Posted by : Alper Bilir 21 Nisan 2016 Perşembe



Araştırıcı Talim Terbiye Okulu’nun kapısı, kentteki tüm çocuklara açıktı. Kaiya, kendine kimi kimsesi olmayan bir öksüz süsü vererek bu okula girmeyi başarmıştı.

Araştırıcıların, bu kent için vazgeçilmez önemi vardı. Araştırıcı aday adayı olan yeni öğrenciler, okulda memnuniyetle karşılanıyordu. En azından ona yatakhanede tertemiz bir oda vermişlerdi, üç öğün de yemek yiyordu. Şikayet edecek bir şeyi yoktu.

Kaiya yemekhanedeki akşam yemeğini bitirmiş, kendi odasına dönüyordu. Aslında, yatakhanenin odaları iki kişilikti ama Kaiya, şansına bir odayı tek başına kullanıyordu. İçine kapanık, insanlarla yakınlık kurmakta zorluk çeken bu kız, yalnız kalabildiği için şükran duyuyordu.
Bugün amma da yoruldum… diye düşündü. Hem gövdem, hem ruhum yoruldu. En iyisi hemen uyuyalım.

Böyle düşünerek odasının kapısını açtı –ve yatağına oturmuş bir adamın siluetini gördü.
“Hoş geldin!”
“Hii!” boş bulunup bir çığlık attı Kaiya.
“Niye ürktün be, tanrıça hazretleri? İnsanın kalbini kırıyorsun.”
“Ja, Jaha… Bay Jahar! Lütfen beni böyle korkutmayın.” Kaiya hafifçe göğüs geçirip odaya girdi, kapıyı örttü. Kalbi hala hızlı atıyordu.

Araştırıcı olmak isteyen bir çocuk numarası yapsa da, Kaiya şehri koruyan tanrıçalardan birisi, “Tacında Ay Parlayan Tanrıça”ydı. Ve bu genç adam, yani Jahar da onun çağırdığı Silahşordu.
“Şe, şey, yatakhaneye öğrenciler ve öğretmenler dışında kimse giremez, yasaktır… o değil de, siz nereden girdiniz ki buraya?”
“Pencereden.”
“Ama burası üçüncü kat.”
“Bir problem mi var?” dedi Jahar sakince. “Ufak tefek detaylara takılma şimdi. Ayrıca neden bu kadar şaşırdın ki? Seninle konuşmaya geleceğim, dememiş miydim? Hem sen, benim yakınlarda olduğumu sezebiliyorsun değil mi, Kaiya’cığım?”

Tanrıçalar ve Silahşorleri arasında özel bir bağ vardı. Eğer konsantre olurlarsa, birbirlerinin nerede olduğunu hissedebilirlerdi. Hatta, kısa mesafeden birbirlerinin düşüncelerini işitmeleri bile mümkündü.
“Ö –özür dilerim. Biraz… dalmışım da.”
“Bu kadar gayretsiz olursan acısı sonradan çıkar. Kendine gelsen iyi edersin…” Jahar, küçümser bir tavırla iç çekti. “Diğer tanrıçalarda daha şimdiden savaş halindesin, eğer kendini salacak olursan senden daha güçlülerce öldürülürsün! Ben de seninle aynı kaderi paylaşıyorum, yani aptal gibi yenilmek hiç hoşuma gitmez.”
“Evet, anlıyorum.”
“Gerçekten anlıyor musun?” Jahar’ın suratında inanmaz bir ifade vardı. “Şu Tina denen küçük hanımın cesaretini kendine örnek almalısın.”
“Özür… dilerim…” Kaiya olduğu yerde büzüşüp böyle yanıt verdi. Yer yarılsa da içine girsem, diye düşünüyordu.

Çağırmak için gereken işlem yapıldığı zaman, Göksel Tanrı, her tanrıçaya ona en çok uygun Silahşoru seçer, o adamı başka dünyalardan bu dünyaya gönderirdi. Ne var ki Kaiya, Jahar’a bir türlü ısınamamıştı. Açıkçası, bu adamın savaşmaya olan düşkünlüğü ve kaba tavırları kızı çok korkutuyordu. Adamın karakteri, Kaiya’nınkinden çok farklıydı.

Kaiya’nın kendini bu dünyada bulması, bundan hemen hemen üç yıl önce olmuştu. Tina hariç, en yeni tanrıça kendisiydi.

Tanrıçalara, bir takım bilgiler doğuştan nasip ediliyordu: Yok olmaya yüz tutmuş bu dünya hakkında, Cisimsiz Boşluk yani “Büyük Yutan” hakkında, o boşluğu durduran Bariyer hakkında, Solitus denen bu şehir hakkında, Bab-ı Ali denen büyük Labirent hakkında, Kutsal Emanetler ve Kutsal Güç hakkında, son olarak da sahip olduğu görev ve düşmanlar hakkında…

Evet, Kaiya doğduğu günden beri zalimce bir mücadelenin içinde yaşıyordu. “Tacında Ay Parlayan Tanrıça” olarak doğmak demek, bu adı kendinden önce taşıyan tanrıçanın yok edilmiş olması demekti. Aynı şeyin kendi başına gelmesini istemiyorsa, bu savaşı kazanmaktan başka çaresi yoktu.

Başka çaresi yoktu ama, şartlar da çok kötüydü.

Normalde, tanrıçalara sadece Silahşor’ler değil, “Halif Birliği” denen araştırıcı ekipleri de hizmet ederdi. Bu ekipler, Labirent’ten kısa sürede bir sürü Kutsal Emanet bulup çıkarabiliyordu. Ancak bir önceki “Tacında Ay Parlayan Tanrıça”, nedense ölümünden kısa bir süre önce “Ay’ın Halif Birliği”ne dağılmalarını emretmişti.

Kaiya, elinde hiçbir şey olmadan, Jahar ile beraber, işe ta en başından başlamak zorundaydı. İlk amacı, güvenebileceği araştırıcılar toplayıp “Ay’ın Halif Birliği”ni tekrar kurmaktı. Ama Kutsal Gücü de, parası da, ona itaat edecek inananları da yoktu. Bu yüzden gerçek kimliğini saklayıp kente gizlice giriyor, kendi eliyle bilgi topluyordu.

Elbette, Labirent’e mümkün olduğunca yakın olmak istiyordu; ama Kaiya’nın dış görüntüsü, bir çocuğun görüntüsüydü. Labirent’e girecek olursa şüphe uyandırırdı. O yüzden Kaiya, Talim Okulu’na bir araştırıcı adayı olarak görmiş, Jahar da bir araştırıcı olarak tek başına faaliyet göstermişti.

Tanrıçalar yıllar geçince büyümezlerdi. Talim Okulu’nda uzun süre kalacak olursa, onda bir tuhaflık olduğu anlaşılırdı. Okuldaki ikinci senesiydi ve daha şimdiden, okula devam etmek riskli olmaya başlamıştı. Yakında bir başarı elde etmesi lazımdı… ve tam da bu zor zamanda, eline altıncı bir tanrıça, Albertina hakkında bilgi geçmişti.

Son bir aydır bu Albertina’yı gözetlemek, Kaiya’nın başlıca görevi olmuştu. Tina güneş gibi pırıl pırıl, masum, iyimser bir kızdı. Herkesin sahip olmak isteyeceği bir kız kardeş gibiydi adeta; Kaiya, keşke ben de böyle birisi olabilsem diye düşünmüştü. Aslında düşman olduklarını bilmese, Tina’yı çok severdi herhalde.

Diğer yandan, eğer günün birinde Tina’yla savaşmak zorunda kalacaklarını düşünmeye başlarsa, o zaman da kendini kötü hissediyordu. O yüzden kalbinin dizginlerini sımsıkı tutmuş, hiçbir şey hissetmemeye çalışmıştı.

“Eee, durum nasıl?”
“Ah, evet… bana söylediğiniz gibi, gönüllü olup Tina’yla aynı ekibe katıldım. Bugün beraberce, Labirent’e hazırlık olsun diye antrenman yaptık. Oradan yeni döndüm daha.”
“Aferin sana. ‘Kar Kılıcının Kralı’ ne alamde?”
“Yuuki öğretmeni mi soruyorsunuz? O da yanımızda olacak ama…”
“Tabii ki yanınızda olacak. Onunla yüz yüze düello etmeyi çok isterdim. Ama, dürüstçe savaşmakla uğraşmayıp adamı ikiye biçivermek daha mantıklı olacak galiba.”
Jahar’ın ses tonu, Kaiya’nın içini kötü bir hisle doldurmuştu. Sordu:
“Şey… ona bir şey mi yapacaksınız?”
“Yapacağım ya. ‘Yıldızlar’ tanrıçası Tina’yı da Yuuki’yi de öldürmemi istiyor.”
“Ne…” Kaiya’nın boğazı düğümlendi. “Yıldızları Parıldatan Tanrıça” Elfride ile bir ittifak kurmuştu. İttifak kurma önerisi, Elfride’den gelmişti.

Öldürmek kolaydı. Ama her öldürülen tanrıçanın yerine, birkaç ay sonra yeni bir tanrıça doğuyordu. Bu nedenle bir tanrıçayı kontrol altına almak, onu kullanmak daha akıllıcaydı. Jahar, Elfride’nin teklifini böyle yorumlamıştı.

Henüz yeni doğmuş, “Halif Birliği” olmayan Kaiya’nın fazla seçeneği yoktu doğrusu. Elfride ile arasındaki ilişki, iki ortak gibi değildi. Elfride onu koruyordu, Kaiya da Elfride’ye hizmet ediyordu.

“Eh, sen birini öldüremezsin Kaiya’cığım. O yüzden işe benim el atmam gerekecek. Senden, o ikisini birbirinden ayırmanı istiyorum.” dedi Jahar neşeli bir sesle.

Tanrıçaların ve Silahşorlerin gövdeleri, Kutsal Kalkan denilen bir güçle kaplıydı. Normal silahlarla, normal yöntemlerle yaralanmaları imkansızdı. Bu kalkanı delip geçebilecek yalnızca bir tek metod vardı. Ve Jahar, bu metoda, yani bir Ejderdişi silahına sahipti.

“Ö, öl…”
“Ne?”
“Öldürmek… hemen mi? Neden?” Kaiya, nihayet kendini konuşacak kadar toparlamıştı.
“Bana ‘dünyanın iyiliği için’ filan dediler. Ağızlarından başka bilgi alamadım. Elfride, dişi bir tilki kadar kurnaz. Eh, Tina denen kız bir tanrıça ya da ona benzer bir şeyse zaten bizim düşmanımız sayılır; yani bir kar/zarar hesabı yaparsan kazançlı çıktığımızı görürsün.”
“Ama… ben böyle bir şey yapamam.”
“Öldürecek olan sen değilsin, benim.”
“Ama… öldürmeye yardım etmek… istemiyorum…” Kaiya’nın birden dili tutuldu, konuşmaya devam edemedi. Jahar, neşesiz bir kahkaha atıp gözlerini kısmıştı:
“Yani demek istiyorsun ki, Kaiya’cığım; sen ve ben zafer kazanmak için çalışmaktan vaz geçip, beraberce ölmeye razı olmalıyız. Öyle mi?””
“Be… ben öyle bir şey…”
“Eğer düşmanları öldürmeme izin vermezsen, geriye ölümü beklemekten başka yapacak şey kalmıyor. Eğer istersen savaşmaktan nefret edebilirsin. Ama ölmeye yetecek cesaretin var mı bakalım, Kaiya’cığım? Hem kendinin, hem Silahşorunun hayatını çöp gibi bir kenara atacak mısın, haaa?”
“………” Kaiya, hiçbir şey söyleyemedi.
“Eğer anlamanızı sağlayabildiysem, ne mutlu bana…” Jahar böyle söyleyerek güldü. Az önceki tehlikeli tavrından eser kalmamıştı. “Bizim aslında kim olduğumuzu onlar bilmiyorlar. Hatta ben, geçen ayki olaylar sırasında Yuuki’nin gözünün önünde ‘öldüm’, yani onlara saldırmak kolay olacak. Tutup adama şehrin ortasında kılıç çekersem başımız belaya girer. Onu, Labirent’in içine getirip öldürmek en iyi çözüm. İkisinden önce hangisini öldüreceğimize, zamanı gelince karar veririz. Yola ne zaman çıkacaksınız?”
“Ne?” Suratında şapşal bir ifadeyle Jahar’ı dinlemeye dalmış olan Kaiya, Labirent’e düzenlenecek eğitim gezisini sorduğunu anladı. “E –evet. Şey, daha kesin kararlaştırılmadı ama… herhalde, dört veya beş gün sonra diye duydum.”
“Öyleyse plan yapmaya yetecek kadar zamanımız var. Gel seninle bu konuyu biraz konuşalım, Kaiya’cığım.” dedi Jahar. Ses tonundan, çok eğlendiği anlaşılıyordu.

* * *

“Yuuki, bence artık şunu yapmaktan vazgeçmen gerekiyor.” dedi kız, elini beline koyarak. Rahatsız olmuş gibi görünüyordu ama Yuuki, bunun nedenini anlamadı.

O yüzden sordu: “Şunu, derken?”
“Benim ismime böyle saygısızlık etmeyi.”
“Senin ismine mi?”
“Bunu diyorum işte, bunu…” Kız, kaşlarını çatıverdi. Yuuki, bunun öfke ve hoşnutsuzluk gösteren bir ifade olduğunu öğrenmişti. “Şimdi beni iyi dinle.” dedi kız. “İsimler çok değerlidir. Herkesin ismi kendine özeldir, başkasının malı değildir. O yüzden çok kıymetli birer simgedir isimler.”

Kızın boyu, gelişimi on üç yaşında durmuş Yuuki’ninkinden azıcık daha uzundu. O yüzden yüz yüze durup konuştuklarında, Yuuki’ye biraz yukarıdan bakıyordu. Ama Yuuki, bundan rahatsız olmuyordu.

“Niyetini anlamadım. Sen ne demek istiyorsun?”
“Ah, delirtecek bu kalın kafalı çocuk beni…” Kız, pes etmiş gibi kafasını iki yana salladı. “Bak şimdi Yuuki, canım benim, bana “sen, sen” diyor başka şey demiyorsun. Senin nasıl: ‘Yuuki Takaramigahara’ diye adın varsa, bu ablanın da bir ismi var! Sana adımı söylemiştim, değil mi? Bana ismimle hitap etmezsen, hem üzülüyorum, hem de kendimi yalnız hissediyorum.”

Kız, böyle söyleyerek Yuuki’nin yanaklarını elleri arasına aldı ve tatlı tatlı gülümsedi. “O yüzden, beni ismimle çağır lütfen.”
“Eğer gerekli olursa, o zaman öyle yaparım.”
“Ah, hitap tarzın üzerine de biraz çalışalım. İsmimin önüne ‘sevgili’ veya ‘güzel’ sözcüklerini eklemeyi deneyebilirsin.”

Yuuki iç çekti. Bu kız, bazen karşısındakinin ne dediğini hiç dinlemiyordu.
“İstersen, ismimin sonunda ‘ablacağım’ sözcüğünü de ekleyebilirsin. Haydi, bir dene bakayım.”
“Muriel ablacığım.”
“………”
Kız pat diye ağzını kapattı. Yanakları gitgide kızarıyordu.
“Birden… öyle birdenbire ne diyorsun be? Seni gidi…”
“Söylememi sen emrettin ya…”
“Öyle… öyleydi, değil mi? Tamam. Sana bunu ben söylettim ama biraz utandırıcı oldu doğrusu. Sen öyle deyince böyle utanacağımı düşünmemiştim. Hiç de uygun olmayan bir şey söyletmişim gibi geldi. Neyse, ‘sen’ değil ‘Muriel’ diyeceksin, tamam mı? Başına, sonuna bir şey eklemene gerek yok. Anlaştık mı?”
“…Muriel.”
“Bir daha de.”
“Muriel.”
“Tamam, bu iyi oldu işte. En iyi hitap şekli, sade olanı. Bundan böyle beni, adam gibi ismimle çağırmanı istiyorum.”

Muriel böyle söylemişti. Ve kocaman bir gülümseme, yüzünü kaplamıştı.

Sırf ona nasıl hitap ediş tarzım, neyi değiştirir ki? diye düşünmüştü Yuuki. Ama kızın yüzünde öyle bir mutluluk vardı ki, bu soruyu ağzıyla sormaya çekindi.

* * *

Daracık mutfaktan, hoş bir bıçak tıkırtısı geliyordu.

Yuuki, geçen gün Franca’dan aldığı sebzelerle haşlama yapmaya karar vermişti. Böylece, pişirme faslına fazla zaman harcamadan doğru dürüst bir yemek yiyebileceklerdi. Franca’ya teşekkür borçluydu doğrusu.

Yuuki, düzgün bir tempo tutturmuş sebzeleri kesiyordu –birden, elini durdurdu.
Gene eski günler gözümde canlandı…
Bu sabah gördüğü rüya, aklından çıkmıyordu bir türlü. Onu, ilk kez ismiyle çağırdığı günü rüyasında görmüştü. Hiçbir yanında kara gölgeler olmayan, mutlu bir anısıydı bu. Üstelik o günlerde ne kadar mutlu olduğunu, iş işten geçene kadar fark bile etmemişti.

Derin derin göğüs geçirdi. Neden o rüyayı gördüğünü tahmin ediyordu. Muhtemelen, Tina’yı bir kenara çekip “Sen onların ablasısın” diye azarlamış olduğu içindi. Yuuki’nin aklında, “abla” dediği bir tek kişi vardı. Tina’yla konuşurken o kişiye diar anıları canlanmış, hafızasındaki bataklıkların dibinden hatıralar çıkmıştı.

Muriel’i hatırladığı zaman, kalbi sızlıyordu.

Ama bu acı, eskiden olduğu gibi dayanılmaz bir acı değildi artık. Şimdiye dek Yuuki’yi pençesine almış sancılar, gün geçtikçe yerini sıcak bir duyguya bırakıyordu. Belki de Muriel, Yuuki’nin zihninde yavaş yavaş, geçmişte kalmış bir varlığa dönüşüyordu.

Fakat… Yuuki’nin sevinebileceği bir şey miydi bu?
“Ah!” O anda, başparmağının elle bitiştiği yerde keskin bir acı hissetti.
“Ne oldu, Efendi?”
Arka bahçedeki kuyudan su almaya gitmiş olan Tina, mutfağa geri dönmüştü.
“Biraz elimi kestim.”
“Üf, sende dikkat eksikliği var. Dikkat etmen gerekmiyor mu?”
“Şu diyene bakın hele. Git bandaj getir de şunun kanını durduralım.”
“Hımm… önce bir bakalım, nasıl kesmişsin.” Tina, Yuuki’nin cevap vermesini beklemeden onun elini tuttu, yaraya dikkatle, uzun uzun baktı…
…o baktıkça, yara kendiliğinden kapanıyordu. Kan durmuştu, hatta kesildiği andan beri akmış kan bile iz bırakmadan kayboluyordu.
“Oh, çok iyi iş çıkardık. Bunu ilk defa deniyoruz ama gene de harika oldu. Ne diyorsun? İstersen bizi biraz övebilirsin, Efendi!”

Yuuki, böbürlenen Tina’yı şimdilik görmezden gelip kendi elini süzdü:
“Hımm, iyileştirme büyüsü değil bu. Yaranın çevresindeki alanda, zamanın geriye doğru akmasını sağlamışsın.” Kız, yaranın iyileşmesini hızlandırmak yerine, deriyi kesilmeden önceki zamana geri döndürmüştü.
“Demek anladın? Böylece yara izi kalmadan mükemmel iyileşmiş olacak… Ayy!”



Yuuki, kızın alnına orta parmağıyla bir fiske vurmuştu.
“Ne –ne yapıyorsun yahu?” dedi Tina alnını tutarak. Gözünün kenarında yaşlar vardı.
“Benden izin almadan, kendi kafana göre mucize kullanmayacaksın demedim mi?” dedi Yuuki.

Normal insanların yapamayacağı, hatta en usta medyumların bile başaramayacağı şeylerdi, tanrıçaların mucizeleri.

Bu mucizelere kaynaklık edecek Kutsal Gücü, tanrıçalar Labirent’ten gelme Kutsal Emanetler’i bedenlerine alarak depolardı. Yuuki, Tina’yı bulduğunda kız Kutsal Gücü tükenmiş haldeydi ama, son zamanlarda Yuuki’nin verdiği Kutsal Emanetler sayesinde biraz güç toplamıştı. Belli ki az önce, o gücün bir kısmını kullanmıştı.

“Bir önemi yok ki bunun. Burada şimdi Efendi ile Tina’dan başka hiç kimse yok çünkü.” diye, keskin bir dille karşı çıktı Tina.
“Kutsal Güç israf ediyorsun. Sen, harçlık alınca hemen harcayacak karakterde birisisin.”
“Nereden bileceksin, biz senden hiç harçlık almadık ki. Ah, evet iyi fikir, Tina harçlığı sahiden harcayacak mı görmek için biraz harçlık versen…”
“Reddediyorum. Durumumuz müsait değil.”

“Üf be, ne cimrisin Efendi.” Tina hafifçe iç çekti. “Elden ne gelir. Kutsal Güç kullanıp insanlara yardım etmek bir tanrıçanın görevidir, içgüdüsüdür. Başı sıkışmış bir insan görünce ona yardım etmeden duramayız, yaralı birini görünce iyileştirmeden duramayız. Hatta yaralanan kişi, bizim cimri Efendi olsa bile.”
“O son lafı demeseydin iyiydi… Bak, bunları ben de biliyorum. Ciddi konuşmak gerekirse, harcadığın Kutsal Güç çok önemli değil. Yalnız, yerin kulağı var demişler. Göze çarpacak şeyler yapmamalısın. Ama yarayı iyileştirdiğin için sana teşekkür ederim.” Eğilerek kızın başını okşadı.
“Aaa…” Tina’nın yanakları pembe pembe oldu. Bunu gizlemek istercesine, dimdik durup göğsünü kabarttı. “Ma… madem anladın, sorun yok. Bize teşekkür etmene izin veriyoruz.”

Amma saf bir karakteri var bu kızın, diye düşündü Yuuki. Eh, içinden gelerek teşekkür etmişti, laf olsun diye değil. Ama kızın böyle tepki vermesi de çok sevimliydi doğrusu. Ona bakınca, küçük bir köpek yavrusu görmüş gibi oluyordu.

“Eee, neden öyle kendini kesecek kadar dalgındın bakayım, Efendi?”
“Dalgın mıydım ki?”
“Evet, seni gördük, kalbin burada değildi sanki. Zaten öyle olmasaydın kendi parmağını kesmek gibi utanç verici bir sakarlık yapmazdın. Ne oldu? Bir sıkıntın mı var? Ya da endişen? Haydi, Albertina’ya çekinmeden danışabilirsin.”
“Öyle bir şey yok.” Yuuki tencereye biraz su koyup ocağı hazırlarken cevap verdi. “Sadece, eski günleri düşünüyordum biraz.”
“Eski günleri mi?”
“Beni buraya çağıran ve Silahşor yapan tanrıçayı.”
“Hımmm…”
“Ne oldu?” dedi Yuuki, Tina’nın yüzünde bir an beliren tuhaf ifadeyi görünce. Sanki kız şok geçirmiş… ya da duyguları incinmiş gibi olmuştu.
“Hi, hiiç. Yok bir şey. Herhalde bir sürü güzel anılarınız vardır onunla. Tabii.” Hızlı hızlı konuşmaya başlamıştı. Ara vermeden devam etti: “O, şey, nasıldı?”
“Ne nasıldı?”
“Efendinin, tanrıçası, nasıl birisiydi diye soruyoruz.”
“Immm… seninle pek bir ortak noktası yoktu doğrusu. Boyu uzundu, yaşça da daha büyük görünüyordu…” Tanrıçaların yaşından bahsetmenin pek bir anlamı yoktu tabii. “Çok güler yüzlüydü… Ah, bir bakıma benziyorsunuz: O da hiçbir şeyi kafaya takmazdı.”
“O bakımdan benziyoruz demek… başka?”
“Ne, başka? Niye bu kadar takıldın ki bu konuya? Ah, ocakta yeteri kadar ateş yok. Yemek hazır olunca çağırırım, git de dükkanı süpür.”

Yuuki böyle söyledi ve biraz odun almak için bahçeye çıktı. Umarım sesim normal çıkmıştır… diye düşünüyordu.

Aslında, “O’ndan” bahsedebilmesi kendini bile şaşırtmıştı. Sonra, bu sabah gördüğü şu rüya… galiba, hatıraların Yuuki’ye sadece acı verdiği günler geride kalmıştı. İnsan zamanla değişiyordu, hatta kendisi bile.
“Eh, hatıralar sadece hatıradır…” Düşüncelerinin akışını değiştirmek için, bunu yüksek sesle söyledi. Böyle yapınca, içindeki sıkıntı biraz dağılmıştı. Şimdi önemli olan, Tina’yı nasıl koruyacağını bulmaktı.

Yuuki, dükkanın arkasındaki odun yığınına doğru yürüdü. Etrafta, onu görecek hiç kimsenin bulunmadığından emin oldu… ve odunlardan birine, sıkı bir tekme savurdu. Odun, havaya fırladı.
“HA!” Yuuki’nin dudaklarının arasından, kısa bir nara çıktı.
Bir an sonra, odun parçası havada on parçaya bölündü, parçalar pat pat yere düştü. Yuuki’nin avucunda, ansızın tek tarafı keskin bir kılıç belirmişti.

Bu kılıç, en üst seviyeden bir Kutsal Emanetti. Tanrıçaları bile öldürebilecek bir Ejderdişi taşı silahıydı: “Beyaz Karların Kılıcı”, diğer adıyla “Nix”.

Kılıç havada öyle hızlı hareket etmişti ki sıradan bir insanın gözü onu takip edemezdi. Hatta, belki Yuuki’nin kılıç savurduğunu bile fark edemezdi. “Hamlamışım… kılıcı eskisi kadar iyi kullanamıyorum.” Yuuki böyle söylendi ve odunları yerden toplamaya başladı. Kılıç, bir anda ortadan kaybolmuştu.

Yuuki, bir zamanlar “Kar Kılıcının Kralı” diye anılan Silahşordu. Ezici güçleriyle gurur duyan tanrıça muhafızlarından biriydi. Asla yaşlanmayan, Kutsal Güç tarafından korunan, normal silahlardan hiç yara almayan, yani tanrıçaların sahip olduğu özelliklerin pek çoğunu paylaşan bir savaşçıydı.

Fakat eski sahibesi ölmüştü. Yuuki de, bir Silahşor olma hakkını yitirmişti. Geriye kalan tek şey aylar ve yıllar geçtikçe yaşlanan, kolayca incinebilen alelade bir vücuttu.

Nasıl savaşılacağını, düşmanı nasıl alt edeceğini halen hatırlıyordu. Gerçi böyle bir düelloda kendisi dezavantajlı olurdu ama, biraz pratik yapıp savaşçılık sezgilerini tekrar kazanırsa bir Silahşor ile bile mücadele edebilirdi. Bunu yapabileceğini biliyordu.

Fakat Tina’yı tehlikelerden uzak tutmaya kendi becerisi yeter miydi ki? Kız, altıncı tanrıçaydı. Yani, bilindik kurallara uymayan, sıra dışı bir varlıktı. Kız birkaç defa, çeşitli salaklıkları yüzünden çevredekilerin şüphesini uyandırmıştı ama şimdiye kadar, bir şekilde saklanmayı başarmıştı… galiba. Diğer tanrıçalar Tina’dan haberdar değildi, o yüzden kimse gelip de kıza saldırmamıştı.

Yuuki, böyle düşünmek istiyordu. Ama umut etmek başka, gerçekler başkaydı. Diyelim ki bugün, öbür tanrıçalar Tina’nın varlığını keşfetti. Onu öldürmeye karar verdiler. Kızı nasıl koruyacaktı?

Bunu, başlarına gelmeden önce düşünmek lazımdı. “Eninde sonunda, dostluk eli uzatsak da düşmanlık etsek de, diğer tanrıçalarla temas kurmamız kaçınılmaz…” Eskileri, Silahşorluk ettiği günleri anımsadı. Tanrıçaların ve Silahşorlerin kanlı dünyasında bile, doğrudan saldırmak genellikle en iyi taktik değildi.

Eğer düşünmeden önüne gelene saldıracak olursan, hedef seçmediğin kişiler bile seni bir tehlike olarak görür ve muhtemelen seni yok etmeye çalışırdı. Önüne çıkan düşmanı yere sermek, bazen etraftaki herkesin senin üstüne çullanmasına neden olurdu.

Şüphesiz, bu kural diğer tanrıçalar için de geçerliydi. Bu yüzden tanrıçaların geçici olarak el birliği etmesi, ittifak kurması çok sıradan bir olaydı. Tina da, gelecekte beş tanrıçadan bazılarıyla ittifak kurup, karşısına çıkılacak düşman sayısını azaltabilirdi.
“Sorun, bizde ittifak kurmaya değecek güç olmaması.”

Yuuki, mutfağa geri döndü. Tina görünürde yoktu. Kendine söylendiği gibi, dükkanı temizlemekle meşguldü herhalde.

Birileriyle müttefik olmak bir yana, iletişim kurmak bile, durup dururken yapılacak bir şey değildi. Önce bir sebep lazımdı. Elbette, kurulacak diyaloğun her iki tarafın da çıkarına hizmet etmesi şarttı. Dünyada, yalnızca tek tarafa faydası dokunacak anlaşma diye bir şey olamazdı. Ne ticarette, ne de başka türlü rekabette.

Eğer, diğer tanrıçalardan biriyle ortaklık kurabilirsek, güvende oluruz. Ama karşı tarafın, bundan kazancı ne olacak? Biz, onlara bizimle ittifak kurmayı istemelerini sağlayacak bir şey verebilir miyiz ki?

Tanrıçalar arasındaki pazarlıklarda, bazen taraflardan biri diğerine Kutsal Emanet vaat ederdi. Ama şimdi, Yuuki’nin elinde bir tanrıçanın beğeneceği türden hiçbir eşya yoktu. Yeterince değerli olan tek varlığı, Ejderdişi taşı silahıydı; onu vermek de tabii ki söz konusu olamazdı.

“Öyleyse, oynayabileceğimiz bir tek kart var elimizde: Bilgi. Sonuçta, dünyada bir ‘Altıncı Tanrıça’nın bulunması ne anlama geliyor; bunu bilen tek kişi benim.” diye fısıldadı Yuuki.

Neden, sadece beş tane olması gereken tanrıçaların sayısı bir anda altıya çıkmıştı? Bunun sırrını paylaşırsa, en azından onlarla işbirliği yapacak birilerini bulabilirdi. İşin en zor kısmı, rakiplerle nasıl iletişim kuracağını bulmak; ve anlatacağı şeylere onları nasıl inandırmaktı.

Bu saatten sonra, Yuuki’nin içinden şikayet etmek de, pes etmek de gelmiyordu.
Bir tanrıçayı daha kaybetmeye dayanamazdı. Tina’nın başına bir şey gelmesin diye, Yuuki ne yapması gerekiyorsa çekinmeden yapmaya hazırdı.

{ 5 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan