Posted by : Alper Bilir 14 Ocak 2016 Perşembe


O gün yaşananlar, şimdi bile hafızasında o kadar canlıydı ki…

Ansızın saldıran bir Cisimsiz Mahluk Berthold’u yere sermişti ve Usta, Berthold’u korurken yaralanmıştı. Usta ile Cisimsiz Mahluk’un savaşımı sona erince Berthold, Usta’ya yaklaşmıştı. Yarasına bakacak, diye düşünmüştü Stephan. Fakat…

“Midemi bulandırıyorsun…” Berthold, yanından eksik etmediği yatağanı Usta’ya saplamıştı. “Komutanlarımız seni pek bir seviyorlar, ayrıca işime karışıp duruyorsun.” Kılıcı defalarca, defalarca sapladı. “Ne o, yoksa bana karşı mı koyacaksın? Bence mahzuru yok. Ama eğer ben yeryüzüne sağ sağlim dönemeyecek olursam, ahbaplarım senin kızını gebertmeye gidecekler. İsmi Franca’ydı, değil mi? Şimdi on iki, on üç yaşındaydı galiba? En şirin yaşları… Aslında, bu görev bitmeden seni öldürmeye önceden karar vermiştim. O yüzden gereken hazırlıkları yaptım, anlarsın ya…”

Usta’nın kolu, güçsüzce Labirent’in zeminine yığıldı. Stephan, sahneyi umutsuzluk içinde seyrediyordu. Daha on beş yaşındaydı. Savaşçılıkta, Usta şöyle dursun Berthold ile bile kıyaslanamazdı henüz.

Yine de, Usta “Kurtar beni” diyecek olsaydı… savaşırdı. Muhtemelen Berthold onu paramparça ederdi, gene de, umutsuzca da olsa onunla dövüşürdü. 

Fakat Usta, ondan yardım istemedi. Ölüme adım adım yaklaşırken gözlerini Stephan’a dikti ve “Sen karışma” diye fısıldadı.

Berthold ölümcül darbeyi indirdi, sıçrayan kanla ıslanmış suratıyla Stephan’a sırıttı. “Zayıf olduğu için öldü, ha? Sence de öyle değil mi?”

Kloze ailesinin bir evladını öldürürse, Berthold bile yakasını kolay kolay kurtaramazdı. O yüzden, onu gözünü korkutarak susturmayı tasarlamıştı. Stephan, bunu yıllar sonra anlayacaktı: Berthold, kendini bir suç ortağı gibi hissetmesine yol açmış, böylece onu psikolojik olarak esir etmişti.

Gerçekten de, o gün Stephan korkmuştu. Dünyada, ölüm denen şeyi bu kadar hafife alan bir insanın bulunması, genç adamı ürkütmüştü.

Yeryüzüne döndüklerinde, Usta’nın evladı ve kendi kardeşi olan kıza, ölüm haberini bizzat vermişti. Önce kızın ağzını bıçak açmamıştı. Bir süre sonra, nihayet konuşabildiğinde, şöyle demişti:
“Neden?”
Neden babam öldü?
Neden, ağabeyim onu kurtarmadı?
Neden, onun ölümüne seyirci kaldı?
Neden, neden, neden, neden…

Stephan bu sözleri duymuştu… halbuki, Franca böyle kınayıcı sözleri gerçekten telaffuz etmiş değildi. Suçluluk duygusu yüzünden, gaipten işittiği seslerdi bunlar.

O günden sonra, yarı kızkardeşi Stephan için, kendi günahının ve zayıflığının simgesi olmuştu. Franca’yı her görüşte, o korkunç olayı hatırlamıştı. Bu yüzden, kardeşine bir daha yaklaşamamış, onunla arasına mesafe koymuştu.

İntikam almak istiyordu. İntikam almak zorunda hissediyordu.

“Zayıf olduğu için öldü.” Bu cümle, bir bakıma doğruydu. Ve Berthold’u yendiği zaman, adama kendi sözlerini yedirecekti. Buna yemin etmişti.

Bu amaçla, durmadan dinlenmeden kendini eğitmişti. Avuç içleri soyulup kanadığında bile, mızrağını elden bırakmamıştı. Derisi iyileşecek ve iyileştiğinde eskisinden iki kat daha kalın olacaktı. Bu yeni deri de parçalanıp içinden kan sızana dek Stephan, mızrağını savurmaya devam edecekti.

Her şey, Berthold’un Usta ile aynı sonu paylaşması içindi. Ona yenilginin nasıl bir duygu olduğunu kendi elleriyle öğretecekti… ve onun hayatını çok acı bir sonla noktalayacaktı.

İntikamın bencilce bir istek olduğunu biliyordu. İsteseydi belki de Berthold’u tutuklatıp adalet karşısında hesap verdirmenin bir yolunu bulabilirdi. Öyle yapsa belki de sorun daha çabuk çözülürdü, belki Berthold yüzünden ölen insanların bir kısmının kaderi değişirdi. Yine de… o herifi kendi elleriyle öldürmek istemişti.

Stephan’a doğru savrulan kılıç, havada şimşek gibi parıldadı. Stephan’ın mızrağı, bu parıltıyı savuşturdu.

“Demek bunca zamandır benimle oyun oynadın. Ben de bu bebe neden tek başına geziyor buralarda diyordum… demek ki peşinden geleceğimi biliyordun.” Berthold bir adım geri çekildi ve yatağanıyla yeniden saldırı pozisyonu aldı. Stephan duruşunu değiştirdi ve kendini kavgaya hazırladı.

“Ağabey… bunlar doğru mu? Niyetin onu öldürmek miydi?” Franca’nın sesi titriyordu. “Bunu… yapmamalısın! Yoksa, sen de babamı öldüren bu adam gibi bir katil olacaksın!”
“Olursam olayım…” Stephan, gözünü Berthold’dan ayırmadan cevap vermişti. Franca’nın boğazına bir yumruk tıkandı. Stephan devam etti: “Ben bu yola baş koydum. Sırtımda bir insanın vebalini taşımak zorunda kalsam bile bu işi yapmaya kararlıyım. Ya sen? Sen bu adamı nasıl cezalandırmayı düşünmüştün?”
“Be… ben, onu… şehirde, mahkemede…”
“Onu hakim karşısına nasıl çıkaracaksın? Suçunu itiraf ettirebilir misin?”
“………” Franca verecek cevap bulamadı.
“Babanın ölümünü affedemiyorsun. Ama, kendi elini kirletmeye niyetin yok. Davayı mahkemeye nasıl götüreceğini bile düşünmemişsin. Ne kararlılığın var, ne de yapacağın şeylerin sonuçlarına katlanmaya hazırsın. Sadece duygularına boyun eğip çocuk gibi sızlanıyorsun. O yüzden bu işe karışma ve sesini de çıkarma. Sadece seyret!”

Stephan mızrağını kaldırdı; ve Usta’sının öcünü almak için saldırdı.

* * *

Lanet olsun !
Berthold suratını buruşturdu. İlk saldırıyı bir şekilde savuşturmuştu. Ancak peşpeşe gelen saldırılarına karşılık veremiyordu. Stephan’ı fazla küçümsemişti –hem kararlılığını, hem de yeteneğini.

Hurdacıyla onun yanındaki şu kız çocuğu, ayrıca Franca da, kendisi için tehlikeli değildi. Stephan’ı öldürdükten sonra, onları da ebediyete dek susturabilirdi. Bu düelloya başladığı an onları da gebertmeye karar vermişti, ama Stephan’ın kuvveti beklediğinden daha fazla çıkmıştı. Bu, tek taraflı bir dövüş olmaya başlamıştı –Stephan’a saldıracak fırsat bulamıyordu.

Keşke benim de Ejderdişi Taşı silahım olsaydı!

Dişlerini sıkıp tüm dikkatini kendini savunmaya verdi. Evet, dedi kendi kendine, onun yeteneği benden üstün değil, sadece silahı daha iyi. Kusur bende değil silahta olmalı.

Kusur nerede olursa olsun, şu an durumu çok kötüydü. Bir yol bulup, buradan kaçmak için fırsat yaratmalıydı.

“Lütfen dur, ağabey!” diye tekrar seslendi Franca.
“Çok konuşuyorsun! Bana engel olma! Yasalar ve ahlak senin için bu kadar önemli mi?”
Stephan’ın eli zerre kadar bile titremiyordu. Dolanıp yandan saldırmayı deneyen Berthold’u mızrağının ucu ile köşeye sıkıştırdı. “Böyle bir adamın adil yargılanma hakkı filan yok…”
“Bu doğru değil!” diye bağırdı Franca. “Ben… böyle bir adam için senin katil olmanı istemiyorum!”
“Ne?” Stephan, çok kısa bir an için açık verdi. Berthold fırsatı görerek davrandı: Ama önünde duran düşmanına karşı değil, sağ tarafa –Franca’nın olduğu yere doğru.

“Eyva…” Franca, iri iri açılmış gözlerle donakalmıştı. Berthold’un amacı, öyle rehine almak filan değildi. Kızın karnını deşip öldürecek kadar ağır bir yara açarsa, Stephan’ı da durdurmuş olurdu. Stephan’ı şok geçirirken kesmeyi deneyebilirdi, o olmazsa kaçmaya yetecek kadar zaman kazanmış olurdu.

Öyle ya da böyle kız kardeşine fazla değer veriyorsun, enayi

Ağabey ve kardeş, ikisi de salaktılar. Berthold içinden alaycı bir kahkaha atarak kılıcını salladı. Kılıcı sapladığında, etin bir an direnip sonra yırtılırken vereceği hissi… ve Stephan’ın yüzünün alacağı şekli hayal etti. Ve…

Sert, metalik bir çınlama duyuldu; kılıç, Franca’nın bedenine santimetreler kala durdurulmuştu.
“Düşünüş tarzın çok iğrenç.” dedi Hurdacı. “Gerçi, aklından geçenleri okuyabildiğime göre benim de laf etmeye hakkım yok demektir.”

Yuuki, göz açıp kapayana kadar Franca’nın beline asılı hançeri kınından sıyırmış, yatağanı balçağından (tutulan kısmının az önündeki siperinden) yakalayıp durdurmuştu. Hayatı kılpayı kurtulan Franca, benzi bembeyaz kesilerek yere, popoüstü düştü.

Berthold, birinci sınıf bir kılıç dövüşçüsüydü. Hiç şaşırmadan, şaşalamadan, refleksle tepki verdi. Bir adım gerileyip kılıcını kendine çekti, Yuuki’yi yukarıdan aşağı, çaprazlama kesmek için müthiş bir hızla hamle yaptı.

Hayır –kılıcı kesme hareketiyle indirecek gibi yapıp, son anda hamlesini değiştirmişti. Omuz, dirsek, bilek eklemleri o kadar esnekti ki, savaş tarzını istediği an değiştirebiliyordu. Bu onun kendine özgü, gizli silahıydı. Birinci sınıf savaşçılar arasında bile, ansızın değişen bir hamleyi görüp de önleyecek adam bulunmazdı.

Saldırı o kadar ustaca yapılmıştı ki, Yuuki tepki bile veremedi. Kılıcın ucu, zehirli bir yılanın dişleri gibi boynuna doğru yaklaşıyordu. Bu oğlanı öldürürsem, diye düşündü Berthold, kaçış yolum açılmış olacak. Yuuki’nin kanlar saçarak devrildiğini görmek için sabırsızlanıyordu…

O anda, koluna rüzgar gibi bir şey çarptı. Kolunun dirsek hizasından aşağısı, avucunda yatağanı tutar vaziyette havada uçtu, Labirent’in taş duvarına çarptı ve yere düştü.

* * *

“Ne?...” Berthold tam yarım dakika boyunca sağ koluna baktı durdu. Suratından, durumu kavrayamadığı okunuyordu. Franca ve Stephan da şok içindeydiler.
“A–Aaaaaaaaaaaaaah! Ko –kolum, be –benim kolum! A –adi herif, sen ne…”
“Kes sesini.” Yuuki, öfkeyle adamın çenesini sağ eliyle ittirdi. Berthold’un kafasını ardındaki duvara vurdu, adam çuval gibi yere kapaklandı. “Alt tarafı araya girip kollarından birini kestim. Senin bugüne kadar yediğin haltlarla kıyaslanınca, hiçbir şey değil bu.” dedi Yuuki. Stephan’a baktı. “Sizin intikam arayışınız beni ilgilendirmiyor. Ama bu savaş benim ekibimi de etkilemeye başladı. İşim gücüm var benim.”
“…yolumdan çekil, Hurdacı.”
“Hurdacıysam ne olmuş?” Yuuki, Franca’ya baktı.
“Şey… ben…” Medyum kız kendini toparlamıştı. Yavaşça ayağa kalktı. “Teşekkürler, Bay Yuuki. Ağabey, özür dilerim… ama senin yolundan çekilmek istemiyorum.”
“………”
“Bu adama acıyor değilim, ‘canını bağışla’ da demeyeceğim. Ama ağabeyimin bu adama benzemesini istemiyorum. Öldürürsen, benden sonsuza dek uzaklaşacağını hissediyorum.”
“Bu adam hayatta kalsın mı istiyorsun?”
“Şey…”
“Sen sadece her şeyi unutup, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya çalıştın. Seni kınamıyorum, ama bana engel olmaya hakkının olmadığını düşünüyorum. Çekil önümden.”
“Çekilmeyeceğim. Önceliklerimi yanlış seçmiş olabilirim. Sen benden uzaklaşmıştın, aklından neler geçtiğini anlayamıyordum; bunlara üzülüp duracağıma sana gelip ne düşündüğünü, ne yapmayı planladığını sormalıymışım.”
“İş işten geçti artık. Birazdan her şey bitecek. Çekil artık yolumdan, Franca.”
“Ben…”
“Ah, bir soru soracağız…” Havadaki gerilimi hiç de umursamayan Tina lafa karışıverdi. “Stephan, senin öfke ve üzüntü hissetmen çok doğal ama… neden, Franca’ya hiçbir şey anlatmadın?”
“………”
“Franca ile birlikte öfkelensen, Franca ile beraber ağlasan daha iyi olmaz mıydı? Sen bu duyguları ustan öldürüldüğü zaman hissetmeye başladın. Güçlü olmanın anlamını, intikam almanın anlamını, beraberce düşünmeniz daha hayırlı olurdu. Neden Franca’yı reddettin?”

Tina’nın sesinde suçlayıcı bir tını yoktu. Sanki öğüt verir gibiydi, tavrında tuhaf bir otorite seziliyordu. Stephan, sanki bir zayıflığı görülmüş gibi tedirgince cevap verdi:
“Ben… onu reddetmedim.”
“Ama bir insan diğerinden uzaklaşınca, aralarındaki bağ zayıflamaz mı? Sonuçta, sen de Franca’dan farklı değilsin. Sen de her şeyi kendi içinde düşündün, meseleyi kendi öfkeni tatmin edecek bir yolla çözmeye çalıştın. Tina sizin ailenizden biri değil, tabii, o yüzden seni yargılamak gibi bir niyetimiz yok. Fakat, Franca’nın babasını koruyamadığın için suçluluk duyuyorsan, Franca’nın yanında olman gerekmez miydi?”
“………”
“İş işten geçmiş değil, diye düşünüyor Tina.”

Franca hiçbir şey söylemeden, ağabeyinin konuşmasını bekledi.
“Ben…” Kararsız bir sesle Stephan bir şeyler söylemeye başladı.
Tam o sırada Yuuki’nin görüş alanına ‘o varlık’ girdi.

* * *

Ayağa kalkacak gücü kalmamıştı.
“Lanet olsun! Lanet olsun! Ne boktan iştir bu!” Berthold, yarı baygın halde küfrediyordu. O, bu hallere düşecek adam değildi. Bu işte bir yanlışlık vardı. Stephan’ı alt edememesi açıklanabilir bir şeydi, oğlanın bir ejderdişi taşı silahı vardı. Ama bu Hurdacı’ya sağ kolu kaptırmak, korkunç bir utanç tattırmıştı Berthold’a. Dayanılır şey değildi bu.

Bir yanlışlık vardı bu işte, Berthold o yanlışlığı ne yapıp edip düzeltecekti. Kolunun intikamını mutlaka alacaktı. Güç istiyordu. Evet, şu Stephan’ın ejderdişi taşı silahı gibi bir şeye sahip olmak istiyordu.

O sırada Berthold, ufak bir canlının kendisine bakmakta olduğunu fark etti. Hayvanın dişleri bir sincabınkine benziyordu. Ama normal bir hayvan olmadığı besbelliydi: Alnının tam ortasında, bembeyaz bir taş parçası vardı.

“Vay…” Berthold’un ağzından şaşkın bir nida döküldü. Bu taşın ne olduğunu biliyordu. Altmışıncı katmanda, ekibi yok olmadan hemen önce görmüştü bunu. Bir defasında da, bu tür bir taştan bahseden bir kitap okumuştu.

Sincaba benzeyen yaratık, ilginç bir şeyi seyreder gibi; ve bir şeyler sorar gibi, gözlerini kısarak Berthold’a baktı.
“Ver onu bana.” dedi Berthold, sessizce sorulmuş bir soruya cevap verircesine. “O gücü bana ver –‘Beyaz Karların Ejderdişi Taşı’nı ver bana!”

* * *

“Durdurun şunu!”
Bağıran, Yuuki’ydi. Ama geç kalmıştı. Ufak bir canlı, Berthold’a doğru koştu ve onun göğsüne girdi –eriyip adamın etine işlemişti adeta.

Ve… Berthold’un bedeni değişmeye başladı.

Bir terslik olduğunu anlayan Stephan, Amunis mızrağını adama doğru sapladı. Ama, şimşek hızıyla ilerleyen mızrak bir el tarafından kolayca yakalandı –Yuuki’nin az önce kestiği, Berthold’un sağ eli tarafından.

“Hah, hahahahahahaha! Harika bir duygu bu!” diye mırıldandı Berthold. Sesi değişmişti, gülüşü kulağa bir insanın kahkahası gibi gelmiyordu. Elini zahmetsizce sallayıverdi. Stephan’ın boğazından şaşkın bir inilti koptu –oğlan, hiç de ufak tefek birisi olmadığı halde, havaya savruldu ve duvara sertçe çarptı.

Berthold, yarı ejderha ve yarı insan bir varlığa doğru dönüşüm geçiriyordu. Dikkatli bakınca, giysilerinin yırtılıp döküldüğü ve derisinin yerini zırh gibi bir kabuğun aldığı fark ediliyordu. “Amma da hafifmişsin. Daha çok et yemelisin, Stephan.” Sağ elinde Amunis mızrağını tutarak, Ejderha–Adam alaycı bir kahkaha attı.

“Efendi, bu şey acaba…”
“Bir Cisimsiz Ejder.” dedi Yuuki acı bir sesle.
“Cisimsiz Ejder dedikleri şey… ejderdişi taşlarını koruyan mahluklar mıydı?”
“Tam değil. Aslında onlar ejderdişi taşının koruyucusu değil ta kendisidir –canlı biçimine bürünmüş birer taştır onlar. Ama öyle bilindik taşlardan da değillerdir tabii. Bilinçleri vardır, keyiflerine göre Labirent’te dolaşırlar. Bazen de insanları sınavdan geçirirler. Acaba bu insan, bizim sahibimiz olmaya layık mı, diye.”
“Öyleyse… taş, bu adamı kendi sahibi olarak mı görüyor?”
“Hayır. Ejderdişi taşları kimseye kolay kolay bağlanmazlar. Bu bir deney, sanırım –taş, ona geçici olarak güç veriyor.”

Eğer kendilerine söz geçirebilecek bir insan bulurlarsa, ejderdişi taşları birer ejderdişi silahına dönüşmeyi kabul ederlerdi. Mesela, Stephan’ın taşıdığı Amunis mızrağı, herhalde ‘Göğü Tutan Tanrıça’nın Silahşor’üne boyun eğmiş olan taştı.

Buna karşın, eğer gücünüzü beğenmezlerse asla ejderdişi taşından yapılma bir silahı kullanamazdınız. Silah biçimine bürünmeyip doğrudan adamın bedenine işlediğine göre bu taş, Berthold’un güç için yalvaran sesine cevap vermişti. Taşın, belki de sırf keyif olsun diye yaptığı bir şeydi bu. Öyle ya da böyle, durumun çok tehlikeli olduğu açıktı.

“Bana geri gel, Amunis.”
Stephan, öksürüklerinin arasından bu cümleyi fısıldamıştı. Öksürdükçe, ağzından kan geliyordu. Sahibinin sesine tepki veren mızrak Berthold’un elinden kayboldu ve Stephan’ın avucunda belirdi.

“Bayılıyorum bu ejderdişi taşı silahlarına. Harika aletler, doğrusu. Ama, şu anki halimle o silah bile yenemez beni.” Berthold böyle söyledi ve kamburunu çıkararak saldırmaya hazırlandı. O sırada…
“Ooo? Neler oluyor burada?”
Ayak sesleri işitildi. Üç erkek yaklaşıyordu. Şaşkın bir sesle konuşmuş olan Jahar ile, iki tane medyum. Artık insana benzemeyen Berthold, o yana doğru dönerek ağzını araladı:

“Selam, Jahar.”
Kılıç ustası Jahar, kaşlarını çattı. “Sen… bizim aciz köpek Berthold değil misin be? Ne oldu sana yahu, ne bu acayip şekil?”
“Ben sana önceden beri gıcık oluyordum, Jahar. Nasılsa hepinizi eninde sonunda öldürecektim, hazır ayağıma gelmişken aperatif niyetine geberteyim seni.”
“………”

Karşısındaki rakibin kalbinde öldürme isteği varsa, Jahar bunun kokusunu alırdı. Rakip, insan mı değil mi anlaşılmayan bir varlık olsa bile. Jahar tek söz etmeden o kocaman kılıcını çekti ve müthiş bir hızla Berthold’un üzerine atıldı. Fakat…

“N –ne?”
İnsanlara karşı kullanılmak için fazlaca ağır ve keskin olan o dev kılıç, Berthold’un boynunun gövdesiyle birleştiği yerde durmuştu. Kılıç, Labirent’te yankılanan tok bir çarpma sesi çıkarsa da hiçbir yara açamamıştı. Berthold’un ağzından bir önce kıkırdama sesi, ardından tek bir sözcük döküldü:
“Geber.”

Dehşetli bir ses çıktı. Jahar, normal bir insan gözünün göremeyeceği bir hızla Labirent’in duvarına toslamıştı. Duvarda yarım küre şeklinde bir çukur açtı, yavaşça kayıp yere düştü. Düştüğü yere sessiz soluksuz, kımıltısız yığıldı. Aslında, adamın tek parça halinde kalması bile bir mucizeydi.

Berthold, alt tarafı sağ eliyle tek bir yumruk atıvermişri. Hızı ve kuvveti normalin çok üstündeydi artık. “Eee, sırada kim var?”
“Aaaaaaaaaaaaaaaah!” Kısa boylu bir medyum, paniğe kapılarak rastgele saldırı büyüleri savurmaya başladı. Kıvılcımlar saçıldı ve alevler hava dans etti.
“Yapma, aptal!”
Yuuki, bağırmakta geç kalmıştı. Berthold’un yumruğu, adamın gövdesini ve kalbini deşip geçmişti bile. Medyumun yüzüne fırlattığı sihirli fırtınanın arasında, sanki bahar güneşi altında gezintiye çıkmış gibi rahatça yürümüş, elini zahmetsizce adama saplayıvermişti.

Diğer medyum sırtını dönüp kaçacak oldu.
“Gerizekalı.” Berthold, insanın asla erişemeyeceği bir süratle adamın peşinden gitti ve adamın sırtında kocaman bir delik açtı. Sıçrayan kanlarla kırmızıya boyanmış Ejderha–Adam, yavaşça dönerek şöyle dedi:
“Görüyorsunuz işte. Elimden kaçabileceğinizi sanıyor musunuz? Haydi, beni biraz eğlendirin bakalım.”

“Siz hemen gidin. Bu herifin asıl hedefi benim.” 
Stephan, mızrağını savaş konumuna getirerek ilerledi. Fakat yürürken yalpalıyordu.
“Ağabey!” diye çığlık attı Franca. Stephan’ın, savaşacak değil yürüyecek hali bile yoktu. Genç adam ölüme gidiyordu.
“Efendi…” Tina yalvaran gözlerini kaldırmış, bir şeyler yapmasını uman bakışlarla Yuuki’yi seyrediyordu. Kızın ne düşündüğü anlaşılıyordu: Franca, Stephan’ı kaderine terk edip gitmezdi. O halde… başka çare yoktu. Yuuki derin bir nefes aldı.

“Bu herifi yenmenin bir yolu var.”
Asıl sorun, onu yendikten sonra başlayacak… diye düşündü Yuuki.

* * *

Ele geçirdiği güç Berthold’u sarhoş etmişti.

Kolunu şöyle bir sallayarak bir insan bedenini imha edebiliyordu. Kutsal Emanetler de, medyumların kerametleri de ona hiçbir zarar veremiyordu. Artık o, bu dünyadaki en güçlü varlıktı.

Düşmanlarından dördü hala hayattaydı. Stephan, Franca, Yuuki ve Tina. Bir şey tartışır gibiydiler ama saldırmaya da kalkışmıyorlardı. Bu menüde ana yemek, Stephan ile Yuuki’ydi. Onları hemencecik yiyip bitirirse, tatlarına yeteri kadar varamayacaktı.

Eee, kaçacak mısınız yoksa üzerime mi yürüyeceksiniz? Yüzlerinin ifadesine bakınca, ikinci şıkkı seçtiklerini anladı.

“Haydi!” Yuuki’nin bu komutu üzerine, Franca bir keramet kullandı. Ne kadar faydasız, diye düşündü Berthold pis pis sırıtarak. Fakat kızın hedefi, Berthold değil onun etrafındaki duvarlar ve zemindi. Toz zerrecikleri ve tahta kıymıkları havada uçuştu, bir duman perdesi Berthold’un görüşünü kapattı.

“Mantıklı… beni körleştirmeye çalışıyorlar.” Berthold hiç istifini bozmadan bekledi, ne isterlerse yapmalarına izin verdi. Zaman kazanıp kaçmayı deniyorlarsa, onları takip ederdi. Bu toz, talaş ve duman perdesinin etki alanından çıkıp onları yakalayıverirdi. Yok, eğer saldırmaya niyetliyseler…

“Saldırılarına karşılık veririm, olur biter.”

Bunu söyler söylemez, dumanların içinden bir hançer üzerine doğru geldi. Berthold, yumruğunu sallayıp hançeri savuşturdu. Bu hançer bir Kutsal Emanetti, herhalde ya dördüncü ya da üçüncü derecedendi. Hurdacıya ait olmalıydı.

Keramet ile örülmüş duman perdesi henüz dağılmamıştı, Berthold pek bir şey göremiyordu. Düşmanın stratejisi, ara vermeden peş peşe vur–kaç yapmaktı. Berthold bunun işe yaramayacağından emindi. Zırhlı derisi, muhtemelen Stephan’ın mızrağına bile direnebilirdi. Şu ufacık hançerin saplanması ile, sivrisinek ısırığı kadar bile canını yakmazdı.

Bir an karşısında Yuuki’yi gördü. Yumruğunu savurdu. Oğlan yumruğun yolundan çekildi, çekilirken de hançerinin ucunu Berhold’un göğsüne çaldı fakat bir sıyrık bile açamadı.

“Anlamsız şeyler yapıyorsun.” O alay etmekle meşgulken, bir saldırı daha geldi. Bu kez, hançer derisine iki kez batırılmıştı. Berthold damağını şaklattı. Nereden, kimden eğitim almıştı bilmiyordu ama bu Hurdacı’nın vücudu çok esnek ve çevikti doğrusu.

Fakat ne yaparsa yapsın, gerçeği değiştiremezdi: Berthold’un, ejderdişi taşının gücüyle donanmış zırhını delmesi imkansızdı. Saldıra saldıra elbet yorulacaktı.
Yuuki dumanların arasından tekrar göründüğü. Üzerine gelen sağ yumruğu savurup iki defa, ardından sol yumruktan kaçınıp üç defa, bıçağını Berthold’a sapladı. Derisinde ufak çizikler açıyordu sadece, ama Berthold’un asabını fena halde bozmuştu. Berthold, ‘kaçmadan yakalayayım şunu’ diyerek ellerini ona doğru uzattı; bıçağın gümüşi pırıltısını gördü. Hançerin ağzını, bu defa belki beş defa teninde hissetmişti.

“Ulan hergele!” Sabrı tükenmişti, ileriye doğru kocaman bir adım attı. Ve o an, Stephan’ın mızrağı ile karşılaştı. Demek ki Hurdacı bir yemdi. Başından beri, Berthold’un dikkatsizce bir hareket yapması için saldırmıştı. Fakat…
“Hahahahahah!” Berhold bir kahkaha attı.
Stephan’ın mızrağı Amunis’in keskin ucu, derisine gömülmüş ama onu delememişti. Ejderdişi taşından yapılma da olsa, bir silahın bu deriye etki edemeyeceği böylece ispatlanmıştı.

Keramet’in vadesi dolmuştu. Duman perdesi dağıldı. Düşmanlarının hiçbiri kaçmamıştı, dördü de karşısında duruyordu.
“Saldırınız bitti mi? Öyleyse sıra bende…”
“Bitmesine bitti, ama…” dedi Yuuki. “Bittiği için, senin saldırma şansın kalmadı.”
Berthold kaşlarını çattı. O, bu sözün manasını anlamaya çalışırken –bedeni değişmeye başladı.

* * *

“Ne… ne?” Dehşet içindeki Berthold, önceki görüntüsüne –insan şekline– geri döndü. Dizlerini bağı çözüldü, yere yığılıverdi.

Ejderdişi taşının meydana getirdiği zırhlı kabuğu eriyip gitmişti. Geriye, sağ kolu eksik, gücü tamamen tükenmiş, aciz haldeki bir adamın sureti kalmıştı.

“Anlayacağın, ejderdişi taşı seni beğenmedi.” diye mırıldandı Yuuki, elindeki hançeri Franca’ya geri verirken.
Ejderdişi taşları, onlara sahip olmak isteyen insanların yeteneklerini ölçerlerdi. Stephan’ı ve Yuuki’yi yaralamaya çalışırken Berthold’un içinde kabaran güçlü irade ve kalbinden taşan kana susamışlık, ejderdişi taşının ilgisini çekmiş olmalıydı. Taş şöyle düşünmüştü: Bakalım, bu adama gücümü ödünç vermeye değer mi?

Bu sorunun cevabı olumsuzdu. Berthold, taşı hayal kırıklığına uğratmıştı. Taşı verimli kullanmayı, taşın içindeki gücün tamamını açığa çıkarmayı başaramamıştı. Sadece taşın ona armağan ettiği dayanıklılığa bel bağlamakla yetinmişti. Üstelik Yuuki’de tek bir yara bile açamamış, Stephan’ın saldırısından kendini koruyamamıştı. Yani, su götürmez bir şekilde diskalifiye olmuştu.

Yuuki’nin amacı, durum değişene kadar beklemekten ibaretti. Berthold’u yenmeseler de kavga kendiliğinden sona ermişti. Sorun, Yuuki’nin umduğu şekilde çözülmüştü ama… geriye bir problem daha kalmıştı.

“Pekala, şu büyük odaya gidelim! Çabuk!”
Yuuki, önceden kararlaştırılmış plan doğrultusunda komut verdi. Franca, ağabeyinin kolunun altına girip ona destek olarak koşmaya başladı. Eriyip Berthold’un gövdesinden ayrılan ejderdişi taşı, devasa bir varlığa dönüşüyordu. Ağır tempoyla üçe kadar sayacak kadar bir süre içinde, dönüşümünü tamamladı. Kar beyaz renkte bir ejderha şeklini almıştı.

“Aa–ah!” Berthold, zeminde sürünerek kaçmayı deniyordu. Çıkardığı iniltiler ansızın kesiliverdi, üstüne basan devasa bir ayağın sesi duvarlarda yankılandı.

“Kocaman bu be!”
“Beyaz Karların Ejderdişi Taşı… dedikleri şeyin gerçek görüntüsü böyleymiş demek ki. Sen de hayran hayran bakacağına elini çabuk tut. Yoksa biz de öleceğiz şimdi.”
“Güven bize! Hey, sen: Düş aşağı bakalım!”

Tina böyle der demez, Cisimsiz Ejderin ayağının dibindeki zemin çöktü. Açılan kraterin derinliği sadece birkaç metreydi ama devasa canavarı hareketsizleştirmek için yeterliydi. Düştüğü yerden hemen çıkamazdı –onun çukurda debelenmekle kaybedeceği zamanı Yuuki ve Tina kazanacaktı.

Cisimsiz Ejder, öfke dolu bir sesle böğürdü. Bu sesle beraber, o ana kadar kraldan korkan hizmetkarlar gibi kendilerini gizlemiş olan Cisimsiz Mahluklar, birer ikişer açığa çıkmaya başladılar.
“Eyvah eyvah… kaçalım buradan!”

Yuuki ve Tina, Franca ve Stephan’ın gittiği yöne doğru koşmaya başladılar. Tina’nın, herkesi ışınlayacak kadar Kutsal Gücü kalmamıştı. Planları, Tina’nın gücünü Cisimsiz Ejderi yavaşlatmak için kullanıp başka bir yoldan kaçmaktı.

Bu katmanda, bir çırpıda neredeyse yeryüzüne kadar çıkmaya yarayan bir yöntem vardı. Cisimsiz Mahlukları da Ejderhayı da burada bırakıp, geri çekilmek mümkündü.

“Işınlama cihazından yayılan Kutsal Gücü hissediyoruz. Şu taraftan!”
Tina koşarak büyük odaya girdi, duvarların bir köşesine yaklaştı.
“Orada… orada önemli bir şey mi var?” diye, nefes nefese sordu Franca.
“Şu malum ışınlama cihazının diğer ucu bu. Hani şu senin bulduğun taş abide vardı ya.”
“Ben bu taşı incelediğimde, sıradışı bir şeye rastlamadım.” dedi Stephan.
“Çalıştırılması için bazı koşulların yerine getirilmesi gerek. Tina, rica etsem…”
“Tamam. Onu çalıştırıp, bu katmandaki tüm insanları üçüncü katmana göndermeye ayarlayacağız.”
Tina böyle der demez, Yuuki derin bir rahatsızlık hissine kapıldı. “Yolunda olmayan bir şeyler var. Bir şey yanlış…”

Birdenbire, neyin ters olduğunu anladı: Tina az önce: “Kutsal Gücü hissediyoruz…” demişti. Yani…
“Olamaz.” diye fısıldadı Tina.
“Ne oldu? Yoksa çalışmayacak mı?” Franca’nın alnı, kaygı ile kararmıştı.
“Hayır, çalışması mümkün. Ama… nasılsa Tina dokunmadan önce birileri aygıtı çalıştırmış. Yani onun ayarını değiştiremiyoruz.”

Anlaşıldı… Yuuki kendisini serinkanlı olmaya zorlayarak, sordu: “Neden çalıştı acaba… diye sormanın yararı yok. Başımıza ne gelecek şimdi, sen ondan haber ver.”
“Ayarını değiştirmeden ışınlama yaptırmak zorundayız. Bizi üçüncü kata gönderecek… bizi, yani bu kattaki tüm insanları ve Cisimsiz Mahlukları…”
“………” Bu cümlenin anlamı kafasına dank edince, Yuuki’nin midesine buz gibi bir ağrı saplandı. Kendileriyle beraber bu katmandaki Cisimsiz Mahluklar ile ‘Beyaz Karların Cisimsiz Ejderi’ üçüncü katmana, şehrin hemen yanıbaşına… çoğu acemi olan sayısız araştırıcının gezindiği bir bölgeye ışınlanırsa…
“Bu bir felaket olur.” dedi Stephan alçak sesle.

O sırada, Cisimsiz Mahluklar odaya doluşmaya başladı. Cisimsiz Ejderin ayak sesleri yankılana yankılana yaklaşıyordu.
“Tina, ışınlanmayı iptal edip aygıtın ayarını değiştirsen…”
“Yapamayız! Zaman yok ki!”

O sırada tüm odanın manzarası eğrilip büküldü. Her yer, çok şiddetli bir ışığa boğuldu.

{ 6 yorum ... read them below or Comment }

  1. Of be tam yerinde bitti. yuuki'nin aslinda neler yapabilecegini gorecektik oysa..
    Ceviri her zaman ki gibi mukemmel. Emegi gecen herkesin eline saglik. Sabirsizlikla yeni bolumu bekleyecegiz^^

    YanıtlaSil
  2. Elinize saglik, tesekkurler:) sonraki bolume kadar heyecanla bekleyecegiz

    YanıtlaSil

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan