Posted by : Unknown




“Hı–hı, sebze, meyve, peynir de var. Bunlarla uzun süre doyabiliriz. Harika doğrusu. Franca sahiden kurtarıcı ilahemiz bizim!”

Franca evine dönmüştü, Tina suratında kocaman bir gülümsemeyle yiyecekleri karıştırıyordu.
“Bunu söyleyen tanrıça nedense hiçbir işimize yaramıyor…”
“…Tanrıçaların bile, duruma göre yapabileceği ve yapamayacağı şeyler vardır.”

Beş tanrıçaya, Solitus adlı bu şehirde ateşli bir imanla tapınılıyordu.

 Onların oluşturduğu bariyer sayesinde “Büyük Yutan” denen çözündürücü, yok edici varlık şehre yaklaşamıyordu; ayrıca doğal felaketlerin yaşanmasını önlüyor, iklimi kontrol ediyor, tarlaların bereketli hasat vermesini sağlıyorlardı. İnsanların güzelce yaşayacağı bir bölge oluşturmuşlardı.

Tanrıçaların mucizelerinin kaynağı olan şey, Kutsal Güç’tü. Tanrıçalar, bu gücü Kutsal Emanet denilen cisimleri vücutlarına alıp sindirerek toplayabiliyorlardı.

Umulmadık bir anda Yuuki’nin himayesi altına girmiş bu küçük kız, beş tanrıça ile aynı güçlere sahip altıncı bir kişiydi. Ama, şu an Kutsal Gücü neredeyse tükenmişti; elbette bir “Halif Birliği”, yani hizmetkarlardan kurulu bir ordusu da yoktu. Yani, kayda değer bir mucize gösteremeyecek haldeydi.

Gerçi, Yuuki’nin de dükkanı kurtarmak için mucizelere bel bağlamaya niyeti yoktu. Bu, esasında Yuuki’nin sorumluğu altındaki bir problemdi.

“Eee? Franca’nın zahmet edip bizim için bulduğu işi ne yapacaksın, Efendin?”
“İşi almayı düşünüyorum. Şu anda, toplu paraya çok ihtiyacımız var.”
“Öyle mi? Öyleyse, hayat standartlarımızın düzeleceğini umabiliriz!” diye, mutlulukla baş salladı Tina. “Bu işi başarmak için elinden geleni yapmalısın, Efendi!”
“Neden işi bana yıkacakmış gibi konuşuyorsun? Sen de benimle geleceksin.”
“Hı?” Tanrıça, iri iri açılmış gözlerini kırpıştırdı.
“Bu dükkanda çalışıyorsan, hiç değilse vasat bir araştırıcının sahip olduğu bilgileri ve becerileri edinmelisin. Bu görev sadece Başlangıç Seviye kursuna giden yavruların eğitimi için değil, senin eğitimin için de biçilmiş kaftan. Çalışanları eğitmek, dükkan sahibinin görevidir.”
“Tina… Tina bir araştırıcı değil. Tina, araştırıcılardan adak alması gereken birisi.”

Kutsal Güç içeren eserleri ele geçirmek zor bir işti. Normalde, Labirent’in derinliklerinde saklıydılar ve Cisimsiz Mahluklar tarafından korunuyorlardı. Bu cisimleri bulup yer yüzüne çıkarmak araştırıcıların göreviydi, Kutsal Emanetler arasından en iyi olanları seçilip tanrıçalara adak diye adanırdı.

Ne var ki, dünya tarafından bilinmeyen kaçak tanrıça Tina, insanların ona Kutsal Emanet armağan etmesini umabilecek durumda değildi.

“O cümleyi, sana adak adayacak birilerini bulduktan sonra söylemelisin.”
  “Ama Efendi, sen Tina’nın Labirent araştırıcısı olmaya hiç yatkın olmadığını biliyorsun! Biz savaşamayız, değil mi? Çok narin birisi değil miyiz? Hemen ayaklarımız ağrımaya başlayıp, ne olur bizi sırtında taşı diye ağlamaya başlamıyor muyuz?”
“Endişelenme. Öyle yaparsan popona birkaç tokat atar yürümeye gönüllü olmanı sağlarım. Hem sen, geçen ayki olayda kendi isteğinle Labirent’e gitmemiş miydin? O günkü cesaretine ne oldu senin?”
“O Franca’ya yardım etmek içindi…”
“Günün birinde yine sevdiklerine yardım etmek zorunda kalabilirsin. Şimdiden kendini geliştirsen iyi olmaz mı?”
“Off…”
“Ayrıca, senin sahibin olarak sana emir vermeye hakkım var. Bizimle beraber geliyorsun.”
“Anladım. Kendimizi bu göreve hazırlayacağız…” Tina üzgün üzgün başını eğdi, alçak sesle ve düşünceli bir tavırla mırıldandı.
Eh, biraz güçlenmesini istiyorum; yalan değil… diye düşündü Yuuki.

Fiziksel olarak Tina, yaşıtı olan kızlardan bile daha narindi ve kaslarını kullanarak çalışmaya hiç mi hiç yatkın değildi. Dağa, şifalı ot toplamaya gitmek bile kızı o kadar tüketiyordu ki günün geri kalanını dinlenerek geçirmesi gerekiyordu. Böyle giderse ileride çok zorluk çekerdi.

Ama Yuuki’nin, Tina’yı yanında götürmek istemesinde bir amaç daha vardı. Kızdan gözünü ayırmak istemiyordu. Eğer yanında olmazsa, kızı kötülüklerden koruyamazdı.

Tanrıçalara tapan Beş Kutsal Kilise’nin öğretisine göre, tanrıçalar el birliği ile kenti koruyorlardı, güya.

Fakat gerçekler başka türlüydü.

Tanrıçaların alnında, diğer tanrıçalara saldırmak, onları yerle bir etmek, Kutsal Güç toplamak ve birbirlerinden daha çok Kutsal Güç çalmak gibi acımasız bir kader yazılıydı. Göksel Tanrıça ünvanını kazanabilmek, insanlara yol göstermeye layık olduklarını ispatlamak, tanrıçalardan bir tekine nasip olacaktı –diğerlerini ezecek gücü elde etmek, onların tek yazgısıydı.

Tanrıçalardan biri hayatını kaybederse, birkaç ay ila birkaç yıl arasında bir süre geçtikten sonra, Kutsal Mabet’de bir tanrıça daha açığa çıkıverirdi. Bir tanrıçanın yerine yenisinin geçtiği gerçeği, Kilise tarafından büyük bir dikkatle gizleniyordu. Bu yüzden halk, tanrıçaları sonsuza dek yaşayan birer varlık zannediyordu.

Gerçekte, tanrıçaların birbirlerini acımadan öldürmeleri hiç de nadir rastlanan bir şey değildi.

Buna rağmen, tanrıçaların üzerinde: “Başka hiç kimseye zarar vermeyeceksin” diye bir kural vardı. Bu kural, zihinlerinin ve ruhlarını temelini kuşatmış kırılmaz bir zincir gibiydi. Kural, tanrıçaları birbirlerine veya bir insana doğrudan saldırmaktan alıkoyuyordu. Dövüşme yeteneği bulunmayan tanrıçaların adına, Silahşor denilen insanlar savaşırdı. Bu insanlar, tanrıçalar için hem koruyucu bir kalkan, hem düşmanlarının boğazına yönelmiş birer kılıçtı.

Onlar, başka bir dünyadan sihirle çağırılmış, müthiş bir savaş becerisine sahip, yalnızca tanrıçaları için yaşayan savaşçılardı. Her bir tanrıça için bir tek Silahşor vardı, onlar yeri doldurulmaz birer hizmetkar ve yoldaştı. Yanlarına bir Silahşor almak tanrıçaların hem hakkıydı, hem de dünyaya gelir gelmez yapmaları gereken önemli bir işti.

Yuuki Takamigahara, bir zamanlar bu Silahşorlerden biriydi. Şimdilerde sadece alelade bir dükkan sahibiydi. Onu bu dünyaya çağırmış tanrıça, artık yoktu.

Albertina, bilinmeyen bir nedenle Labirent’te dünyaya gelmiş “Altıncı Tanrıça” idi. Sahip olduğu hiçbir şey yoktu. O yüzden, kendini bir çırak olarak Yuuki’ye satmış, bunun karşılığında ondan yardım dilemişti. Anlaşmalarına göre Yuuki kızı satın alacak, Silahşor yerine kızı elinden geldiği kadar o koruyacaktı.

Onu satın aldığından beri kız, işe yaramak ve dükkanda Yuuki’ye yardım etmek için elinden geleni yapıyordu. Eğer Yuuki anlaşmanın kendi üzerine düşen kısmını yapıp kızı korumazsa, vicdanı asla rahat etmezdi. Tina, bir Silahşor çağırma hakkından vazgeçmiş, onu kendine yoldaş olarak seçmişti çünkü.

“Bir tüccar, yaptığı tüm anlaşmalara sadık kalmalıdır.” dedi Yuuki.

Şimdilik en önemli şey, kızın ne kadar sıradışı birisi olduğunu kimsecikler anlamasın diye dikkat etmekti. Tina da, herhangi bir dükkan çırağı gibi yaşamak; ve bu mesleği nasıl yapacağını öğrenmek zorundaydı.

“Hımm? Neden bahsettiğini anlamadık?” dedi tanrıça, başını yana eğerek.
“Önemli bir şey söylemedim. Labirent’e neden beraber gitmemiz gerektiğini düşünüyordum.”
Tina’nın, keşke kaçıp kurtulabilsem diyen yüz ifadesini görmezden gelip devam etti: “Bu seferki iş sadece rehberlik etmek. Araştırma yapmayacağız. Yani savaşma ihtimalimiz çok düşük. Sadece sığ katmanlarda biraz dolaşacağız, başımıza herhalde hiçbir şey gelmeyecek. Yani bunu egzersiz olarak görebilirsin. Sümüklü okul çocuklarına bile yetişemezsen ayıp etmiş olursun.”
“Üf ya…” Tina, gözünün kenarında yaşlarla Yuuki’ye baktı.


Birkaç gün sonra Yuuki, Tina’yı da yanına alarak Doğu Mahallesindeki Talim Okulu’na doğru yola çıktı. Labirent’e inmeden önce, çocuklarla tanışıp onlara biraz antrenman yaptıracaktı. Okul, bu kentteki inanç işlerini yöneten, aslına bakarsanız şehirdeki en güçlü otorite olan Beş Kutsal Kilise tarafından işletilmekteydi.

Tanrıçalara verilmek üzere Kutsal Emanet aramak, bu dünyayı ayakta tutan mübarek bir meslek sayılıyordu. Eh, tabii ki eli ayağı tutan herkes yapabilirdi bu mesleği, hatta her araştırıcı yeteneği oranında para da kazanıyordu; o yüzden araştırıcılar arasında haydut gibi adamlar, sahtekarlar da vardı. Ama bunu bir kenara bırakırsanız, araştırıcı yetiştirmek için harcanan emekler asla boşa gitmiyordu. Araştırıcılığa gönüllü olmuş insanları yönlendirmek için kurulmuş, çok iyi bir eğitim sistemi vardı. Çoğu öğrenci eğitimlerini bitirir, derece almak için sınavlara girer, en sonunda da tanrıçalara doğrudan bağlı seçkin araştırıcı birliklerine, yani “Halif Birlikleri”ne girmek için çabalamaya başlardı.

“İkinize de geldiğiniz için teşekkürler.”
Talim Okulu’nun kapısından geçer geçmez, böyle diyen bir ses duydular. Kılıç taşıyan, otuz yaşlarında uzun boylu bir adamdı konuşan. Hiçbir ekibe bağlı olmaksızın serbestçe çalışan, Alfredo adında bir araştırıcıydı. Hem dükkanın, önceki sahibi Boris’ten beri devamlı müşterisiydi; hem de Franca’nın Labirent araştırıcılığı öğrenmesini sağlayan ustasıydı.

Tavrında bir sakinlik, duruşunda rahatlık vardı. Ama bu adam, bir zamanlar “Göklerin Halif Birliği”ne kayıtlı çalışmış olan, son derece deneyimli bir araştırıcıydı. Yuuki ve Tina, onun selamını aldılar.
“Yuuki’yi araştırıcılıkla ilgili bir işle uğraşırken görmek beni şaşırttı.” dedi adam.
“Öyle, ona bu işten bahsettiğimde herhalde reddedecek diye düşünmüştüm…” dedi yanında duran Franca, mutlu bir gülümsemeyle. “Bu işi aldığınız için tekrar teşekkür ederim, Bay Yuuki. Beraber olabilmemize seviniyorum.”
“Bunu kendim için yapıyorum. İnsan, ekmek parası için bazen istemediği işleri de yapar.” Yuuki omuz silkti. Tüccarlığı asıl mesleği sayıyordu ama açlıktan ölürse, ticaret yapmaya devam edemezdi doğrusu.
“Aslında bana da Talim Okulu’ndan iş verdiler.” Göklerin Halif Birliği’ni geride bıraktıktan sonra Alfredo, acemi araştıcılara eğitim vererek geçinmeye başlamıştı. Araştırıcılar sadece Cisimsiz Mahluk öldürerek ve Kutsal Emanet bularak değil, bu tür görevleri üstlenerek de para kazanırlardı. “Yuuki’yle Tina yanımızda olursa daha dengeli bir ekip kurmuş olacağız.” Alfredo tembel tembel gülümsedi.

Araştırıcılar, genel olarak üç meslek grubuna ayrılırdı:
Kılıç, balta, mızrak, yay vesaire silahlarla, fiziksel saldırılar yapmakta uzmanlaşmış Savaşçılar.
Gösterebildikleri sihirli kerametler sayesinde, düşmanlara saldıran ve dostların yaralarını iyileştiren Medyumlar.
Tarihi kalıntıları inceleyip, hangisinde ne kadar Kutsal Güç olduğunu tahmin eden; Labirent ve Cisimsiz Mahluklar hakkında bilgi veren, yani işin savaş dışındaki kısmını üstlenen Destek Elemanları.

Alfredo, Üçüncü Dereceden bir araştırıcı ve savaşçıydı. Franca, Üçüncü Dereceden bir araştırıcı ve medyumdu. Yuuki, Dokuzuncu Dereceden bir araştırıcı ve destek elemanıydı.

Her meslekten eşit sayıda insan içeren bir ekip, savaşta ve araştırmada, her tür farklı duruma çözüm bulup müdahale edebilirdi.

Ekibin geziye götüreceği öğrenciler üç kişiydi. Tahminen on yaş civarındaydılar, Başlangıç Düzey eğitimden daha mezun olmamışlardı. Yardımcı öğretmen olarak çalışmış Yuuki, üçünün de yüzüne aşinaydı.
“Aaa, Yuuki öğretmen bu! Merhaba!”
“Merhaba öğretmenim!”
İlk konuşan, çok enerjik bir oğlan çocuğu olan Edgar’dı. İkincisi ise, onun ağırbaşlı arkadaşı Selim.
“Mer, merhaba… öğretmenim…” Neredeyse işitilmeyecek kadar hafif bir sesle selam veren bu kızın adı, Kaiya idi. Kaiya, oğlanlardan bir veya iki yaş daha büyüktü ama kendine hiç güveni yoktu, yüzünde hep ürkek bir ifade olurdu. Göze çarpmayı sevmeyen bir öğrenciydi.

Boynunu yana bükerek kıza uzun uzun bakan Tina, ellerini pat diye çırptı.
“Hatırladık seni! Seninle, şehirde bir kez konuşmuştuk!”

Kendisiyle böyle yüksek sesle konuşulunca, Kaiya durduğu yerde tir tir titredi. “E, evet, hatırlıyorum. Şey, siz kukla tiyatrosundaki ablasınız…”
“Hı–hı, o zaman bize çok şey öğretmiştin. Umarız bu gün de bize bir şeyler öğretirsin!”
Yuuki alçak sesle ikaz etti: “Olmadı. Bugün öğretmek senin görevin, onun değil.”

Labirent’te gezinen Cisimsiz Mahluklar, nekadar derine giderseniz o kadar vahşileşirlerdi. Aksine, sığ katmanlardakiler pek büyük bir tehdit oluşturmuyorlardı, ama bu bölgede bile savaşmadan yolculuk etmek zordu.

Elbette, Kaiya ve arkadaşları sadece gözlemciydiler; savaşmaya gelmemişlerdi. Yine de, hem daha verimli bir eğitim gezisi yapmak için hem de bir güvenlik önlemi olarak, onlara kendilerini korumakla ilgili bir-iki şey öğretmek lazımdı.

Onlara önden, yandan, arkadan gelecek saldırılara nasıl tepki vereceklerini söyledi; biraz da uygulamalı çalışma yaptırıp konuyu anladıklarından emin oldu. Tahmin ettiği gibi, ilk yorulan Tina oldu:
“Tıs… tıs… ne, ne acımasız bir, bir ders bu…” Soluk soluğa kalmıştı, kelimeler nefes alışlarının arasından kesik kesik dökülüyordu. “Araştırı…cıların, bedenlerini… bu kadar… hırpalaması… gerekli mi?”
“Aman abla sen de amma çürük çıktın be…” Henüz bol bol enerjisi olan Edgar, dalga geçercesine konuşuyordu: “Eğer böyle giderse bir Cisimsiz Mahluk yer seni.”
“Ka- kabalık ediyorsun, Edgar.” dedi Selim, arkadaşını gömleğinin kolundan çekiştirerek. Yüzünde kaygılı bir ifade vardı. O da Tina’yla kıyaslanacak kadar yorulmamıştı.

Tina, Franca’dan aldığı suyla boğazını ıslattı, nihayet normal soluk almaya başlamıştı. Öfke ve utançla sesini yükseltti:
“Bizi dinleyin, çocuklar. Herşeyden önce, Tina’nın ihtisası Labirent’te gezinmek değildir.”
“İstisiz ne demek be?”
“İnsanın yeteneği, uzmanlık alanı demek Edgar.” diye açıkladı Selim.
“Yaa… öyleyse Tina ablanın ne gibi bir yeteneği var?”
“İyi ki sordun!” Tina göğsünü gererek konuştu. “Tina’nın asıl görevi, şehri koruyan… ay ay ay!”
“…Sen biraz buraya gelsene.” Yuuki, yumruğuyla Tina’nın tepesine vurmuştu. Kızı kolundan tuttuğu gibi eğitim alanının bir köşesine sürükledi:
“Ağzından olur olmaz laflar çıkarmasana, salak tanrıça.”
“Ama… tavrı çok rahatsız edici.” dedi Tina yanaklarını öfkeyle şişirerek. “Eğer yeterince Kutsal Gücümüz olsaydı, Tina’nın gerçek gücünün tadına bakmasını sağlardık!”
“Sağlama. Gerçek kimliğinin açığa çıkmasını mı istiyorsun? O değil de, bir tanrıçanın çocuklarla aynı seviyede kavga etmesi çok saçma.”
“Off!”
“Dinle beni. Şu an sen ve ben, onlara yol gösteren birer öğretmeniz. Onlarla aynı yerde, aynı seviyede durursan öğretmenleri de olamazsın, değil mi?”
“……..”
“Kalbin biraz geniş olsun. Ufak tefek şeylere sinirlenme. Her laflarına da cevap yetiştirme. Hatalarını şefkatle karşılamalı, onları kibarca ikaz etmelisin. Sen onların ablasısın çünkü.”
“Ablası…” diye mırıldandı Tina. “Ablası, ablası. Hımm, kulağa çok hoş geliyor. Tamam, anladım. Ablaları olarak, söyledikleri sözleri geniş bir kalple karşılayacağım. Oldu.”

Tina’nın keyfi hemen yerine gelmişti. Yuuki rahat bir nefes aldı. Edgar bazen küstahlık ederdi ama kesinlikle kötü niyetli bir çocuk değildi. Herhalde bu gezi, sorun çıkmadan bitecekti.

Aklından bunları geçirerek çocuklara baktı ve Kaiya’nın, kendisini süzdüğünü gördü. Gözleri bir saniyeliğine buluştu. Sonra kız, bakışlarını Yuuki’den kaçırdı. “Nedense bu kızcağızın keyfi yerinde değil…” diye düşündü Yuuki.

Kaiya normalde de içine kapanık, fazla konuşmayan bir kızdı ama bu gün, halinde bir tuhaflık vardı. Fazla suskundu; Yuuki, onu arkadaşlarıyla veya Franca’yla konuşurken görmemişti.

“Bir sıkıntısı var” diye düşündü Yuuki. “Kızcağızı sıkıştırmak, derdini anlatmaya zorlamak yanlış olur… yine de, gözümü Kaiya’nın üzerinden ayırmayacağım. Ne olur ne olmaz.”

* * *

{ 5 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan