmuştu. Kendisi ve Tina, birbirlerinin doğal düşmanıydılar. Onların, ölümüne rekabet etmesine karar verilmişti. Kaiya ne kadar üzülürse üzülsün, bu gerçek değişmezdi. Çünkü Kaiya, Tina’nın tarafından bakılınca, düşmandan başka bir şey değildi. Hele şimdi, kendisi onları kandırarak tuzağa düşürmeye, böylece savaşı kazanmaya çalışıyordu. Eğer kim olduğunu, ne yaptığını anlarlarsa Yuuki de Tina da, tabii ki Alfredo ile Franca da; hatta Edgar ve Selim bile, Kaiya’dan nefret edecek ve onu kınayacaklardı.

Hatta belki de, onu öldüreceklerdi. Kan dökmeye kalkışan kişinin layığı budur, diyecek ve Kaiya’yı öldüreceklerdi.

“Halif Birliği bile olmayan senin gibi zayıf bir tanrıça, yemek seçer gibi yöntem seçmeye başlarsa, savaşı kaybeder.” Jahar, böyle demişti. “Seçim yapmak, yalnızca güç sahiplerine özgü bir lükstür.”

Bu yüzden Kaiya, “Yıldızları Parlatan Tanrıça” ile ittifak kurmuştu, hem de bu ittifakın adil bir ortaklık olmadığını bile bile. Kendisi, müttefikinin gözüne girmek için çabalayacak, ona hizmet edecek ve ondan bu hizmetin karşılığını almaya çalışacaktı. Şu anda yapması gereken buydu. O tanrıçayı… Elfride’yi hiç gözü tutmamıştı, ama şimdilik ona hizmet etmekten başka şansı yoktu.

Herhalde, Jahar sözlerinde haklı. Savaşı kazanmak için bunu yapmak zorundayız… diye düşündü.

Fakat Kaiya çok korkuyordu. Hem öldürmekten korkuyordu, hem de öldürülmekten. Öldürmek gerekli olsa da olmasa da, bu kanlı işlere bulaşacak yürek Kaiya’da yoktu.

“Ne oldu sana, Kaiya?” Bu ses onu irkiltti. Tina yanına gelmişti, Kaiya o kadar dalgındı ki bunu fark etmemişti. “Yüzünün rengi bir tuhaf. Korkuyor musun?”
“………” Kaiya ne cevap vereceğini bilemedi. Başını sallamakla yetindi.
“Eh, seni suçlayamayız. Ancak korkacak bir şey yok. Tina ve diğerleri sizleri sapasağlam yeryüzüne çıkaracak. Yukarıda, Bizim Efendi bir tüccar olarak beceriksizdir ama; burada, Labirent’te ona güvenebilirsin.” Tina böyle söyledi ve gururla, oğlan çocuklarına döndü. “Siz de, Edgar ve Selim! Öyle surat asmanız çok yersiz! Eğer hayata gülerek bakamazsanız, hayat da sizin karşınıza iyi şeyler çıkarmaz.”

Tina’nın yorgun olduğu belliydi. Gene de çocukları yüreklendirmek için elinden geleni yapıyordu. Kaiya, dayanılmaz bir suçluluk duydu.

O esnada, sıranın başında yürümekte olan Alfredo elini kaldırdı: “Biraz durun bakalım…”
Çocuklar zınk diye durdular. Bir kriz anında, örneğin Cisimsiz Mahluklar saldırdığında çabuk hareket etmek, ölümle kalım arasındaki farkı belirliyordu. Bunu Edgar ve Selim bile, kendi gözleriyle görüp öğrenmişlerdi.
Ama, çok şükür (mü demeli?) bu sefer karşılarına bir Cisimsiz Mahluk çıkmamıştı. Yuuki, acele adımlarla ileriye gitti, sonra da canı yanmış gibi bir sesle:
“Bu hiç hoşuma gitmedi,” dedi. “Alt katmana inen merdiveni bulduk.”

Yuuki’nin yüzü kararmıştı ve Kaiya, bunun nedenini anlıyordu. Bu dördüncü katmanın her yerini gezip tozmuş, araştırılmadık yerini bırakmamışlardı. Katmanın, keşfedilmeden kalmış tek bölgesi burasıydı. Ama burada da buldukları şey, yukarı çıkan merdivenler değil, aşağıya inen basamaklardı.

“Kapana kısıldılar…” Kaiya, Jahar’ın böyle dediğini anımsadı.
“Bu Labirent’in bizi yukarı çıkartmaya niyeti yok galiba.” dedi Alfredo. “Rastladığımız diğer ekiplerden hiçbiri, ‘yukarı çıkan merdiveni bulduk’ diye bir şey demedi.”
“Şey, henüz bunu söylemek için erken.” dedi Franca. “Bakarsın, yukarı çıkan merdivenler gizli bir odada ya da gizli bir koridordadır.”
“Öyle bile olsa, o gizli odayı bulmanın bir yolu yok. Hem, o dediğin ihtimali de göz önünde bulundurup, etrafımızı çok dikkatli inceleyerek geldik buraya kadar. Değil mi?”
“Ah…” Yuuki’nin sözüyle umutları boşa çıkan Franca, başını eğdi.
“Ne yapacağız, Yuuki? Aşağı iniyor muyuz? Durum böyleyken, ha aşağıya inmiş ha burada durmuşuz; bence ikisi de eşit ölçüde tehlikeli.”

Labirent’te, sığ katmanlarda nispeten tehlikesiz canavarlar dolaşırdı ama bu kural artık geçersizdi. Alfredo’nun dediği gibi, aşağıya inseler de inmeseler de tehlikeli bir canavarla karşılaşma riski fazla değişmeyecekti.
“Hımm, haklısın. Ama içimde çok kötü bir his var. Birisince yönlendiriliyoruz gibime geliyor.”

Yuuki sadece tahmin yürütüyordu ama Kaiya, onun bu tahmininde ne kadar haklı olduğunu biliyordu. Elbette, öğretmenine: “Haklısınız” demesi imkansızdı.

Yuuki biraz düşündükten sonra karar verdi.
“Tamam, inelim.”
“Emin misin?”
“Burada beklemekle elimize bir şey geçeceğini sanmam. Kaiya, biraz daha yürüyebilir misin?”
“E-evet, ben iyiyim.”
“Harika. Henüz gücümüz yerindeyken yapabildiğimiz kadar keşif yapıp, buradan kurtulmanın bir yolunu arayalım.” Yuuki gülümsedi ve sıranın arkasındaki çocuklara seslendi. “Hey, haydi bakalım gidiyoruz!”

Tina ve oğlanlar iyice arkadaş olmuşlardı galiba. Edgar ile Selim’in yüzleri, yine eskisi gibi neşeliydi. Tina onlara azim ve cesaret vermiş, onları yüreklendirmişti.
Ne de olsa o, bir tanrıçaya yakışacak şekilde davranıyor… diye düşündü Kaiya.
Tanrıçalar insanları korur, insanları kurtarırdı: Onlar, bu dünyanın muhafızlarıydı.
Kaiya böyle düşündü; ve kendini hem çok yalnız hissetti, hem de Tina’ya gıpta etti.

Ekip, merdivenlerden aşağı, beşinci katmana doğru ilerledi.
Kaiya, aşağıya indiklerini Jahar’a bildirdi ve telepatik bağlantıyı kesti. Aşağıda, başlarına neler gelecekti acaba? Daha doğrusu, Jahar bu ekibe neler yapmayı planlıyordu?

Beşinci katmanın manzarası, dördüncününkinden farklı değildi. Yani burada da, pek çok farklı katmandan alınma parçalar, iç içe geçmiş bulunuyordu. Sanki binlerce deli mimar, buraya gelmiş ve Labirent’teki herkese şaka yapmaya karar vermişti.

“Bu manzaraya bakınca, insanın cesareti kırılıyor değil mi?” diye içini çekti Franca, ağır ağır yürürken.
“Belli olmaz, bakarsın burada işimize yarayacak bir şeyler keşfederiz. Neyse, yukarıda yaptığımız gibi harita çize çize araştırma yapalım ve…”
Yuuki, böyle söyleyerek ekibi cesaretlendirmeye çalıştığı sırada…
Kaiya’nın gözlerinin önünde tüm dünya sarsıldı ve büküldü. Kafasına şiddetli bir ağrı saplandı.
O olay… Labirent’i alt üst eden şey… tekrar gerçekleşiyordu.


{ 1 yorum ... read them below or add one }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan