Posted by : Alper Bilir


Franca koşuyordu.
“Yalvarırım, Bay Yuuki –yardım edin!”
Zihninde, hiçbir şey yapmaz istemez gibi görünmesine rağmen, herkesten daha fazla güvenilir  olan Yuuki’nin çehresini görüyordu.
Ancak fazla uzağa gidemedi. Sırtına inen bir darbe onu havaya savurdu. Bembeyaz bir sis perdesi, görüş alanını örttü; Franca’nın etrafında buz gibi bir fırtına esiyordu. Bu rüzgar onu defalarca kaldırıp duvarlara vurdu ve nihayet dindi.

Franca, boğulurcasına öksürerek başını kaldırdı. Kulakları uğul uğul uğulduyordu. Bilinci, ayıklıkla baygınlık arasında gidip geliyordu.

Yine de, hareket edebiliyordu. Kalan tüm kuvvetini toplayarak, iki ayağı üstüne basıp kalkmayı başarabildi. Etrafı örten beyaz sisler yavaş yavaş dağılıyordu.

Duvarlar yer yer yıkılmış, Labirent’in şekli değişmişti.
Ejderhanın nefesi –insanların yapabildiği saldırı amaçlı kerametleri kat be kat aşan gücü vardı, Cisimsiz Ejderin soluğunun.
“Olamaz… ağabey…”
Nefes, kendisine doğrudan isabet etmemişti ama gücü yine de korkunçtu. Saldırının tüm gücüne maruz kalan Stephan, artık…
Franca’nın dizlerinin bağı çözüldü, kız olduğu yere çöküp kaldı.

“Hı –hımm. Şu kertenkele haline bakmadan, zavallı saldırınla bir tanrıçayı yenebileceğini mi sanıyorsun?”
“Kabadayılık taslama be. Onu kılpayı durdurabildin, görmedik mi sanıyorsun?”

Halen salınan beyaz sislerin arasında, Cisimsiz Ejder ile Franca’nın arasında bir yerlerde, kimliği belirsiz iki gölge duruyordu. Cüppe gibi bir şeye, birer kat kumaşa sarınmışlardı; yüzleri ve bedenleri net görülmüyordu. Yetişkin bir insana ve bir çocuğa benziyorlardı.

İki gölgeden daha uzun olanı, omuzunda birisini taşıyordu –ağabeyi miydi bu?

“Ne olursa olsun, bu arkadaşı kurtardık değil mi? İyi iş çıkardık değil mi? Biraz aferin olsun de bari.”
“Diyeceğim –bu iş bittikten sonra.”

Bu ikisi, bir sihirli bariyer oluşturup ejderin nefesini durdurmuş muydular yoksa? İmkansızdı bu. En olgun medyum bile böyle bir kuvvetin karşısında tutunamazdı. İnsanın becerisini aşan bir şeydi bu.

Dur biraz –az önce, gölgelerden ufak olanı ne demişti? Tanrıça… öyleyse, bunlar…
“Tanrıça hazretleri ve onun Silahşoru mu?”

Çocukluğunda…
Sık sık hastalanan annesi yatağında oturur, Franca’ya ve bazen ziyarete gelen Stephan’a hikaye okurdu.
Ağabeyi, Silahşorlerin kahramanlık öykülerini dinlemeyi çok severdi. Bu öyküler ilk başta Franca’nın ilgisini çekmemişti. Ancak, yüzünü çok sık göremediği ağabeyi ile birkaç eğlenceli dakikayı paylaşabilmek için, sabredip hikayeyi onunla beraber dinlerdi.
Gel zaman git zaman, Franca da harikulade maceralarla dolu o hikayeleri sevmeye başlamıştı. Labirent’te araştırıcılar tehlikeye düşünce onları kurtarmak için ortaya çıkan… o efsanevi yiğitlerin hikayelerini.

Ah, artık her şey yolune girecek.
Bilincini kaybetmeden önce Franca’nın son düşüncesi bu oldu.

* * *

İki kardeşin göğüsleri yavaşça inip kalkıyordu. Sağdılar, sadece bayılmışlardı. Yuuki rahat bir nefes aldı. Kılpayı da olsa zamanında yetişebilmişlerdi.

“Bu işi çabuk halletmelisin, Efendi! Kutsal Gücümüz fazla değil. Bu yaratığın saldırılarını yalnızca birkaç defa durdurabiliriz.”

Tina, bu Cisimsiz Ejderi bağlayıp hareketsiz bırakmaya veya onu başka bir yere ışınlamaya yetecek kadar çok Kutsal Güç kazanamamıştı. Bu nedenle Yuuki, kızın tüm gücünü savunmaya harcamasına karar vermişti. Düşmanın hücumlarını durduracak türde sihirli bariyerleri, birkaç defa oluşturmak… Tina’nın gücü ancak bu kadarına yetecekti.

“Pratik bir yol olabilir. Mesela…” Yuuki koridorun ilerisinde duran, beyaz renkli devasa gövdeyi süzdü. “Bu şeyin Kutsal Gücünü hissedebiliyor musun?”
“Tabii ki. Bu kadar yakında olunca, davul gibi gümbür gümbür hissediliyor.”
“Vücudunda en fazla Kutsal Güç bulunan yer neresi?”
“Boynunda, sanırım. Neden soruyorsun ki?”
“Gücünün kaynağı neresiyse, en zayıf noktası da orasıdır da ondan. Haydi, başlayalım.”

Yuuki, düşmana doğru dönerek konuştu: “Hey! Senin bu katmanda olay çıkarman kurallara aykırı, bilmiyor musun? Beyaz Karların Cisimsiz Ejderi! Hatanı anlayıp uslu uslu yeniliversen nasıl olur?”
Ejderin cevabı, çok düşmanca bir haykırış oldu.
“Böyle söyleyeceğini tahmin etmiştim. Eh, son zamanlarda biraz formdan düştüm ama, hazır burada böyle güzel bir silah varken şunu ödünç alayım bari…” Yuuki böyle mırıldanarak mızrağı elinde çevirdi. Stephan’ın ünlü silahı ‘Türkuaz Suyun Mızrağı’, nam–diğer Amunis mızrağı idi bu.

“Başlayalım mı…” diye, ufak bir gülümseme ile elindeki silaha sordu. “Bana kızma sakın. Şimdi bana biraz yardım etmelisin. İkinci Basamak benim için yeterli. Eğer ben şu beyaz tipi yere seremezsem, senin sahibin de ölür, biliyorsun ya? Halbuki yaşarsa günün birinde mükemmel bir savaşçı olacak… ve senin için, mükemmel bir sahip.”

Mızrak, sanki üstünden elektrik akımı geçmiş gibi bir an titredi… ve biçimini değiştirmeye başladı.

Tam o sırada, Cisimsiz Ejder hırsla ileriye doğru atıldı ve ön ayaklarını salladı. Keskin pençeleri savuşturmak için Yuuki mızrakla hamle yaptı. Ortalığa kanlar saçıldı ve ejderha acı bir çığlık attı. Parmaklarından biri kopup düşmüştü.

“Bundan sonra, Kutsal Kalkan seni korumaya yetmeyecek. Kendi yeteneklerimize güvenip savaşmalıyız.”

Yuuki’nin elindeki mızrak, geçirdiği dönüşümü tamamlamıştı. Az önce sade ve gösterişsiz olan mızrak şimdi deminki haline hiç benzemeyen, kıvrımlı bir silaha dönüşmüştü.

Ejderdişi taşı silahlarının bazısı kılıçtı, bazısı mızrak, bazısı balta; ama bir ortak özellikleri vardı. Her biri ‘Basamak’ adı verilen üç şekilden birine dönüşebiliyordu. Birinci Basamak, insan elinden çıkma silahlar gibi görünen ama onlardan çok daha öldürücü olan bir silahtı. İkinci Basamakta, silah kendini Kutsal Güç ile kaplar ve düşmanın Kutsal Kalkanlarını delebilmeye başlardı. Elbette, bu biçimi alan silahın öldürücülüğü de artardı.

Beyaz Karların Cisimsiz Ejderi, dişlerini göstere göstere Yuuki’yi süzüyordu. Artık oyun oynamıyordu, tüm gücüyle savaşmaya hazırlanıyordu.
“Nihayet müsabaka başladı desene…”
Cisimsiz Ejderin silahları tırnakları, dişleri, kuyruğu ve soluğuydu. Koridorun bu kısmı, onun o koca gövdesiyle bile kolayca hareket edebileceği kadar genişti. Üstelik zemine döşenmiş taşlar yerinden çıkmış, ufalanan duvarlardan kaya parçaları dökülmüştü. Bunlar, Yuuki’nin ayağına dolanıyor ve ona engel oluyordu. Saha avantajı, ejderhadaydı.

Öyleyse, burada yararsız bir savaşa girmektense bu yaratığı Tina’dan ve diğerlerinden uzaklaştırmak gerekecekti.
“Gel bakalım buraya…”
Yuuki, ejderhanın yanından dolanıp onun arka ayaklarına defalarca saldırdı. Cisimsiz Ejder ne zaman öfke çığlığı atıp pençeleri ile karşı saldırıda bulunmayı denese, Yuuki birkaç adım geri çekiliyordu. Amacı, bunu tekrarlaya tekrarlaya, hayvan güder gibi ejderha gütmekti.

Geri çekildikçe koridorun sonuna yaklaşıyor, her adımda biraz daha büyük tehlike içine giriyordu. Fakat bu taktiğin bir meyvesi vardı: Ejderi yaralılardan epeyce uzaklaştırmıştı.

Bu kadarı yeterlidir sanırım… Geriye, taktik değiştirip saldırıya geçmek kalıyordu.

Bir adım ilerledi, Cisimsiz Ejder’in gözlerinin içine baktı. Hamle yaptı –ejderhanın bembeyaz pulları kanla koyu kırmızıya boyandı, boğazından bir acı inlemesi yükseldi. Deminki taktikle savaşıyor olsa, Yuuki şimdi geri çekilirdi. Onun yerine, canavara bir adım daha yaklaştı.

Saldırıma karşılık verdiği an, tekrar saldıracağım!

Devasa pençeler havada kavis çizerek üzerine üzerine geldi. Yuuki soluğunu tuttu, mızrağı savunma pozisyonuna getirdi. Ejder, apansızca ön pençelerini yere sapladı; gövdesinin alt kısmını müthiş bir hızla hareket ettirdi. Koca kuyruğunı, tüm gücüyle Yuuki’ye doğru savurdu.

“…! ”
Yuuki, düşmanın da kendisi gibi düşündüğünü anladı –o da sahte bir hamle yapmış, asıl büyük saldırısı için fırsat kollamıştı. Ejder onu şaşırtmıştı, Yuuki tepki vermekte gecikmişti. Bu saldırıdan kurtulabilecek miydi ki?

Bir anda, Cisimsiz Ejderin kuyruğu görünmez bir duvara toslamış gibi başka yöne doğru sekti. Canavar, beklemediği bu çarpışmanın etkisiyle sendeledi. Yuuki, bu fırsattan istifade ayağıyla zemini var gücüyle ittirdi; sıçrayıp ejderhanın diğer tarafına geçti.

“İyi misin?” diye bağırdı Tina. Baygın yatan iki kardeşi bırakıp Yuuki’ye yaklaşmış, hal hatırını soruyordu. Düşünmeden: “Aptal! Gelme buraya!” diye azarladı Yuuki.

Kutsal Güce sahip Cisimsiz Ejder, diğer Cisimsiz Mahluklardan çok farklı çizgide bir varlıktı. Onun saldırıları bir tanrıçaya bile ulaşırdı. Kutsal Kalkanının etkisi olmadan, Tina’nın kırılgan bir kız çocuğundan hiç farkı yoktu.

“Aptal da ne demek oluyor! Biraz olsun minnet duyamaz misin? Salak Efendi!” diye, yanaklarını öfkeyle şişirerek bağırdı tanrıça.
“Minnettarım zaten! Hayatımı kurtardın. Şimdi defolup gider misin?”
Cisimsiz Ejder, koca çenesiyle ısırmaya çalışarak yaklaştı. Yuuki geriye sıçradı, dişlerden kıl payı kaçabildi.
“Lütfen gelme buraya! Bu sefer… sadece bu sefer, bırak da seni ben koruyayım!”
Farkına bile varmadan, sözcükler ağzından çıkıvermişti. Bunlar, Yuuki’nin bilinmesini istemediği düşünceleriydi.
“……….” Yuuki’nin sesindeki duyguları hisseden Tina ağzını kapattı… kısa bir süre için.
“Reddediyoruz. Bizi aptal yerine koyma. Buraya bak, Efendi! Tina senin onu korumanı istemiyor. Seninle beraber savaşmak istiyor!”

Kanca gibi pençeler tekrar üzerine geldi. Yuuki bunları mızrağın ucuyla, zorla kendinden uzağa ittirdi. Savaşa savaşa, Tina’nın yanına kadar geri çekildi.
“Savunma bariyerinin kalan enerjisi, bir… hayır, iki darbeye daha direnecek kadar. Eğer Efendi, onu uzaktan korumamızı isterse bunu yaparız; ama neden diye sorarsak ‘Çünkü tehlikeli’ diye bir cevap duymaya dayanamayız. Söyle bakalım Efendi: Bu kavgayı kazanmamız için Tina ne yapmalı?”
Tina böyle söyledi ve burnundan bir hıhlama çıkararak Yuuki’nin gözlerinin içine baktı. Kızın sevimli yüzündeki ifade Yuuki’nin gönlünü çeldi.
“…… hakikaten salaksın sen.”
Gerçek düşünceleri anlaşılmasın diye böyle söyledi ve: “Ne dedin!” diye kabarıveren kızı sakinleştirip durumu analiz etti. Çökmüş bir duvar… oradaki molozlara basıp tırmanırsa…

Pekala, bu işi bitirelim.
“Tina. Ben sana işaret verince savunma duvarı çekeceksin. İki defa. İlki beni korumak için. İkincisini ise, beni düşünmeden şu yaratığı burnunun bir metre önüne koyacaksın. Yapabilir misin bunu?”
“Yaparım.”
“Sana güveniyorum.” Geride bu cümleyi bırakan Yuuki koşmaya başladı. Önce uygun konuma ulaşmalıydı. Sonra saldırıyı güzelce ayarlaması, düşmanını bir çıkmaz sokağa doğru çekmesi gerekecekti. Yapacağı şey, az önce ejderhayı Franca’dan uzağa çekerken yaptıklarının aynısıydı. Yem niyetine kendisini kullanacaktı. Mahsustan duvar dibine sıkışmış gibi davranacak, düşmanı böylece istediği bölgeye doğru yönlendirecekti. Elbette, bunu yapmak için gerçekten de köşeye sıkışması, kaçamayacak hale düşmesi gerekliydi…

“Şimdi!”
Tina, ilk savunma bariyerini oluşturdu. Pençeler bu bariyere çarpıp geri sektiler. Canavar, avını yakaladığını sanırken durdurulmuştu; gırtlağından bir öfke çığlığı yükseldi. Yuuki derhal duvar boyunca koştu, ejderhadan uzaklaştı.

Cisimsiz Ejderin nasıl bir saldırıda bulunacağını az çok kestirebiliyordu. Yaratık, hedefi yakınsa pençe ve dişle, orta mesafeden kuyruğu ile, uzaktan da nefesini kullanarak öldürüyordu. Ne zaman nefes üfleyecek olsa, kafasını yere iyice yaklaştırıyordu. Çünkü aşağıdan, yere paralel gelen bir saldırının yolundan çekilmek; tepeden inme bir saldırıdan kaçmaktan daha zordu.

Canavar avını elden kaçırınca dellenmişti, şu an saldırmaktan başka düşüncesi yoktu. Hiç vakit kaybetmeden yeniden hücum etmeyi tasarlıyor olmalıydı.
Cisimsiz Ejder başını eğdi ve ağzını kocaman açtı. Tam planladığı gibi. Şimdi, Yuuki’nin çaprazında yıkık duvarın kalıntıları duruyordu. Oraya koşup molozlara basarak yerden iki üç adım yukarıya çıkabilir, zıplayıp yaratığın kafasının üstüne bile oturabilirdi.
“Tamamdır!”

Tina’ya, ikinci bariyeri açmasını işaret edecek oldu. Fakat plan bir anda bozuldu: Ejder, kafasını birden kaldırarak geriye döndü. Üfleyeceği nefes için yeni hedefler seçmişti: Koridorun ilerisinde baygın yatan iki insanı ve Tina’yı.

Yuuki’nin boğazından bir dehşet nidası çıktı. Yaratığın niyetini anlayarak tüm gücüyle koşmaya başladı. Fakat yetişemedi. Koridor bembeyaz bir ışığa boğuldu, bunu delice esen buz gibi bir rüzgar takip etti. Sis bulutları her yeri örttü, bu sislerin arasında bir girdaba kapılmış ağaç yaprakları gibi oradan oraya savrulan; kah duvarlara, kah zemine çarpan insan şeklinde üç gölge seçiliyordu.

Yuuki’nin dünyası başına yıkılacaktı neredeyse –fakat kendine hakim oldu. Arkadaşlarını görebilmişti: Demek ki Tina, bariyeri son anda açıp nefesin yönünü değiştirmiş olmalıydı. Saldırıya doğrudan hedef olsa bir insanın tek parça halinde kalması mümkün değildi, o soluk dilim dilim ederdi adamı.

Ama şimdi de Tina’nın Kutsal Gücü tükenmişti. Plan bozulmuştu. Ne yapacaktı?
Diğerlerini düşünürken, bir an kendi durumunu unutmuştu. Yuuki, Cisimsiz Ejder’e döndü –ve yaratığın suratıyla burun buruna geldi. Sırtında soğuk bir ürperti duydu.
“Eyvah…”
Canavarın asıl hedefi, başından beri Yuuki’ydi. Bu yaratık, hem Yuuki’nin savaşmak hem de onu yaralılardan uzağa çekmek zorunda olduğunu anlamıştı. Arkadaşlarını hedef alarak, Yuuki’nin dikkatini dağıtabileceğini de.

Yuuki üzerine gelen dişlerden kaçmayı başarabildi ama yaratık her iki pençesiyle üzerine geldi. Kendini geriye atarak, milim farklıyla, keskin tırnaklardan kaçabildi. Ama bu kez de kımıldayamaz hale düşmüştü. Sırtında, duvarın soğuk dokunuşunu hissediyordu.

Cisimsiz Ejder’in suratında, alaycı bir sırıtış varmış gibi geldi Yuuki’ye. Canavar, el uzatsan değecek mesafeden ağzını araladı. Boğazının içinde beyaz parıltılar vardı.

Yuuki’nin kaçması imkansızdı artık.

* * *

“Off…”
Franca, ejderhanın soluğunun etkisiyle yerde yuvarlanırken kendine gelmişti. Bir an için, Gökteki Tanrı’nın huzuruna çıkma vakti geldi diye düşünse de, gözünü açınca etrafında tanıdık Labirent koridorlarını bulmuştu. Ölmemişti, demek ki.

On metre kadar uzağında, tanınmayacak hale gelmiş bir ceset yatıyordu. Ağabeyi zannetti, yüreği bir an acıyla burkuldu. Sonra yanıldığını anladı: Cisimsiz Ejderin vurup havaya savurduğu zavallı Berthold’e aitti bu ceset.

Franca, gözünün ucuyla onu ve ağabeyini kurtaran kimliği belirsiz silüeti görüyordu. Adam olağanüstü bir çeviklikle mızrağını kullanıyordu. Olur şey değil, tek başına koskoca ejderle savaşıyordu; üstelik de canavarı pek çok yerinden yaralamıştı. Fakat şu an yenilmek üzere gibiydi. Köşeye sıkışmıştı, ejderha dişleri ve tırnaklarıyla peşpeşe saldırıyordu ona.

Bir keramet ile ona yardım etse… bunu düşünür düşünmez, Kutsal İncilerini kullanıp bitirdiğini hatırladı.
“Olamaz…” Yapacak hiçbir şey yok muydu? Bir yol… bir yol olsa…

“Şu adamın belinde var! Al ve kullan!”
Yakındaki bir moloz öbeğinin altından, küçük bir kızın kulağına tanıdık gelen sesini işitti. Şu adam, derken Berthold’u mu kastediyordu? Belinde… ne vardı?
Franca güçlükle yerden kalktı. Cesede bir defa bakması yetti. Berthold’un belindeki kese yırtılmıştı, içinden sihirli ışıktaşları ve alelade çakmaktaşları dökülmüştü. Bunların arasında, bir tane…

“Kutsal İnci…” Üstelik de çok kaliteliydi. Muhtemelen Birinci Sınıftı. Berthold bir kılıç ustasıydı, neden böyle bir eşya taşıyordu ki? Ama şimdi, bunu merak etmenin sırası değildi. Franca yırtık keseye doğru koşmayı denedi, yere yuvarlandı. Vücudunda hiç kuvvet kalmamıştı.

O sırada, gölgeler arasından ikinci bir silüet çıkıp Kutsal İnciyi aldı.
“Ağabey!”
Stephan, Kutsal İnciyi sessizce Franca’ya fırlattı. Franca, küçük küreyi kaptı ve ejderhaya doğru döndü. Onu –savaşmakta olan o adamı, kurtarmak zorundaydı.

Franca, incinin içindeki tüm Kutsal Gücü çıkartarak haykırdı.
“Savunma bariyeri! O insanı koru!”

* * *

Yuuki, iki bakımdan şanslıydı.

Berthold’a çaktırmadan yüklediği Kutsal İnci, olay yerindeydi. Ve bu inci, Tina’nın değil Franca’nın eline geçmişti. Bir medyum, Kutsal Gücü bir tanrıça kadar verimli kullanamazdı. Ama tanrıçalar, bir Kutsal Emaneti ancak parçalayıp, içindeki gücü vücutlarına çektikten sonra kullanabilirlerdi. Oysa Kutsal İnciler insanın isteklerine çabuk yanıt verirlerdi, bir medyum onların içindeki gücü derhal kullanabilirdi.

Yani, bu şartlar altında, Yuuki’ye zamanında yardım edebilecek tek kişi Franca’ydı. Ve yardım etti de.

Yuuki ile Cisimsiz Ejderin arasında, her ikisinden de tam bir metre uzakta… nefesin üflenmesinden bir an önce, sihirli bir savunma bariyeri oluştu.
Franca elindeki tüm enerjiyi kullansa da, bu kerametin gücü Cisimsiz Ejderin soluğunu tümüyle durdurmaya yetmezdi. Bariyer, ejderin saldırısını ancak bir, iki saniye önleyecek; sonra da parçalanacak ve kaybolacaktı.

Fakat bu bir iki saniye yeterliydi.
Kar beyazı nefes durdurulmuş, bir kasırga hortumu gibi döne döne geriye, ejderhanın suratına doğru esmişti. Elbette, bu soluğun ejderhaya öldürücü bir zarar vermesi imkansızdı.
Fakat nefesin soğukluğu, havadaki tüm nemi dondurup beyaz bir kar fırtınasına çevirmiş, ejderin görmesine engel olmuştu. Beyaz Karların Cisimsiz Ejderi bir an, sadece bir an, Yuuki’yi gözden kaybetti.

“Buradayım.”
Bu bir anlık zamanda Yuuki duvara ayak basmış, zıplayıp ejderhanın boynuna, oradan da başının üstüne çıkmıştı.
Ejder nefretle haykırdı. Boynunu kaldırıp sağa sola salladı.
Yuuki de bunu bekliyordu. Tekrar sıçradı.
Hedefini gözüne kestirmişti. Neredeyse beş metre uzunluğundaki boynun son kısmı, başın biraz ardındaki bir nokta.

“Bu savaş… BİTTİ !”
Ayaklarını yere bastı, düşmenin verdiği hızı kaslarında toplamak için bacaklarını büktü. Tüm gücüyle sıçradı… ve Amunis Mızrağını hedefinin tam ortasına soktu.

Mızrak ejderhanın pullu derisini, kalın mı kalın etini yırttı. Ejderdişi Taşı –Cisimsiz Ejderin tüm gücünün, kuvvetinin kaynağı– koca vücudun içinden fırladı, çınlayarak Labirent’in zeminine yuvarlandı.

“Sana boşuna Türkuaz Suyun Mızrağı dememişler, Amunis. Senin elementin su. Kar denilen maddeyi en iyi parçalayan şey, akan bir su değil midir?”
Böyle mırıldandı Yuuki, yere düşmüş Ejderdişi Taşını yerden alıp kaldırırken.

ROOOOOAAAAAHHHH !!!

Beyaz Karların Cisimsiz Ejderi boynunu vahşice sallayarak, korkunç bir gümbürtüyle bağırdı.
Fakat bu, can çekişen bir canlının son haykırışıydı. Ejderin canı tükendi, vücudu gevşedi, koskoca bedeni bir toz yığınına dönüşüp Labirent’in zeminine saçıldı.

* * *

Franca da Stephan da, afallamış vaziyette oturuyorlardı. Parçalanıp dağılmış Cisimsiz Ejderden arta kalanlara bakan gizemli kahraman, ağır ağır onlara doğru dönmüş, tek söz etmeden elindeki cismi onlara doğru fırlatmıştı.

Savaşçının tuhaf, eğri görünümlü mızrağı Stephan’ın hemen yanındaki taş duvara saplandı, biçim değiştirdi ve tekrar herkesin tanıdığı, bildiği Amunis mızrağı halini aldı.

“Kimsiniz siz?”
Gizemli gölge, Franca’nın bu sorusunu cevapsız bıraktı. Diğer gölgeyi, ufak tefek bir kız çocuğuna benzeyeni, yerden kaldırıp kucakladı. Ve uzaklaştı.
Uzaklardan, yardıma gelen kurtarma ekiplerinin sesleri yaklaşıyordu…
  

{ 7 yorum ... read them below or Comment }

  1. devamını büyük bir ilgiyle bekliyoruz. Emeğiniz için teşekkürler :D

    YanıtlaSil
  2. Fenaydı bu bölüm. Devamını bekliyoruz

    YanıtlaSil
  3. Yanıtlar
    1. Çeviri biraz gecikti, kusura bakmayın.

      Sil

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan