Posted by : Unknown





Edgar da Selim de, korkuyla yutkundular.

“Eğer birisi yaralanacak olursa; veya ben tehlike var diyecek olursam derhal geri döneceğiz. Bir tehlike fark ederseniz bunu hemen, yüksek sesle söyleyeceksiniz. Oldu mu? Haydi bakalım, amca.”
“Tamam, tamam. Pekala, asker gibi hizaya geçin bakalım. Size okuldayken dediğim gibi, sırayı hiç bozmadan yürüyeceksiniz ve gözünüzü dört açacaksınız. Bunu aklınızdan çıkarmayın.”

Alfredo böyle söyledi ve sıra başına geçip merdivene doğru yürüdü.

“Ka… karanlık, değil mi?” Dördüncü katmana indiklerinde, Selim ürkek bir sesle böyle dedi. Buradan sonra, duvarlarda fener yoktu. Yolu aydınlatan tek şey, duvarlarda yetişen ve ışıkyosunu denen bir bitkinin yaydığı zayıf ışıktı. Yanlarında bir ışık kaynağı taşımaları gerekecekti.

“Alın bakalım. Düşürmeyin, olur mu?” Franca, Kaiya’nın eline bir fener tutuşturdu; fener, içine ışıktaşı konmuş küp şeklinde cam bir kutudan ibaretti. “Üçünüze bir tane fener. Birinizin kolu yorulunca, feneri diğeriniz alsın.”

Edgar hemen: “Ben taşıyacağım,” diye seslendi. O yüzden, Kaiya feneri Edgar’a emanet etmeye karar verdi. Kaiya feneri tutmaya çok da istekli değildi, ama fenerin ışığı Edgar’ın hevesli yüzünü aydınlattığında kıskanmadan edemedi.

Tek sıra halinde, yavaşça ilerlediler. Yuuki’nin verdiği eğitimde öğrendikleri şekilde sıralanmışlardı. Alfredo, kılıcını elinde tutarak, en başta gidip yolun güvenli olduğundan emin oluyordu. Yuuki, en arkadan geliyordu, böylece tüm öğrenciler gözünün önünde olacaktı. Tina ve Franca, ellerinde fenerle yolu aydınlatıyorlardı; öğrencilere eşlik edip onlara yardımcı olacaklardı.

“Bi- biraz karanlık ama, çok da kötü bir yer değilmiş.” dedi Edgar yüksek sesle, kendini cesaretlendirmek istercesine.
“Daha yola çıkalı on adım bile olmadı…” diye hatırlattı Selim kibarca.
“Ama yukarıda ne yapıyorsak burada da onu yapacağız, değil mi? Yürüyeceğiz, merdivenlere gelince bir kat daha aşağı ineceğiz, o kadar. Ben böyle şeylere…”
“Tamam, biraz durun bakalım.” diye, sıra başından bir ses geldi. Bir an sonra, keskin bir kılıcın havayı yırtarken çıkardığı ıslık duyuldu. Edgar’ın bir metre yanına bir tür hayvan, vücudundan kanlar saçarak düştü. Yaratık, Edgar’ın üzerine atılmayı denemişti ama Alfredo, tek kılıç darbesiyle haklamıştı onu.

“Edgar, bu yaratığın geldiğini fark etmemiştin, değil mi?” diye seslendi Yuuki, sıranın en arkasından. “Gevezeliğin iki zararı vardır. Birincisi, insan konuştukça dikkatsizleşir. İkincisi, insan konuşurken dinleyemez, etrafındaki sesleri işitmez. O yüzden Labirent’te insan alçak sesle konuşur ve lafı uzatmaz. Bunu sakın unutma.”

Edgar’ın yanında yürüyen Franca, üzgün bir gülümsemeyle öğüt verdi: “Bu civardaki Cisimsiz Mahluklar küçükler, çok tehlikeli sayılmazlar. Deminki, fareden biraz daha büyük, ama etle beslenen bir canlıydı. Seni ısırsa da çok büyük bir yara almazdın. Ah, ama bazen bir insanın parmağını kopardıkları olur.”
“Ko… kopar…?” Edgar küçük dilini yutmuş gibi birden sustu.
“Hı-hı, bizim evde de fare var. Herhalde, Efendi temizliği gelişigüzel yaptığı için. İnsanlara akıl öğretir ama kendisi her işi elinin ucuyla yapar.”
“Evet, hakikaten de öyle birisi değil mi?” diye, Tina’nın dediklerini onayladı Alfredo.
“Gerçekten de öyle birisi misiniz, Bay Yuuki?” dedi Franka.
“Arkadaşım, beni öğrencilerin önünde küçük düşürmeseniz olmaz mı? Kırk yılın başı uslu uslu söz dinlemeye, benden çekinmeye başlamışlardı; berbat ettiniz yani…” Yuuki iç çekti. Kaiya, elinde olmadan gülümsedi. Hiç de çekinilecek bir öğretmen değildi o, Talim Okulu’nun resmi öğretmenleri –öğretmenlerin çoğu Beş Kutsal Kilise’nin rahipleriydi– gibi sert birisi değildi. Arkadaş olunması kolay bir insandı, çocuklar onu çok severlerdi.

Yüzünde hep, “bu veletlerle uğraşmak yine bana düştü” diyen bir ifade olurdu ama  çocuklara asla kötü davranmazdı. Onun gibi bir öğretmen daha yoktu doğrusu.

Kaiya’nın yüzündeki gülümseme siliniverdi. İçindeki neşe uzun sürmemişti. Bu yere neden geldiğini unutmamalıydı. Evet, Yuuki’yi pek çok çocuk severdi. Fakat bugün, burada yaşanacak olaylardan sonra Yuuki, bir daha asla Talim Okulu’nda ders vermeyecekti.

(Bunu… yapmak istemiyorum…) Bu düşünce, kalbinden belki kırk defa geçmişti bugün.

Tina… ortadan kalkmak zorundaydı, başka yol yoktu. Bu, Kaiya’nın hiç mi hiç hoşuna gitmiyordu ama gerçekler karşısında boyun eğmekten başka çaresi yoktu. Tina yaşamaya devam ederse, eninde sonunda kendisi ölecekti. Ne kadar arkadaş olsalar da, Tina’ya karşı ne kadar sevgi duysa da, Kaiya gerçeklerden kaçamazdı.

Kaiya ölmek istemiyordu. Kendinden ne kadar nefret ederse etsin, kendinden ne kadar iğrenirse iğrensin, hayatta kalmak için “düşman”ı yenmek zorundaydı.

Fakat… Edgar ve Selim vardı, Alfredo ve Franca vardı. Kaiya, bu işin sonunda diğer insanların da zarar görmesini istemiyordu.

Öldürülmesi emredilen Yuuki bile, gerçek bir Silahşor sayılmazdı. Eskiden Silahşordu, ama şimdi Tina’ya bir koruma gibi hizmet ediyordu sadece. Kaiya’ya göre, Yuuki’nin Tina’nın kaderini paylaşmasına gerek yoktu.

Ama… Jahar, böyle ufak detaylara aldırış edecek birisi değildi. O, amacına ulaşmaktan başka bir şey düşünmezdi. Görevi bir kişiyi öldürmek olsa ve görevi yerine getirmek için, sadece hedefini değil onunla beraber yüz kişiyi daha öldürmesi gerekse; bir an bile tereddüt etmezdi.

(Bay Jahar ne yapmayı planlıyor acaba?) diye düşündü. Kaiya, ekibi gözlemlemekle yetinecek; uygun zamanda Jahar’ı ‘ışınlama’ ile buraya getirecekti. Jahar da Tina ile Yuuki’yi ortadan kaldıracaktı. Bu, Kaiya’nın fikri bile sorulmadan, önceden kararlaştırılmıştı. Ama sadece “ortadan kaldırmak” demek yetmiyordu; bunu başarmak için Jahar detaylı bir plan yapmış olmalıydı. Elbette planını Kaiya’ya anlatmamıştı, “zamanı gelince sana haber veririm” demekle yetinmişti.

Tanrıçalar ve Silahşorleri, eğer isterlerse birbirleriyle uzaktan bile, telepatik olarak konuşabilirlerdi. Şimdilik Kaiya’nın görevi, istendiği zaman bilgi göndermekten ibaretti. Demek ki Jahar, Kaiya’nın yeteneklerine ve iradesine zerre kadar güvenmiyordu.

(Silahşorunun bile güvenmediği bir tanrıçayım, demek ki…) İçiden, kendisiyle alay etti. İçinden ağlamak geliyordu.

Jahar, Yuuki’nin karşısına çıkıp ona açıkça meydan okumayacaktı tabii. Herhalde bir kargaşa çıkaracak, böylece saldırma fırsatı bulacaktı. Kaiya, öyle tahmin ediyordu, ama… başka bir şey bilmiyordu.

En azından, etraftaki diğer araştırmacı ekiplerine bir zarar gelmese bari… diye düşündü.

Labirent’e girdiklerinden beri, Jahar onunla iletişim kurmamıştı. Kaiya, Jahar’la görüşmeyi iple çekiyor filan değildi tabii; ama bu sessizlik onu korkutmaya başlamıştı.

Acaba ona bir mesaj göndersem mi, diye düşündü; ama bu düşünceyi aklından hemen sildi. “Neden kafana göre iş yapıyorsun?” diye azarlanmaktan korkuyordu. Ayrıca gelebilecek cevaptan da korkuyordu. Ya Jahar, “Birazdan saldırıya geçiyorum!” diyecek olursa… En iyisi hiç ilişmemekti, belki kendi haline bırakılırsa Jahar plandan vazgeçerdi.

Kaiya bunları düşünürken…
“Hey, Kaiya’cığım. Oralarda durum nedir?”
“Ah!” Kafasının içinde birdenbire bu ses yankılanmıştı. Kaiya ürkmüştü, zınk diye durdu. Hemen ardında yürüyen Edgar, duramayıp burnunu Kaiya’nın kafasının ardına tosladı; ve sinirli bir ses çıkardı.
“Ö –özür dilerim!” Kaiya af dileyip, Jahar’a bir düşünceyle cevap gönderdi:
“Bay Jahar? Bö –böyle birdenbire konuşmayın lütfen.”
“Sana sadece kalbimin sesini duyurabiliyorum, konuşmadan önce nasıl işaret gönderebilirim ki? Neyse, boş verelim bunu. Şu anda neredesiniz? Dördüncü katmanda mı?”
“Döndüncü katmanın ortalarındayız sanırım.” Kaiya, bakışları ve yüz ifadesi değişmesin diye çabalıyordu. Ekipteki diğer tanrıçanın bu telepatik konuşmayı işitmesinden korkmasına gerek yoktu. Ama tuhaf davranışlar sergilerse, birisinin sesini duyduğunu belli etmeye başlarsa, ekip üyelerinin dikkatini çekerdi.
“Anlaşıldı. O halde, başlıyorum…” dedi Jahar sakince. Fakat “başlıyorum” dediği şey, öldürmek ve yok etmek için yaptığı planları uygulamaya koymaktı.

“Şey… Bay Jahar…” Kaiya, itiraz etmeye başlamıştı ama sözün gerisini nasıl getireceğini kendisi de bilmiyordu. Belki kararsızlık içine düşmüştü, belki de bu planı iptal etmek istiyordu…

“Sana basitçe anlatacağım. Şimdi Labirent’in bir kısmını kesip ayıracağım. Sakın Tina’nın yanından ayrılma, Kaiya’cığım. Bu kadar.” Jahar, tanrıçanın cevabını beklemeden telepatik iletişimi kesti.

(Kesip ayırmak mı? Ne demek istedi acaba…) diye düşündü Kaiya. Sonra, bir anda tüyleri diken diken oldu.
 Tina, keskin bir çığlık atmıştı: “Efendi! Bir şeyler oluyor!”
“Sana zor geliyor biliyorum, Tina; ama daha anlaşılır cümleler kurmalısın…”

Yuuki, aldırış etmez gibi konuşmuştu ama yüzünde çok ciddi bir ifade vardı. Tina’nın sezgilerine güveniyordu.

“Tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Ama, çok büyük bir Kutsal Güç…”

Tina bu cümleyi bitiremeden, etraflarındaki manzara bulanıklaştı. Kaiya’ya sanki dünya fırıl fırıl dönüyormuş gibi geldi, dengesini kaybetti. Midesi o kadar bulanıyordu ki öleceğini zannetti. Başına öyle bir ağrı girmişti ki, sanki birisi çekiçle kafasına vuruyordu.

Kaiya zayıf bir çığlık atarak yere çöktü.

* * *

“Herkes iyi mi?” Her şey normale döndüğünde, Yuuki feneri havaya kaldırıp böyle dedi.

Sarsıntı… mı demeli? Yuuki’ye Labirent’in tümü sertçe sallanıyor gibi gelmişti. Bu sarsıntı çok kısa sürmüştü ama çok sıra dışı bir olayın yaşandığı kesindi.

Çocukların üçü de iyi gibiydi. Ama… oğlanlar sadece afallamıştı, buna karşın Kaiya yere çömelmiş, elleriyle toprağı sıkı sıkı kavramıştı.
“Şey… Kaiya…” Edgar, endişeli bir ifadeyle Kaiya’ya seslendi. Hemen:
“İyiyim…” diye cevap verdi kız. “Sadece gözüm karardı… o kadar.”
“Kaiya’yı duvara götürün de sırtını yaslayıp otursun. Edgar, Selim, ikiniz arkadaşınıza yardım edin.”

Yuuki, çocuklara bu komutu verdikten sonra ileriye doğru baktı. “Üüü… kendimizi kötü hissediyoruz…” Tina yere oturmuştu. Alfredo ve Franca, kendilerini savaşa hazırlamış etrafı dikkatli bakışlarla süzüyorlardı. Fakat Franca’nın yüzü, acıyla katılaşmıştı.
“Franca…”
“Ben iyiyim.” Kız, canının yandığını belli etmemek için elinden geleni yaparak böyle dedi. “Şey, galiba bir şey, Labirent’e çok şiddetli bir Kutsal Güç yaydı. Başım ağrıdı ve kulaklarım çınladı çünkü…”
“… Kutsal Güce karşı hassas olmanın, böyle olumsuz etkileri de oluyormuş demek ki.” dedi Alfredo. O hiçbir rahatsızlık hissetmemişti.

Kendisinde ve Alfredo’da, Edgar ve Selim’de hemen hiç etkisi olmamıştı deminki olayın. Demek ki Franca haklıydı.

Franca, Tina ve Kaiya’nın dinlenip kendilerine gelmelerini beklerken, Yuuki etrafı kolaçan etti. Bir keresinde, bir kattan diğerine ışınlanmışlardı… ama bu seferki, öyle bir olay değildi galiba. Gözünün önündeki koridor değişmemişti; ayağının altındaki taş döşeli yol, duvarda büyüyen bitkiler, demin yürüdükleri dördüncü kattakilerin aynısıydı.

Fakat… kendini yabancı bir yere gelmiş gibi hissediyordu.

Bu hissin kaynağını, düşünmeye bile gerek kalmadan anladı. Aynı anda, Alfredo şöyle dedi:
“…Manzara biraz değişti ha, ne dersin?”
“Öyle.” diye başını salladı Yuuki.

Yakın çevreye bakılırsa kesinlikle dördüncü katmandaydılar. Lakin… beş metre ileriye bakınca, iş değişiyordu. Orada, duvarın yapısı da, bitkilerin türü de, zemini kaplayan taşların şekli de başkaydı.

Yuuki, bunu fark edince ileriyi daha dikkatlice incelemeye başlamıştı. Kendilerinin bulunduğu beş metrelik alanla, koridorun ilerisi arasında hiçbir çatlak veya ek yeri görünmüyordu. Duvarlar da, zemin de kusursuzca birbirine bağlanmıştı; bir çizgiye gelince duvarların ve zeminin biçimi değişiyordu sadece. Bir beş metre daha gidince, Labirent’in şekli yine değişiyordu.

Az önce düz bir koridorda yürüyorlardı. Şimdi ise, on metre kadar ileride sert bir dönemeç vardı. Dönemecin ilerisinde ne olduğu, buradan bakınca görülmüyordu.

“Sanki birisi eşek şakası olsun diye Labirent’in bir parçasını kesip koparmış da, onu Labirent’in bir başka yerine yapıştırmış gibi… diyebiliriz herhalde. Böyle bir olayla daha önce hiç karşılaşmış mıydınız?” Yuuki böyle sorunca, Alfredo da Franca da başlarını sağa sola salladılar.

Her neyse, burada şaşkın şaşkın durmanın bir yararı yoktu. Vaziyeti görmüşlerdi; sırada düşünmek ve anlamak vardı. Başlarına tam olarak ne gelmişti acaba?

“Franca. Bu gördüğümüz şeyler, senin Medyum meslektaşlarından birinin bize gösterdiği bir hayaldir belki; ne dersin? Olabilir mi?”
“Bilmem ki. İnsana serap gösteren bazı kerametler var. Ama…” Kızın baş ağrısı ve kulak çınlaması geçmiş gibiydi. Yavaşça ayağa kalktı. Elini duvardaki sarmaşıklara uzattı, bir tanesini tutup sarstı. Bitkiden çıkan hışırtılı ses, Yuuki’nin kulağına kadar geldi.
“Evet, dokunduğum zaman onu hissedebiliyorum. Sadece gözü değil, beş duyuyu birden kandırabilecek bir serap yaratmak, imkansızdır bence.”

Yani bu, insan Medyumlarca yapılabilecek bir iş değildi. Eğer öyleyse, geriye düşünülebilecek bir tek ihtimal kalıyordu…

“Ö -Öğretmenim… bize ne olacak şimdi?”
“A.- acaba yolumuzu mu kaybettik?”

Selim ve Edgar, kafalarını kaldırmış ürkek ürkek Yuuki’nin yüzüne bakıyorlardı. “Talim okulunda öğrenmediniz mi?” dedi Yuuki. “Labirent’te başınıza ne gelirse gelsin şaşırmayın, derler. Doğrusu, çok nadir rastlanan bir vaka ile karşılaştık. Mutlu olmanız gerek, bu sizin için çok değerli bir deneyim olacak.” Çocuklar korkuya kapılmasın diye, dalga geçercesine güldü.

Önce bu olayı değerlendirip, tehlikede olup olmadıklarını anlamaları lazımdı. Ama bunu yaparken, yanlarındaki çocukları korkutmanın bir anlamı yoktu. Yuuki’nin işi, çocukları korumaktı.

Neyse ki çocuklar paniğe kapılmamışlardı. Ne olduğunu çözememişlerdi, o kadar şaşkındılar ki korkmaya fırsat bulamamışlardı. Şimdilik sakindiler.

Yuuki, Tina’yı bir köşeye çekip alçak sesle sordu:
“Ne olduğunu anlayabildin mi bakalım?”
“Labirent alt-üst oldu. Kendimizi çok kötü hissediyoruz.” dedi Tina asıl suratla. Daha kendine gelememişti anlaşılan.
“Labirent’in alt-üst olduğunu görüyorum zaten, gözüm var. Neden böyle oldu, diye soruyorum.”
“Offff…” Tina, inleyerek kaşlarını çattı. “Umm… büyük miktarda Kutsal Gücün hareket ettiğini hissettik. Ama… bu olay, tanrıçaların bir mucizesi değil.”
“Nereden biliyorsun?”
“Böyle bir şey yapmak, bir tanrıçaya çok güç kaybettirir de ondan. Doğrudan doğruya Labirent’in bir parçasının yerini değiştirmek, uzay-zamanın iki parçasını yerinden söküp, birbiri ile değiştirmek. Böyle bir şey, sıradan bir ışınlama işiyle kıyaslanamayacak kadar çok Kutsal Güç tüketir. Mesela… Efendi, senin gibi yüz kişi, tüm hayatları boyunca kazandıkları tüm parayla Kutsal Emanet alsalar bile o kadar güç toplayamazlar.”
“Çok anlaşılır şekilde anlattın, sağ ol.”

Verdiği örnek biraz kalp kırıcı olmuştu ama, Tina’nın söyledikleri inandırıcıydı. Eğer gördükleri şey, bir insanın da bir tanrıçanın da işi değilse, ne olmuştu o halde?

Labirent’tekiki sihirli mekanizmalardan biri harekete mi geçmişti acaba? Ya da, bir tür Kutsal Emanet mi kullanılmıştı? Doğru, uzay-zamanı eğme gücüne sahip eşyalara çok nadir de olsa rastlanıyordu. Yuuki, böyle bir eşyaya nerede rastlanabileceğini bilmiyordu tabii.

Birisi, bu durumu kasten açığa çıkarmış olabilirdi, eğer öyleyse bu ciddi bir problemdi. Ama…
Neler döndüğünü kesin bilmemize yetecek kadar ipucu yok, diye düşündü Yuuki. Derin bir soluk aldı.
“Şimdilik sebep aramayı bir yana bırakalım. Labirenti eski haline getirebilir misin?”

Küçük tanrıça, öfkeli bir tavırla tersledi: “Tina yapamaz bunu. Yapabilmemiz mümkün mü sence?”
“Değil tabii. Özür dilerim.”

Tina henüz çok az Kutsal Güç biriktirebilmişti. Bu haliyle, büyük bir mucize gösteremezdi. Yuuki biraz düşündükten sonra, konuya başka açıdan bakmaya karar verdi. “Halen dördüncü katmanda olduğumuzu var sayalım. Bak aklıma ne geldi Tina, birinci ve ikinci katmanlardaki; ve Labirent’in girişindeki fenerleri hissedebiliyor musun?”
“Hımm, bir deneyelim bakalım.” Tina gözlerini hafifçe yumdu.

Labirent’in ilk üç katmanında kullanılan fenerlerde, ışıktaşı denen Kutsal Emanetler kullanılıyordu. Son derece sık rastlanan ucuz bir Kutsal Emanet türüydü bu; ama sonuçta Kutsal Emanettiler. Yani içlerinde Kutsal Güç vardı. Ve tanrıçalar, Kutsal Gücü hissedebilme yeteneğine sahiptiler.

“Hı-hı, hissedebiliyorum. Üstümüzde, belli aralıklarla dizilmiş zayıf Kutsal Güç kaynakları var. Herhalde, fenerlerdir bunlar.”
“Demek öyle. Neyse, buna da şükür.”
“Neden bu kadar sevindin ki?” Tina gözlerini iri iri açıp başını yana eğdi. “Bir şey mi anladın, Efendi?”
“Yok bir şey. Aklıma kötü bir ihtimal gelmişti de, onun doğru olmadığını anladım sadece.”

Demek ki Labirent’in girişinden uzaklaşmamışlardı. Yani ekibin yeri hiç değişmemişti. Ekibin çevresindeki koridor, kopartılıp Labirent’in bir başka yerine taşınmamıştı. Onun yerine, Labirent’in bir kısmının yapısı baştan aşağı değiştirilmişti. Yani, eğer Tina’ya yeteri kadar Kutsal Güç verebilseydi, ışınlanarak buradan kaçmaları mümkün olabilirdi.

Eh, o kadar Kutsal Güç bulmanın bir yolu var mı, o ayrı bir meseleydi. En azından anlaşılmaz, açıklanamaz bir durum içinde değildiler artık. Yuuki, bunun için minnet duyuyordu.

Yuuki, ekibin diğer üyelerine döndü. Çocuklar artık sakinleşmişlerdi. Kaiya da kendini epeyce toparlamış gibi görünüyordu. Franca, acı bir gülümsemeyle:
“Nedense sizinle beraberken, pek çok tuhaf olay yaşıyorum.”
“Eh, öyle. Geçen sefer Labirent’te beraber indiğimizde de benzer bir şeyler yaşamıştık.”

Yuuki hafifçe omuz silkti. Geçen ay, üçüncü katmanda pek çok Cisimsiz Mahluk, ayrıca bir de Cisimsiz Ejder belirivermişti. Yuuki, o olaya bulaşan diğer insanları hatırladı; şu an burada olmayan kişileri…
“Aa, aklıma gelmişken… Franca, o günden sonra ağabeyini görebildin mi? Artık yaraları düzelmiştir herhalde.”
“Ooo, Stefan’dan mı bahsediyorsunuz? Sahi, ne oldu o adama?”
“Halif Birliği’nin kışlasında, güya göz altında tutuluyor. Bence kendi isteğiyle kışlada saklanıyor, göz altında tutulduğu da yalan. Benimle görüştürmelerini sağlayamadım.” dedi Franca, suratında üzgün bir ifadeyle. Bu üzgün hali bile bir gelişme sayılırdı: Eskiden, ağabeyinden bahsederken hep yüzü kararırdı. Demek ki yarı-kardeşiyle arasındaki kavgayı, kendi içinde bitirmişti artık.

“Eh, acele etmeyeceğim. Ona söylemek istediğim pek çok şey var.” Franca sakince gülümsedi.
Yuuki başını ‘evet’ anlamında salladı. Artık Franca için endişelenmeme gerek yok, diye düşünüyordu.
“Haydi bakalım, senin ağabeyinle konuşabilmen için önce bir şeyler edip yer yüzüne dönmeliyiz. Ne yapalım?”
“Hımmm…” Alfredo kafasını kaşıdı. “Öncelikle, güvenli bir yer ve su bulmamız gerek. Yiyecek ihtiyacını da, en kötü ihtimalle Cisimsiz Mahluk’ların etini ve Labirent’te büyüyen bitkileri yiyerek karşılarız.”
“Ben de aynı fikirdeyim,” dedi Yuuki. “Halen dördüncü katmanda olduğumuzu var sayalım. Yakınlarda birkaç tane su kaynağı olması lazım, ama bu eşek şakasını yapanlar onları da değiştirmiş olabilirler. O zaman, çaresiz kalırız.”
Alfredo İçini çekti. “Şimdilik, etrafı araştırarak başlayalım. Çocukları koruya koruya, yavaşça ilerleyelim.”
“Olur.” diye onayladı Yuuki. Zaten, yapabilecekleri tek şey de buydu.

Mola bitmişti. Ekip, tekrar yola koyuldu. “Bab-ı Ali”nin dördüncü katmanında, yavaşça ilerlediler. Labirent çok değişmişti. Bu bölge hakkında bildikleri şeyler geçerli değildi artık, odaların ve koridorların biçimi değişmişti; herhalde üst kata çıkan merdivenlerin bile yeri değişmişti.

Yürürken, tıpkı kendileri gibi şaşkın, yolunu kaybetmiş başka ekiplere rastladılar. Onlarla bilgi alışverişi yaptıktan sonra, kapana kısıldıklarını öğrendiler. Herkes bir an önce Labirent’ten çıkmak istiyordu ama üst kata giden merdivenleri hiç kimse bulamamıştı.

Yine de, diğer ekiplerle konuşmanın bir faydası oldu. Ekiplerden biri bir yer altı pınarı bulmuştu, su kaynağının yerini tarif ettiler.
“Hımm. Labirent’in şekli bozulsa da suyun akışı durmamış. Nasıl bir numara acaba?” Tina, suyun kenarına gitmiş meraklı gözlerle suya bakıyordu. Bu yer de diğer yerlerle aynı durumdaydı. Kaynağın yanında durup beş metre ileriye bakınca, Labirent’in duvarlarının yapısı değiştiğini görüyordunuz. Ama su, yatağında durmadan ve taşmadan akmaya devam ediyordu. Bir noktada, su ansızın beliriveriyor, beş metre akıyor ve ansızın gözden kayboluyordu.

“Suya düşme, Tina.”
“Niye düşelim, aptal mıyız bi… Aaay!” Daha lafını bitirmeden ayağı kaydı, yanında duran Franca aceleyle uzanıp onu tutmak zorunda kaldı.

En azından, içme suyu problemi çözülmüştü.
“Burada yemek molası verelim mi?” dedi Alfredo. İyi fikirdi, hem karınlarını doyurmuş hem mataralarına su doldurmuş olurlardı. Yuuki, gözcülük etmeye gönüllü oldu; ekipten biraz uzaklaştı. Gözlerini çevrede dolaştırarak kurutulmuş ekmeğini kemirmeye başladı. Aklını meşgul etmezse dikkati dağılabilirdi, o yüzden bundan sonra ne yapacağını düşünmeye başladı.

Sadece araştırma açısından düşünürse, en verimli yol Yuuki’nin diğerlerine: “Siz burada bekleyin” deyip tek başına keşfe çıkmasıydı. Ama bunu yaparsa başka problemler çıkacaktı.

Mesela, tek başına giderse ekibi tekrar bulabileceğinden emin değildi. Eğer Labirent’in şekli bir kez daha değişecek olursa, Yuuki bile yolunu şaşırabilirdi.

Hem, içi de rahat etmezdi. Çünkü kendisi yokken ekibin başına bir şeyler de gelebilirdi. Alfredo’nun ve Franca’nın yeteneklerine güvenmiyor değildi. Ama onlar, iyi birer savaşçı olsalar bile sonuçta insandılar. İnsandan daha güçlü tehlikeler de vardı.

Kısa süre önce yaşanan o olayı… destanlara konu olmuş o yaratıklardan, yani Cisimsiz Ejderlerden birinin çıkıp gelmesini hatırlayınca, tedbiri elden bırakmaması gerektiğini anlıyordu.

“Bir Silahşor olsaydım…” diye fısıldadı Yuuki. Bir Silahşor olarak, daha esnek hareket edebilirdi.

Tanrıçalar ve Silahşorları arasında bir bağ vardı. Bu bağ sayesinde, ayrılsalar bile birbirlerinin nerede olduğunu sezer, hatta birbirlerine mesaj gönderebilirlerdi.

Bir zamanlar, sahibesi olan tanrıçayı tehlikeden defalarca kurtarmıştı; tanrıça da onun hayatını defalarca kurtarmıştı.

Şimdi, Yuuki’nin bir sahibesi yoktu, bir Kutsal Kalkanı yoktu, sonsuz bir hayatı yoktu. Silahşorların özelliklerinden birine bile sahip olmayan eski bir Silahşordan… sıradan bir insandan ibaretti.

“Ya Efendi’nin Silahşor olmasına karar verilirse?” dedi Tina alçak sesle. Çaktırmadan Yuuki’nin yanına gelmişti. Anlaşılan, az önce mırıldandığı zaman söylediği şeyi duymuştu.



“Bir tanrıça, çağırma mucizesini kullandığı zaman gelen kişi, o tanrıçanın bir parçası olur. Kimin Silahşor olacağına Göksel Tanrı karar verir… çağıran tanrıça için en uygun kişi kimse, o seçilir. Tina, gerçekten Efendi’ye ihtiyaç duyuyorsa; çağırmanın sonucunda Tina’nın Silahşoru Efendi olacaktır.”
“İmkansız.”
“Nedenmiş o?” Tina, kalbi kırılmış gibi kaş çattı. “Belki şaka yaptığımızı sanıyorsun ama Tina ciddi…”
“Özür dilerim. Seninle bir ilgisi yok bunun…” Yuuki şefkatle gülümsedi ve elini, Tina’nın başına koydu. “Sorun bende. Şu anki halimle, Silahşor olmak için gereken özellikler bende yok. Yani imkansız.”
“Öyle mi dersin? Nedenmiş? Eskiden, bir başka tanrıçanın Silahşoru olduğun için mi?” diye üsteledi Tina. Yüzünde çok ciddi bir tavır vardı.
“Ondan değil.” Yuuki, söze devam etmeden önce derin bir nefes aldı. “Aslında, Silahşor dediğin…”
Birden sustu.
“Efendi?” dedi Tina şaşkın bir sesle. Yuuki cevap vermedi. Bir an gözlerini kısıp ileriye baktı, sonra ardına dönüp bağırdı:
“Amca, Franca, Cisimsiz Mahluk var! Büyük bir tane!”

İkisi de, deneyimli araştırıcılardan bekleneceği gibi, bir anda tepki verdiler. Alfredo ayağa fırlayıp koştu; hemen ardından da Franca geliyordu.

“Bebeler şuraya toplansın! Çabuk, çabuk!” Yuuki ve Tina, çocukların önüne geçip onları korumaya hazırlandılar.

Karanlığın içinden çıkıp gelen, tırtıla benzer bir canlıydı.
Ama boyunun uzunluğu iki metreden hayli fazlaydı. Gövdesinin yanlarından böcek ayağı gibi on tane bacak çıkmıştı, bunlar gelişigüzel kımıldıyordu. İnsanın içini bulandıran, iğrenç bir görüntüsü vardı. Bu kadar çok ayağı olduğu için, elbette ki çok hızlı hareket ediyordu.

“Hiii!” Yuuki’nin arkasında, Selim ince sesle bir çığlık attı; ve öğürür gibi bir ses çıkardı.
“Ah, şu şey amma da korkunç görünüyor, değil mi? Zehirli bir canlıya benziyor, o yüzden onu yaklaşmadan öldürmeye çalışacaklar.” Yuuki, çok sakin bir sesle, normal ders anlatır gibi konuşuyordu. Sesinin tonuyla onlara şunu öğretiyordu: Telaşlanmak yasak. Telaşlanmak gereksiz.

Gerçekten de, Franca böyle bir canavarı tek başına bile yakıp kül edebilirdi. Ama…
Bu normalde çok daha aşağıdaki katmanlarda yaşayan bir Cisimsiz Mahluk. Labirent’in farklı bölgelerinden parçalar buraya gelince, canavarın yuvası da buraya taşınmış olmalı… diye düşündü Yuuki. İçinden şansına tükürmek geliyordu.

Belki de, düşündüğünden daha büyük bir tehlike içindeydiler.
İçinde, sizi daha büyük belalar bekliyor diyen, kötü bir his vardı.

* * *

Solitus şehrinin biraz dışında, ufak bir tepe.
Üç siluet, tepenin zirvesinde durmuş “Bab-ı Ali”nin giriş kapısını seyrediyorlardı.

“Böylece, planımızın birinci aşaması tamamlanmış oldu.”
“Yıldızları Parlatan Tanrıça” Elfride, havaya kaldırmış olduğu sağ kolunu yavaşça indirdi.
Elinde tahtadan bir küp tutuyordu. Ufak bir küptü bu, iki avucuyla sarabileceği kadardı.

“Gerçekten çalıştı mı? Şu, ‘Hiçliğin Sır Kutusu’ mudur nedir?” Jahar, gözlerini kuşkuyla kıstı. “Ben sizin gibi değilim tanrıça hazretleri, Kutsal Güçte bir değişiklik olduğu zaman bunu anlamam.”
“Endişen varsa, o küçük prensesine sor da gör. Labirent’in ikinci katmanından aşağısı bundan etkilenecek. Dördüncü katmandan yedinciye kadar olan bölge tamamen mühürlendi –artık oraya kimse girip çıkamaz.” dedi Elfride, yüz ifadesini hiç değiştirmeden.

Kutsal Emanetin adı: “Hiçliğin Sır Kutusu”. “Yıldızları Parlatan Tanrıça”nın gizli deposundan gelme, çok eski bir eserdi bu. Belli bir bölge içindeki uzay-zamanı hareket ettirip, oradaki her şeyi başka bir yere gönderebilen bir cihazdı bu. Öyle bir aygıttı ki, istenirse yere attığınız şeylerin tavandan kafanıza düşmesini sağlar; veya bir odanın iki kapısını birbirine bağlardı: Odaya girmek için kapıdan geçtiğiniz an kendinizi diğer kapının dışında bulur, odaya giremeden odadan çıkmış olurdunuz.

Normalde, çalışması için kutuya Kutsal İnci koymak gerekiyordu. Ama bu kez tanrıça, aygıta enerji vermek için kendi içindeki muazzam Kutsal Gücü kullanmıştı. Kutu çok büyük ölçekte çalışmış; Labirent’in bir kısmının yapısını geçici olarak değiştirmişti.

Nedense kutunun bir tür otomatik güvenlik kilidi vardı, onunla her istediğinizi yapamıyordunuz. Elfride, kutunun Labirent’e benzer koridorlar yaratarak eğlenmek için icat edilmiş bir tür oyuncak olabileceğini düşünüyordu.

Kutunun bu kaprisi yüzünden, Tina’yı ve arkadaşlarını hapsetmek için aygıtı defalarca çalıştırması, Labirent’te irili ufaklı pek çok değişiklik yapması gerekmişti. “Eh, bir önemi yok. Bu cihazı defalarca kullanmak bile, bana fazla bir külfet getirmiyor.” diye böbürlendi tanrıça. Bizzat mucize gerçekleştirmek yerine, bir Kutsal Emanetin etkisini çoğaltmak için fazla bir Kutsal Güç harcamak gerekmiyordu.

Tina’yı ortadan kaldırmak için olsun, Yuuki’yle savaşmak için olsun, Jahar’ın bir Ejderdişi silahı ile saldırıya geçmesi gerekecekti. Bunu yaparken insanların onu görmesi işine gelmezdi, ayrıca Yuuki’nin veya Tina’nın kaçıp kurtulmasına da izin veremezdi.

O yüzden, Yuuki’nin ekibini Labirent’te tek başlarına bırakmak, mümkünse Yuuki ve Tina’yı ve ekipteki herkesi diğerlerinden ayırmak istemişti. Bu bir kez başarıldı mı, Jahar oraya ışınlanıp işi bitirecekti.

“Şu anda, Altıncı tanrıçanın azıcık Kutsal Gücü var. Yine de, sen beceriksizlik yapar de işini hemen bitiremezsen, onun Kutsal Güç toplamanın bir yolunu bulamayacağını garanti edemem. “Ay” tanrıçası ile bağlantı kur ve ona durumu bildir. Sonra da koşullar olgunlaşır olgunlaşmaz, ikisini de hemen ve kesinlikle öldüreceksin. Gerekirse, yoluna çıkan insanları yok edebilirsin; çok abartmadığın sürece. Sana izin veriyorum. Anladın, değil mi?”
“Bana böyle emir verir gibi konuşmaya hakkın olduğunu sanmıyorum, Yıldızların tanrıçası. Ben, Ay’ın Silahşoruyum; senin değil.”
O ana kadar sessiz kalmış olan Kai, lafa karıştı: “Gereğinden fazla patronluk taslamak, Elfride hazretlerinin normal halidir. Bunu, bir köpeğin sevimli iniltisi veya küçük bir kuşun ötüşü gibi düşün; böylece sinirin bozulmamış olur.”

Bu dokundurmaya bozulan “Yıldız” tanrıçası, son derece ters bir bakışla “Yıldız Silahşoru”nu süzdü; ama Kai buna hiç aldırmadan gülümsemeye devam etti.
“Sizin aranız epey kötü anlaşılan…” dedi Jahar usanmış bir tavırla. “Neyse, tavsiyelerin için teşekkür ediyorum. Görevi eksiksizce yerine getirmeye kararlıyım. Ama, senin aklından neler geçiyor doğrusu çok merak ediyorum, Elfie’ciğim…”
“Elfie’ciğim mi?”
Jahar, Elfride’nin yüzündeki afallamış anlatımı görmezden geldi: “Öldür öldür deyip durman, pek de barışçıl bir huy sayılmaz. Evet, tanrıçaların hayatı bu mücadeleye bağlı, biliyorum; bizim Kaiya’yı kullanman da taktik icabı, onu da anladık. Ama konuşmanı ve davranışlarını, bir tanrıçaya pek yakıştıramadım doğrusu.”
“………”
“Tanrıçalar, daha tatlı… yani, daha sıcakkanlı olmalıdır, değil mi? Ben Kaiya’cığımı bu işi yapmaya ikna edene kadar akla karayı seçtim, biliyor musun? Bizimki, böyle ölmeli kalmalı işlerden pek bir nefret ediyor da…”

Tanrıçaların birbirleriyle savaş halinde oldukları doğruydu ama, onların ayrıca dünyayı ve insanları koruyucu varlıklar oldukları da doğruydu. Merhamet duygusu, bir tanrıçanın ayrılmaz parçası olmalıydı.

“Yani, senin ‘yoluna çıkanları yok et, izin veriyorum’ demen tanrıçadan umulacak bir hareket değil. Eğer o lafı söyleyecek birisi varsa, o da biz Silahşorlarız. Neden bir tanrıça, ‘onları mutlaka öldür’ demek için bu kadar acele ediyor?”
“…Ölüm hakkında konuşan kişi bir Silahşor olunca, insan hak vermeden edemiyor…” Elfride usulca iç çekip ekledi: “O, ‘Altıncı Tanrıça’ dediğiniz kız… çok tehlikeli.”
“Ne?” Jahar kaşlarını çattı. Silahşorlar için tehlikeli denebilirdi, ama bir tanrıça için bu sözcüğü kullanmak saçmaydı. Dünyada hiç kimseyi incitemeyecek yegane varlıklardı tanrıçalar.
“Ayrıntıları duymak istiyorsun galiba?”
“Elbette istiyorum.”

‘Yıldızları Parlatan Tanrıça’ biraz düşündükten sonra başını salladı. “Pekala, nasıl istersen. Senin tanrıçan da o ‘Altıncı Tanrıça’nın yanında. Yani artık istesen de istemesen de bu işe batmış durumdasın. Bak şimdi… eğer bu görevi berbat edecek olursan, sen de, tanrıçan da, biz de… hepimiz ölürüz.”
“………” Jahar, ne karşılık vereceğini bilemiyordu. Gülmek istedi ama yapamadı: Çok, ama çok güçlü büyük bir güce sahip tanrıça Elfride’nin gözlerinde, çok ama çok ciddi bir korku vardı çünkü.

“Sana her şeyi anlatacağım.” dedi Elfride. “Altıncı Tanrıça hakkında… gerçek adı, ‘Kıyametin Yılanı’ olan o tanrıça hakkında…”

{ 3 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan