Posted by : Alper Bilir 2 Nisan 2016 Cumartesi





I - ÇOCUKLARIN ARAŞTIRMA SEFERİ

  Küçük kız, usulca soluk alıp vererek uyuyordu. Yaşı, on iki, on üç civarındaydı. İpek gibi altın saçlarla çerçevelenmiş sevimli bir yüzü vardı. Yüzünde mutlu bir ifade vardı, herhalde rüyalar ülkesine keyifli bir yolculuk yapıyordu.

  Ve genç bir adam, kollarını kavuşturmuş sessizce bu manzarayı seyrediyordu. Yaşı, yirmiye yakındı. Boyu ortalamanın biraz üzerindeydi ve saçları kapkaraydı. Kısa bir süre sonra, genç adam –Yuuki– derince iç çekti. Kızın saç baş darmadağın yığıldığı dükkan tezgahının üzerinde, ufak bir salya birikintisi oluşmuştu. Dükkanı ona emanet edip dışarı çıkmıştı ya, kızın işe yaramazlığına gıcık olmuştu doğrusu.

  “Hey, Tina. Albertina!”
  “Ummm…” Kızın burnundan uykulu bir inilti çıktı.
  “Dükkana göz kulak olma işi ne oldu? Dük-kan diyorum!” Elini uzatıp kızı hafifçe sarsaladı. Bu kez, “Immm…” diye, “Hııım…” diye, anlaşılması imkansız sesler geldi kızdan. Halen uyanma belirtisi göstermiyordu. 
  “………”
  Yuuki biraz düşündü, sonra kızın kulağının dibine yaklaştı. Sonra, ciğerlerini dolduran derin bir nefes aldı:
  “Uyaaa…”
  “Oh, sabah mı oldu?” Kız birden doğruluverdi ve kafası, Yuuki’nin çenesinin tam ortasına tosladı.



  “Özür dileriz, Efendi.” Yemek odasında bir sandalyeye oturmuş olan Tina, utançla süklüm püklüm olmuştu. “Kötü niyetimiz yoktu. Şey, birdenbire uyanınca o heyecanla…”
  “…Bana istemeden kafa attığını kabul edebilirim.” Yuuki, sert bir ifadeyle morarmış çenesini ovuşturdu ve devam etti: “Ama işi ihmal etmeni affedemem. Sen, ‘hiç olmazsa dükkana göz kulak olabiliriz’ dememiş miydin? Çok kendine güveniyordun bunu söylerken, suratında da beni salak belleme diyen bir ifade vardı.”
  “Uhh…”
  “Tek mesele senin yüzünden birkaç müşteri kaçırmak olsa, haydi neyse. Son günlerde hırsızlar da, kirli yöntemlerle çalışan araştırıcılar da çoğaldı. Dükkanımızdaki mallar çalınacak olursa ne yapacaksın?”
  “Aaa…”
  “Başımıza öyle bir şey gelirse yüzlerce, binlerce dinar zarara uğramamız işten bile değil. Bir iki ay yemeden içmeden tasarruf yapsan bile o zararı karşılayamazsın.”
  “Ühüüü…”
  “Ayrıca, ‘Sabah mı oldu?’ da ne demek oluyor yahu? Normal insanlar gece uyur sabah uyanır öğle vakti çalışırlar. Şimdi saat tam öğle. Çalışma zamanı.”
  “Şey, o şu yüzden: Sen, bizim güneşimiz oluyorsun…”
  “…Ha?”
  “Ey, sevdiğim insan! Seninle karşılaşıp suretine bakınca, bizim için gece aydınlanıyor ve sabah oluyor!”
  “………” Yuuki kaşlarını çattı. “Baştan beri acayip birisi olduğunun farkındaydım ama sen kafayı iyice kırmışsın.”
  “İşe yaramadı galiba.” Tina’nın omuzları çöktü. “Halbuki ne kadar da duygusal replikler seçmiştik.”
  “Bir öyküden mi okudun?”
  “Evet. Tina, Franca’dan bir kitap ödünç aldı. Bana söylediğine göre aşk romanı diye bir kitap türüymüş. Oldukça ilginç bir kitaptı, o yüzden gece uyumayıp o kitabı bitirdim.”
“Demek bu yüzden ayakta uyuyordun.” Yuuki, çok yorulmuş gibi masanın üstüne yığıldı. “Ah, unut gitsin. Artık içimden sana kızmak gelmiyor. Öğle yemeği yiyelim.”
“Oh, iyi fikir. Yardım ederiz, yardım ederiz. Yemek, hayatın tuzu biberidir. Pırıl pırıl bir mutluluk anıdır.”

Yuuki, sevinçten yerinde duramayan Tina’ya bakıp iç çekti: “Zaten şimdi yüzleştiğimiz tehlikeyle kıyaslanınca, dükkan başında uyumak çok önemsiz bir sorun kalıyor.”
“Hımm? Kulağa hiç de hoş gelmeyen bir şey söyledin. Bir şey mi oldu? Bize söyleyebilirsin. ‘Şehirde Oturan Tanrıça’ Albertina seni dinleyecek, tavsiyede ve yardımda bulunacaktır.” Tina, sıska göğsünü şişirip karizma yapmaya çalıştı.
“…Pekala. Öyleyse, sana danışmama izin ver lütfen.”
“Olur olur.”
“Şimdilerde, ben ekonomik olarak krizdeyim. Sıkıntının esası, dükkanın iyi yönetilmiyor olması.”
“Her gün bir önceden daha iyiye gitmeliyim, diye düşünmelisin. Dükkan her gün birazcık daha büyümeli, senin tacir olarak sahip olduğun beceri biraz daha gelişmeli; başka her şeyi bir kenara bırakmalısın. Bize sorarsan sende acelecilik huyu var, Efendi. Sorunlara çözüm ararken: ‘Bunu adım adım, fakat sağlam adımlarla aşacağım’ diyerek düşünsen daha iyi olmaz mı?”
“İşler böyle kesat giderse yarından itibaren senin ve benim yiyeceğimiz yemekleri üçte iki oranında azaltmamız gerekecek.”
“O zaman problemi hemen bugün çözmelisin!” dedi Tina telaşla.
“Hemen çözmek mümkün olsa tasalanır mıydım sanıyorsun?”
“Na –nasıl olur? Hayır, telaşlanma, sakinleş Efendi. Ne, neden böyle bir duruma düştük ki?”
“Sakinleşmesi gereken sensin. Nedeni çok basit, paramız bitti de ondan. Bugün, Beş Kutsal Kilise’ye vergi işini halletmeye gittim. Birikmiş vergi borcunu ödedikten sonra cebimde neredeyse hiç para kalmadı. Üstelik geçenlerdeki o hırgür sırasında bir sürü değerli eşya kullandım. O da çok cebimi yaktı doğrusu.” Yuuki’nin omuzları düşmüştü. “O yüzden, evdeki yiyecekler bitince sen ve ben açlıktan öleceğiz. Yo, bir dakika, sana bir şey olmayacak tabii. Sen tanrıçasın ne de olsa.”
“Keşke bir şey olmayacak olsa! İş ölüme varmaz belki ama karnın açken sen ne hissediyorsan, ben de aynısını hissederim Efendi. Bu hoş bir durum değil, hem de hiç hoş değil.”
“Ben de hoşlanmıyorum durumdan.”
“………”
“Şey, elinden bir şey gelmez mi? Yapacak bir şey yok mu?”
“Sen bana tavsiye verecektin, unuttun mu? Tek yol, satacak nemiz varsa satıp parasıyla biraz idare etmek. O bile ancak bir ay geçindirir bizi. Satmak için yeni mallar alamayacağız, bu da gelirimizin daha da düşmesi demektir. İçinden çıkılmaz bir kısır döngüdeyiz yani.”

Yuuki, Labirent araştırıcılarına yönelik bir dükkanı işletiyordu. Tabelasında: “Boris’in Dükkanı” yazan bir yerdi burası. Bu dükkanı önceki sahibinden miras almış, ismini değiştirmemişti. Alıp sattığı şey, Labirent’te keşfedilen ve tuhaf güçlere sahip olan aletlerdi –yani Kutsal Emanetler. Ayrıca silah, zırh ve miğfer, yaraları iyileştirmek için ilaçlar, bandaj vesaire gibi, bir araştırıcının ihtiyaç duyacağı eşyayı da satıyordu.

Şifalı otları kendisi toplayabilirdi ya, nakit sıkıntısına girerse mal alımı yavaşlardı, Kutsal Emanet alıp satmak da imkansızlaşırdı. Böyle bir duruma düşmek demek, çok geçmeden dükkanın kapısına kilit vurmak zorunda kalmak demekti.

“Do, doğru ya! Efendi Labirent’e inip değerli eşyalar bulup çıkarsa sorun çözülür! Ejderdişi taşı silahı ile Efendi’nin savaş becerisi bir olduktan sonra, en derin katmanlara kolayca…”
“Olmaz.” dedi Yuuki kesin bir sesle.
“Ne –neden?”
“Bir kere, zavallı dokuzuncu sınıf bir araştırıcıdan ibaret benim gibi birisi, o kadar yüksek seviyeli bir Kutsal Emanet ile görülecek olursa herkesin kuşkusunu çeker. Silahı satıp paraya da çeviremem. Nereden geldiği belirsiz bir Ejderdişi silahı söz konusu. Satmaya kalksam, müşteri ya silahı almayı reddeder; ya da bir şeyler sakladığımızı sezer ve bundan faydalanmaya çalışır. Gerçek kimliğimizin ortaya çıkması senin de işine gelmez, benim de işime gelmez değil mi?”
“Üf ya…”
“İkinci ve daha önemli neden de şu: Canım istemiyor.”

Tina, sanki kulaklarına inanmıyormuş gibi kaşlarını çattı: “Ne dedin?”
“Basitçe söylersek, ben bu dükkanı kendi tüccarlık becerimle ayakta tutmak isterim. Dara düşünce Ejderdişi silahına ve savaşçılığa bel bağlayacaksam, tüccarlığımın ne anlamı kalır? Hele başımıza gelen son olaylardan sonra, tüccarlığı bir kat daha sevmeye başladım.”
“Her böyle acayip konularda inatçılık ediyorsun…” diye surat astı Tina. “Şu işe bak. Silahşorun, tanrıçasını aç bıraktığı nerede görülmüş?”
“Ben resmi olarak senin Silaşorun değilim, biliyorsun. Ayrıca bu dükkanda ben patronum, sen maaşlı çalışansın. Yani benim kararım, senin için emirdir.”
“Eğer bu dünyada: ‘Aç kal’ diye bir emir verecek patron varsa bile, çalışanları onu çabucak devirir herhalde.”
“………”
“………”
İkisinin de birbirlerinin gözünün içine sert sert baktığı, gergin bir sessizlik oldu.
“Tanrıça Albertina’nın buyruğudur: Derhal yiyecek bir şeyler alınsın.”
“Dinlemiyor musun, tüm problem yiyecek almanın imkansız olması zaten.”
“Mümkün, pekala mümkün! Efendi bencillik etmekten vazgeçerse…”
“Şey… bakar mısınız?” Bu çekingen ses odanın kapısından duyulunca ikisi de ağızlarını kapattılar. Tanıdık bir çehre, gencecik bir kızın çehresi, kapıdan bakıyordu. “Dükkan açıktı ama içeride kimseyi göremedim… sesinizi duyunca içeriye bir bakayım dedim ve… meşgulken rahatsız ettim galiba.”
“Yoo, sorun değil. Bir şey mi alacaktın, Franca?”
“Yok, önemli bir iş için gelmedim aslında… yakındaki bir dükkandan meyve sebze aldım da. Kendi başıma yiyemeyeceğim kadar çok almışım yanlışlıkla, birazını size versem diye düşünmüştüm…”
“Tanrı’nın işi bu!” Tina, gözleri pırıl pırıl parlayarak bağırdı. Franca, bu tepkiye çok şaşırmıştı. “Tanrı bize yardım eli uzattı, Efendi!”

Yuuki: Tanrılardan söz edene bak… bir tanesi sen oluyorsun yahu, diye düşündü ama bunu ağzıyla söylemedi tabii ki. Onun yerine, Franca’ya kibarca teşekkür etmekle yetindi.

*

Solitus.

“Büyük Yutucu” denilen bir Cisimsiz Boşluk tarafından istila edilmiş bir dünyada, sağlam kalmış en son şehir.

Bu şehir, inançla ayakta duruyordu. Tüm dünyayı yöneten Gökteki Tanrı’ya; ve onun emrindeki beş tane tanrıçaya: “Göğü Taşıyan Tanrıça”, “Güneşi Yükselten Tanrıça”, “Tacında Ay Parlayan Tanrıça”, “Yıldızları Parıldatan Tanrıça”, “Toprakları Koruyan Tanrıça” diye anılan beş tanrıçaya duyulan inançla.

Ve bu şehrin altında yayılan, dibi var mı bilinmez koskoca bir Labirent, diğer adıyla: Bab-ı Ali.

Doğaüstü güçler saklayan sayısız çeşitte cismin, yani Kutsal Emanetlerin ardına düşmüş sayısız yiğitler, gece gündüz demeden onları çetin sınavların beklediği bu yere meydan okurlar.
Kimisi, çabuk yoldan zengin olmayı hayal ettiği için.
Kimisi, tanrıçalara duyduğu samimi inanç için.
Kimisi, sadece ekmek parası kazanmak için.
Bu insanlara, araştırıcılar deniyordu.

Dokuzuncu Sınıf araştırıcı Yuuki Takamigahara, günün birinde Labirent’te baygın yatan küçük bir kız bulmuştu.
Ve o kız, varolmaması gereken altıncı tanrıçaydı.

*

“Ah, eyvahlar olsun.”
Öğle yemeğinden sonra, çay içerlerken durumu öğrenen Franca’nın duyguları, dürüstçe ağzından dökülüvermişti.
Kızın boyca, vücut yapısınca yaşına göre gelişkindi. Yüzünde hep biraz çekingen, utangaç bir ifade olurdu; çok uslu bir küçük hanım izlenimi veriyordu. Yuuki’nin dükkanının devamlı müşterisiydi, gelecek için umut vadeden bir araştırıcıydı. On altı yaşındaydı; ve daha geçen dün Üçüncü Seviye araştırıcı lisansına terfi etmişti. Bu kadar genç yaşta o rütbeye ulaşan insanlar nadirdi.

Bu arada, araştırıcılık dışındaki bazı alanlarda da üstün yetenekliydi. Demin yedikleri öğle yemeğini Franca yapmıştı. Getirdiği sebzelerle, tütsülenip kurutulmuş etlerle, harika bir üç kişilik yemek çıkarmıştı. Tadına diyecek yoktu, yemek bitince Franca sofrayı göz açıp kapayıncaya kadar toparlamıştı. Konu ne olursa olsun, kız Yuuki’den daha yüksek bir yerde duruyordu.
“Şey, yardım etmek için elimden gelecek bir şey varsa…”
“Şimdiden yeterince yardımını aldık. Eh, bizi düşündüğün için minnettarım ama bu benim problemim. Müşteri olarak benden bir şeyler satın alırsan, yeteri kadar destek çıkmış olursun. Yeterince Kutsal İnci var mı elinde?”
“Evet, bir medyum her şeye karşı hazırlıklı olmalıdır.” Franca gülümseyerek cevap verdi, sonra biraz telaşla ekledi: “Şey, ama elimdekilerin sayısı azalınca, yenilerini bu dükkandan alacağım. Elbette ki.”

Medyumlar, araştırıcıların bir türüydüler. Kutsal Gücü gönüllerince kontrol ederek saldırı, savunma ve iyileştirme amaçlı sihirli teknikler kullanan araştırıcılardı bunlar. Mucizevi güçlerin kristalleşmiş ve katılaşmış birer kaynağı olan, Kutsal İnci adlı cisimleri harcar; böylece aldıkları güç ile açığa sihirli kerametler çıkarırlardı.

“Sırası gelmişken… Bay Yuuki, sizi son günlerde okulda göremedim de...  hep devamsızlık mı yapıyorsunuz yoksa? Acaba, para sorunlarıyla boğuşmanız yüzünden mi?”

Solitus’da, araştırıcı yetiştiren birkaç adet okul vardı. Yuuki ve Franca, aynı yüksek düzey eğitim kursuna gidiyorlardı. Ayrıca Yuuki, zaman zaman geçici bir ek iş olarak, yardımcı öğretmenlik de yapıyordu. Başlangıç düzey kursa giden çocuklara ders veriyordu. Ancak, Franca’nın dediği gibi, bu aralar iki okula da hiç gitmemişti.

“Ah… türlü türlü işlerle meşguldüm, biraz…” Asıl sebep, kızın da söylediği gibi, para peşinde koşmaktan okula zaman ayıramamasıydı. Ama utanç verici bir şeydi bu, itiraf etmek içinden gelmemişti.
“Şey… yeni iş çizelgesi yayınlanmış da. Şöyle bir iş var: Başlangıç düzey öğrencilerle beraber, Labirent’e eğitim gezisine gitmek. Çocukları, sığ katmanlarda şöyle bir dolaştırıp getirmek. Bu iş için deneyimli bir ekip istiyorlar.”
“Öyle bir iş için ilan vermeleri sık görülen bir şey değil. Normale, öğrencilere göz kulak olmak, doğrudan okula bağlı çalışan araştırıcıların görevidir.”
“Ama geçenlerde, Labirent’te olan kazayı biliyorsunuz. O gün yaralanan ve halen tam olarak iyileşememiş bir sürü insan var. Okulun elinde yeterli sayıda araştırıcı kalmamış diye duydum.”
“Demek öyle…”

Bab-ı Ali denilen Labirent’te, “Cisimsiz Mahluk” lakabıyla anılan türlü türlü, cins cins canavarlar barınıyordu. Her canavar türü, Labirent’in kendine ait katmanda gezer ve oradan pek çıkmazdı, ama… bir ay kadar önce, Labirent’in derin katmanlarında yaşayan çok güçlü Cisimsiz Mahluklar, kimsenin bilmediği bir nedenle sığ katmanlara gelivermişlerdi. Durum bir şekilde kontrol altına alınmıştı ama bir sürü insan yaralanmıştı.

Bu arada, Yuuki ve arkadaşları da kendilerini olayların tam ortasında bulmuşlardı. Yuuki’nin şu anda içinde olduğu ekonomik krizin başlıca nedeni, o olaydı.

“Ücreti fena değil gibi. Üstelik geleceğin araştırıcılarıyla tanışmak, kaynaşmak için fırsat. Bu işi almanın çok faydası olabilir bence. Şey, eee… is, isterseniz ben de gelirim, Alfredo Usta’ya da rica ederim…”
“Olur.”

Gerçekten de Talim Okulu, cömertçe ödeme yapıyordu. Üstelik masrafları karşılamayı da vaad ediyorlardı, ödeme de iş biter bitmez yapılacaktı.
Dükkanı boş bırakmak istemiyordu ama, bu iş de düşünmeden reddedilecek gibi değildi.
“Biraz düşüneyim.” dedi Yuuki.
“Harika” diye mırıldanarak, zaferle yumruklarını sıktı Franca.

{ 4 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan