Posted by : Unknown

  


  “Senden Tina’ya yardım etmeni istiyorum, Efendi… yoksa sana ‘Kar Kılıcının Kralı’ mı demeli?”
Yuuki birden ona sayacak kadar bir süre sessiz kaldı. Sonra, yavaşça ağzını açtı:
“Bu ismi nereden… ne zaman anladın?”
“Ne kadar iyi savaştığını fark etmemizi soruyorsan, onu çok çabuk fark ettik. Senin o ismi taşıyan Silahşor olduğunu, sen Cisimsiz Ejder ile dövüştüğün zaman anladık. O canavarın zayıf noktasını önceden biliyordun, değil mi Efendi?”
“Zayıf noktasını bana sen söyledin ya, boynu dedin.”
“Sen bana Kutsal Gücünün en kuvvetli olduğu yer nerede diye sordun, biz de söyledik. Boynunun tam olarak neresinde olduğunu bile söyleyememiştik. Fakat Efendi, canavarın güç kaynağını tek hamlede bulmayı başardı. Biliyordun, çünkü onunla daha önce de savaşmıştın, yanılıyor muyuz?”
“………”
“Düşünüyoruz da, altmış dördüncü katmanda Berthold ile kaynaşmış Ejderdişi taşıyla savaştığın zaman da, taş hakkında çok şey biliyor gibiydin.”

İş bu dereceye geldikten sonra, aptal numarası yapmanın anlamı yoktu. Yuuki derince göğüs geçirdi: “Ona dostum diyemem, ama taşla çok uzun süreyi beraber geçirdik. Onu terk ettiğim için benden nefret ediyor olmalı.”

Ejderdişi taşlarının bilinçleri vardı.
Taşın, Berthold’la birlik olup saldırmasının bir nedeni de Yuuki’den öç almak istemesiydi. Taşa, Berthold ile beraber olduğu sürece ne yaparsa yapsın Yuuki’yi yenemeyeceğini kanıtlamış, onu savaşmaktan vazgeçirmişti.
“Öyleyse, tahmin ettiğimiz gibi…”
“Öyle. Bir zamanlar insanların ‘Kar Kılıcının Kralı’ dediği Silahşor, bendim. Ama öyle destanlara konu olacak, kahramanca bir yanı yok bunun. Doğrusu, ünlü olmamın tek nedeni bir sürü insanı ve Cisimsiz Mahluğu öldürmüş olmam. Beni öldürmek isteyen bir sürü adam var dünyada.”
“O adamlar sana saldırırsa zarar görmesinler diye mi, Franca ve Alfredo’dan gerçek kimliğini saklıyorsun?”
“Sana nedenini söylemiştim. Belalı, sıkıntılı işlere bulaşmaktan nefret ederim. Hem, bir katil suçlarını itiraf ettikten sonra, onlar gibi dürüstçe yaşayan insanlarla ahbaplık edebilir mi sanıyorsun?” O yüzden Franca’nın dünyasına yaklaşmak istemiyor, kızın duygularını fark etmemiş gibi davranıyordu. “Ayrıca… neden ben? İlla da bir Silahşor gerekiyorsa başkası da bu işi yapabilir, bana ne lüzum var?”

Bunun sebebini asla anlayamamıştı.
Bir çağırma büyüsü yapıldığında, çağıran tanrıçaya en uygun Silahşor, başka bir dünyadan seçilip bu dünyaya getirilirdi. Silahşor, çağırma sürecini aşınca tanrıçaya bağlanır, tıpkı tanrıça gibi bitmeyen gençliğe ve koruyucu bir Kutsal Kalkana sahip olurdu.

Yuuki, tüm bunları önceki sahibesinden öğrenmişti. Tina da, bunları doğuştan biliyor olmalıydı. “Silahşorlük meselesi geçmişte kaldı artık. Artık değiştim. Beni çağıran sahibemi kaybettim. Zamanı gelince yaşlanacağım ve silahlar beni yaralayabilirler. Senin için Silahşor rolü oynayamam ben. Denersem, sana ayak bağı olurum sadece.”

Tina bir süre sessiz kaldı. Sonra, uzaklara bakar gibi dalgın bir yüz ifadesiyle, şöyle dedi:
“Tina altıncı kişi, öyle değil mi?”
“………”
“Bize Kutsal Mabed’de yer yok. Öyleyse biz de şehirde yaşarız. Belki de bize ‘Kentimizde Oturan Tanrıça’ diyecekler. O yüzden, şehirlilerin yanımızda olmasını isteriz. Tina, Efendi’den bu kent hakkında daha çok şey öğrenmek istiyor.” Tina, ciddi bakışlarını Yuuki’ye çevirdi. “Mesele, bize ayak bağı olup olmaman değil. Önemli olan Tina’nın kararı. Eğer canımızı emanet edeceksek, onu hiç tanımadığımız biri yerine güvenebildiğimiz birine emanet etmek daha iyi. Tina, Yuuki Takamigahara’yı yanında istiyor.”

Sesinde kararlılık vardı. “Yemin edebiliriz –Tina, bundan sonra başka Düellocu filan çağırmayacak. Efendi’nin hep yanımızda olması bize yeter. O yüzden… lütfedip, Tina’yla aynı yolda yürümez misin?”
Böyle söyledi ve sustu. Sanki, söylenmesi gereken her şey söylenip bitmişçesine.

“………”
Yuuki hemen cevap veremedi. Önceki sahibesini ilk gördüğü zamanı hatırlıyordu.
… “Çünkü sen benim Silahşorumsun, canım. Bana lazımsın.
O kız, böyle söylemişti.

O zamana dek, kendisi öldürmek için yapılmış bir makine gibiydi. Neredeyse hiç duygusu, düşüncesi yoktu. O yüzden, birisinin ona ihtiyaç duyabileceği fikri, ona çok yeni, çok tuhaf bir kavram gibi gelmişti.
Ya şimdi?
Tina, onun yardımını istiyordu. Bu, dosdoğru konuşmak gerekirse, Tina’ya ihtiyaç duyduğu şeyleri vermiş, onun güvenini kazanmış olması yüzündendi. Ancak…
“… Ah, demek öyle. Demek ben de değişmişim…” Başkasına güvenip onlara bir şeyler verecek kadar değişmişti. Vaktiyle sahibesinden öğrendiği şeyleri, Tina’ya öğretecek kadar.
Öyleyse… bu sefer, her şey farklı bir sonla bitebilir miydi acaba?

Onu ilk gördüğüm gün, o kız “Dünyayı koruyalım” diyerek elimi tutmuştu.
Ve onu son gördüğüm gün, “Dünyayı koru” diyerek öldü.

Yuuki, yarı bilinçsiz bir halde, kılıcı eline aldı. Kabzası tanıdıktı, bu dokunuşu hatırlıyordu.
“Efendi, bunun anlamı…”
“…eh, biraz deneyelim bakalım. Ücret olarak, bu yeterli. Sonuçta bir Ejderdişi taşı silahı.”

Tina, ohhh diye nefes verip, masanın üstüne yığıldı.
“Ne oldu şimdi?”
“Rahatladık. Şükürler olsun, bir de reddederse ne yapacağız diye düşünüyorduk…”

Yüzündeki ifade, yaşında göre biraz fazla akıllıca bir kız çocuğunun ifadesiydi. Tipine bakan, onun az evvel mantık yürüterek Yuuki’nin sırrını açığa çıkarmış bir tanrıça olduğunu hayal bile edemezdi.

“Madem fark etmiştin, neden pazarlık etmeye daha çabuk başlamadın?”
“Onun sırası sonra geldi.” Tina hiç düşünmeden cevap vermişti. “Efendi’nin Tina’yı er geç kapı dışarı etmeyi deneyeceğini biliyorduk. Ancak, Tina ne olursa olsun Efendi’yi yanında tutmak istiyordu. Ne yaparsak Efendi’nin kalbini çelebiliriz diye, kafa patlatıp durduk. İşe yarar bir şey hatırlamak için dönüp beraber geçirdiğimiz günlere baktık. Senin kim olduğunu bu sayede anladık.”
“Yani sonuca, sebepten önce ulaşmış oldun.”

Tina’nın Yuuki’yi istemesi, onun bir Silahşor olduğunu bilmesinden ötürü değildi. Yuuki’yi yanında istediği için kafa yormuş, bu sayede onun Silahşor olduğunu çözmüştü.
“Hayatında bir kez olsun bir şeyi ciddi ciddi düşünmüşsün…”
Kız surat buruşturdu. Yuuki, anladım seni dercesine, ağzının kenarıyla gülümsedi.

Geçmişte, başka tanrıçalar da görmüştü. Her birinin görüntüsü ve karakteri birbirinden farklıydı ama hepsi de insanlarca tapınılan, insanları yönetmek için gereken özelliklere sahip varlıklardı. Liderlik ve güç, Tina’nın da içinde, bir yerlerde vardı herhalde.

Yuuki, Tina’nın onu istediği gibi yönlendirmiş olduğunu fark etti –ama hiç de fena bir duygu değildi bu. Göreve yeniden başlamak geçmişi silmesini sağlamayacaktı. Günahlarının bedelini ödemesine de yetmeyecekti.
Yine de… artık gözünün önünde, yepyeni ihtimaller uzanıyordu. İçi önünde uzanan bu yolda yürümek, o yolu sonuna kadar görmek isteğiyle dolmuştu.

O kız… kendisini affedecek miydi acaba?


2. Epilog

Dağın sırtlarına inşa edilmiş bir Kutsal Mabed.
Bu tapınağın içinde, taştan bir ışınlanma abidesi kullanılarak gidilen bir yer, dış dünyadan tümüyle yalıtılmış bir alan vardı: Bir tanrıçaya ait bir oda.

Çok sade, yalın bir odaydı.
İçinde sadece bir taht vardı; ve onun sahibi, tahtına kurulmuş Silahşorunun görevden dönmesini bekliyordu.

Nihayet… odanın köşesindeki taş anıt hafif bir ışıkla parladı, ortaya genç bir adam çıktı.
“Dönmüş bulunuyorum, tanrıça hazretleri. Bildiğiniz olaydan arta kalan problemlerin hepsini, kısa sürede hallettiğimi bildirmek için huzurunuza çıktım.”

Bronz tenli bir gençti bu. Stephan’ın ekibine eşlik ettiği sırada taşıdığı koca kılıç, şimdi yanında değildi.
“Bay Jahar!” Tanrıça, benzi mosmor kesilerek yerinden kalktı, adama yaklaştı. “O –olayı  şehirden bile duymuşlar! Ne korkunç şey bu…”
“Fazla telaş ediyorsun, Kaiya’cığım.” Jahar resmi tavrını bir kenara bıraktı, samimi bir hareketle küçük kızı, saçlarını karıştırarak sevdi.

Kızın, on yaşından bir, en çok iki sene yukarıda denecek bir dış görüntüsü vardı. Yuuki buraya gelseydi, onu Talim Okulu’ndan başlangıç seviye kursu öğrencisi olarak; Tina buraya gelseydi, kent meydanında beraber kukla tiyatrosu seyrettiği arkadaş olarak, tanırlardı herhalde.

“Fakat… siz böyle yapınca… bir sürü insan, ölüp…”
“…diyorsun da, tüm bunlar o Berthold denen herif yüzünden başımıza geldi.” Jahar’ın utanıp sıkılır bir hali yoktu, sadece omuz silkti. “Ayrıca ben, onların arasında Kaiya’nın casusu olarak girmiştim, yani rakiplerimizin gücünü törpülemek için ele geçen fırsatı kullanmak fena olmadı. Stephan hariç, o ekibin tüm üyeleri öldüler. Üçüncü katmana Cisimsiz Mahluklar getirmenin sorumluluğu da ‘Göklerin Halif Birliği’ne kalmış oldu. Bunun cezasını tüm ekipten çıkartırlardı aslında, ama adamlara tanrıçaları yardım etti.”

Berthold tarafından öldürülmüş gibi yapıp kendini gizlemiş, altmış dördüncü katmandaki ışınlanma cihazını ayarlayıp ‘Beyaz Karların Cisimsiz Ejderi’nin yanısıra bir sürü Cisimsiz Mahluğu üçüncü katmana göndermişti. Tüm olay Jahar’ın başının altından çıkmıştı.

“Tacında Ay Parlayan Tanrıça”, zayıf yüzü bembeyaz halde, suskundu.
“Hepsi bu değil.” dedi Jahar. “O küçük hanımın, gerçekten de ‘öyle bir varlık’ olduğu ispatlandı. Cisimsiz Ejderle karşılaşıp hayatta kaldığına göre…”
“Ama… onu şu kukla tiyatrosu yapılırken öğrenmemiş miydik zaten?”

Jahar, Büyük Katedral’in önündeki meydanda, Tina adlı küçük kıza doğru kılıç sallamıştı. Kızın, bir tanrıçanın güçlerine sahip olup olmadığı belli olsun diye.
Kaiya, kızın ‘Birkaç gün önce doğdum ben’ dediğini duymuştu; Jahar, kızın ‘Tanrıçayız’ diye beyanda bulunduğunu görmüştü. Belki de sıradan bir deliydi; ama Jahar, tanrıçaların ara sıra kılık değiştirip kentte dolaştıklarını biliyordu.
“Ah, öyle ya. Kafasının derisini biraz kesecek şekilde nişan alıp sallamıştım kılıcı, ama nedense kesememiştim. Tanrıça olduğu neredeyse kesindi yani.”
“Öyleyse, Labirent’te böyle bir faciaya yol açmanızın gereği yoktu…”
“Bak şimdi… artık tanrıça olduğu kanıtlandığına göre, o kızın bizim düşmanımız olduğunu anlıyorsun, değil mi?”

Jahar’ın neşeli ses tonunun içine, çok zalimce bir tını karışmıştı. Bunu hisseden Kaiya çenesini kapattı.
“Yetenekleri, savaş kabiliyeti, düşünüş tarzı, davranışları. Düşmanı yenmek için, bunları bilmen şarttır. Geçen gün, ‘Gökler’ tayfasını haklamak ve o küçük hanımı sınamak için iyi bir fırsat bulduk. Kaiya’cığım, yoksa sen hala savaşmak istemiyorum, öldürmek istemiyorum diye saf saf düşünüyor musun?”

Böyle söyleyerek elini salladı. Avucunda, kırmızı parıltılar saçan kocaman bir kılıç –Kızıl Alevin Kılıcı İgnis beliriverdi. Jahar’ın Labirent’te kullandığı koskoca kılıçtan bir kat daha büyüktü.

Jahar, kılıcı zemine sapladı. Kaiya: “Hiii!” diye, ürkmüş bir ses çıkardı.
“Beni çağıran sahibeme karşı saygısızlık gibi olacak ama… bu tavırların sinirime dokunuyor. Ben senin için bu kadar gayretle çalışırken!”
“Özür… dilerim…”

Her bir tanrıça için onun sağ kolu olmaya elverişli birisi, Gökteki Yüce Tanrı’nın iradesi doğrultusunda, Silahşor olarak çağırılırdı. Fakat, bu adam çağırıldığı ilk günden beri o kadar kaba, ağzı o kadar bozuk biriydi ki Kaiya ona bir türlü ısınamamıştı.

“Sen ve ben kader arkadaşıyız. Ya kazanır ve hayatta kalırız, ya yenilir ve ölürüz. Bu ikisinden biri olacak. Benim ne bu savaşı ne de hayatımı kaybetmeye niyetim var, o yüzden Kaiya’nın kararsız halleri canımı sıkıyor.”
“A –anlıyorum. Ama, durum böyle ise, o kişi altıncı bir tanrıça oluyor, öyle değil mi? Şimdi, hiçbir tanrıça eksik olmadığı halde. Böyle bir şey mümkün mü?”
“Mümkünmüş ki Labirent’in o kadar derin bir yerinde tek taraflı bir ışınlanma cihazı varmış, değil mi? Farz edelim ki, Kutsal Mabed dışında bir yerlerde de tanrıçalar doğabiliyor.”
“Ama, ama… ya bir yanlışlık varsa? Belki de savaşmamıza gerek yoktur, belki de onunla arkadaşlık kurabilirsek…”

“Görüyorum ki, anlamamakta ısrar ediyorsun…” Sesindeki hiddet o kadar koyulaşmıştı ki, Kaiya olduğu yerde titremeye başladı. “O kızı saymazsak, tanrıçaların en genci, en yenisi sensin. Deneyimsizsin. Sana bağlı olan ‘Halif Birliği’nin bir tek üyesi bile yok. Üstelik, daha neredeyse hiç Kutsal Güç toplayamadın. Şu an, en zayıf sensin.”

Bu gerçeklere Kaiya itiraz edemedi. Jahar devam etti: “O yüzden sen ve ben, kente ayağımızla gidip bizzat bilgi toplamak zorunda kalıyoruz. Ama bir zayıf anını yakalar da bir düşmanı yenersek, güçleniriz. İster altıncı tanrıça olsun, ister yedinci. Eğer onun rakibimiz olması gibi bir ihtimal varsa, gebertmeliyiz. Ve onun sahip olduklarını çalmalıyız. Başkaca yolu yok bunun!”

Kaiya, cevap vermeden başını eğdi.
“Pekala, raporuma devam ediyorum. Elime geçen bilgiye göre, o küçük hanıma bir yardımcı eşlik ediyor. Ve o refakatçisi, ‘Beyaz Karların Cisimsiz Ejderi’ni yenmiş. Silahşor değil herhalde ama çok tehlikeli birisi. O yüzden, icabına bir an önce bakmak istiyorum. Adı, Yuuki Takamigahara.”
“Ne? Yuuki öğretmen mi?” Kaiya gözlerini kırpıştırdı. Talim Okulu’nda, bazı sözlü derslere ve uygulamalı derslere giren yardımcı öğretmendi o! Biraz değişik bir gençti. Doğru ya! Şimdi düşününce, bir defasında onu Tina’nın yanında gördüğünü hatırlıyordu…

Jahar, neşeyle gülerek lafı sürdürdü: 
“Çok ilginç bir adam, doğrusu. Eski bir Silahşor.” Sözcüklerin üstüne basa basa devam etti: “Eskiden sahibesi olan tanrıça ölmüş… bu adam, tanrıçasını kendi elleriyle öldürmüş.”



BİRİNCİ  KİTABIN  SONU

{ 8 yorum ... read them below or Comment }

  1. Romanımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Okuyan herkese teşekkürler.

    Samayou Shinki no Duelist iki kitaptan oluşan bir seri. Sıra, ikinci cildin çevirisinde.

    Şu sıralar yeni yayın dönemindeyiz. Yani, yayınevlerinin piyasaya taze kitaplar sürmek için çeviri çalışmalarına ağırlık verdiği bir dönemde. Bendeniz de tercüman olarak çalıştığım için işlerim çok yoğun. Bu nedenle, istemeyerek de olsa, Samayou'nun çevirisine kısa süre ara vermek zorundayım. 30 gün kadar.

    İnşallah, 22 Mart tarihinde ikinci kitabın ilk bölümü ile tekrar beraber olacağız. Sağlıcakla kalın.

    Alper Kaan BİLİR

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çevirilerin ve emeklerin için tekrar ve tekrar teşekkürler

      Sil
    2. çevirilerin için çok teşekküler Allah omur verirse biz buradayız inşaallah

      Sil
  2. Eline sağlık , hele şükür birinci kitap bitti :)

    YanıtlaSil
  3. Bölüm için teşekkürler ellerine sağlık...

    YanıtlaSil
  4. Çeviri için teşekkürler.

    YanıtlaSil

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan