Posted by : Alper Bilir



 Cisimsiz Mahlukların büyüklüğü ve saldırganlığı, Labirent’in derinliği ile doğru orantılıydı. Otuz beşinci katman civarından itibaren insandan daha iri yarı canavarlar çıkmaya başlardı; kırkıncı, ellinci katmanlarda öyle yaratıklar vardı ki bakarken kafanızı kaldırmak zorunda kalırdınız. ‘Halif Birlikleri’nin seçkin savaşçıları için bile, böylesi canlıları yok etmek çok zordu.

“Heyt!” Mızrağın pırıldaması ile, üç gözlü bir kerkentelenin alnının ortasında koca bir deliğin açılması bir oldu. Yaratığın koskoca gövdesi gevşedi ve yavaşça zemine devrildi.

“Yaşa be Stephan! Tek başına üç tanesini hakladın.” dedi Jahar, neşeyle ıslık çalarak.

Ejderdişi taşı silahının tahrip gücü, diğer tüm Kutsal Emanetleri gölgede bırakıyordu. Deminki kertenkele gibi kabuğu sağlam Cisimsiz Mahlukları temizlemenin en etkili yolu, ardına medyumların korumasını aldıktan sonra Stephan’ın tek başına saldırmasıydı.

Jahar’ın tam tersine Berthold’un suratı mahkeme duvarı gibiydi, adam Stephan’ın gücünün kendi gücünden üstün olduğunu görmeyi sevmiyordu. Onun rahmetli ekibi en fazla altmışıncı katmana kadar gelebilmişti. Rekor, altmış ikinci katmandı. Oysa Stephan’ın ekibi, şu an altmış üçüncü katmandan aşağı inen merdivenlerin başına varmış bulunuyordu.

Güçlü duygular yasak. Kendini başkasıyla asla kıyaslama. Önemli olan, senin kendi sınırlarını ne kadar zorlayabileceğindir.

Bu kuralları Stephan’a öğreten kişi, onun mızrak eğitmeni olan adamdı.

“Ejderdişi taşından bir iz var mı?” diye sordu Stephan Berthold’a.
“Ne bileyim, buraya kadar gözüme bir şey çarpmadı.”
“Yegane tanık dedik yanımıza aldık ama, neyine güveneceğiz ki biz bu adamın? Baksana, senin gözün gerçekten bir işe yarıyor mu?” diye lafa karıştı Jahar.
“Ejderdişi taşının adresini kesin bilmek istiyorsan, git ejdertaşına sor. Son gördüğüm zamandan beri yeri değişti mi, değişmedi mi ben bilemem.”
“Pekala. Hızlanın, yola devam ediyoruz.” Stephan, diğer dört kişiye bu emri vererek merdivenlere doğru gitti.

Bir sonraki kata vardığında Stephan zınk diye durdu, yüzünün kayıtsız ifadesi biraz değişmişti. Arkasından gelen Berthold’un: “Nasıl bir yer, burası?” diye fısıldadığını duydu.

Her yer, acayip bir ışıkla aydınlanmıştı. Merdivenler, doğrudan kocaman bir odaya iniyordu. Dar koridorların ve dönemeçlerin birbirini izlediği diğer Labirent katmanlarından çok farklı bir manzara vardı burada, oda şaşılacak kadar genişti.

Duvarlar ve yer ışık saçan yosunlarla kaplıydı, öyle ki ışıktaşı kullanmadan da göz her şeyi seçiyordu. Yerden başka otlar da bitmişti, zemini ve duvarları kaplamışlardı. Ortada, Cisimsiz Mahluk namına hiçbir şey görülmüyordu.

“Sakın birbirinizden ayrılmayın.” Temkini elden bırakmaksızın odanın içine doğru ilerlediler. Odada, köklerini her yana salmış koskoca bir ağaç vardı. Yerin bu kadar altında olduğu halde, sanki güneş ışığıyla yıkanmış gibi kalın bir gövde, güçlü dallar geliştirmişti. Yaprakları yemyeşildi.

Gövdesinin, yetişkin bir insanın karın hizasına gelen kısmında büyük bir kovuk vardı. Çekine çekine içine baksalar da, kovukta hiçbir şey yoktu. Medyumlardan biri:

“Hey Stephan, şuraya bak.” diye, parmağıyla duvarın dibine işare etti. Diklemesine yükselen büyük bir taş vardı orada. Şekli, bir anıt olabileceğini düşündürüyordu –üçüncü katmandaki ışınlama cihazını andıran bir cisimdi bu.

Stephan yürüyerek yaklaştı, elini usulca taşa sürdü… soğuk, sert, alelade taştan farksız bir his. O yukarıdaki taş anıt gibi titreşmiyordu, kaynağı belirsiz bir sıcaklığı da yoktu.
“Kımıldamıyor mu?” diye sordu Jahar.
“Hayır. Herhalde aradığımız şey bu değil. Ama, bu odayı araştırmamız gerek. Şu duvarın yanında bir kamp yeri kuracağız…” Stephan parmağıyla işaret etti. “…ve oradan başlayarak odayı inceleyeceğiz.”

* * *

“Malum odaya vardılar, demek. Düşündüğümden daha çabuk oldu.” diye fısıldadı Yuuki, bayırın duvarından aşağı dikkatle inerken. Stephan’ın odayı bulması, kendilerinin bu kulenin dibine erişmesi ile aynı zamana rastlayacak diye tahmin etmişti. Demek ki Stephan ve ekibi, Yuuki’nin düşündüğünden daha iyi savaşçıydı.

“Ne yapacağız, Efendi?”
“Şimdilik bu uçurumdan inmekten başka bir şey düşünmeyelim. Bir kat inebilirsek, mola verecek yer bulabiliriz. Oradan altmış dördüncü katmana sıçrayacağız. Alfredo amcaya ile Franca’ya, bir an önce yer yüzeyine dönmelerini söylemek gerekecek…” Tina’nın, şaşkın şaşkın baktığını fark etti. “Ne oldu?”
“Sen buralara gelmişliğin var mıydı, Efendi? Sanki buraları biliyor gibisin de.”
“………”
“Şu senin, dokuzuncu kademe araştırıcılığın, sadece daha yukarıdaki katmanlarda gezmeye yarıyor sanıyordum.”
“Bu kat hakkında anlatılanları dinledim, hepsi bu.”
“Hımm…” Tina, bu açıklama içine sinmemiş gibi bir edayla hımlayıp, şöyle dedi: “Doğruyu söylemek gerekirse, Labirent hakkında çok düşündüm, çünkü merak ettiğim bir sürü şey vardı. Tina dinlenmeye bile fırsat bulamadan panik içinde koştu, koştu, gücü tükenince de bayıldı. Efendi de gelip bizi kurtardı, değil mi?”
“Öyle. Eee?”
“O gün tam olarak kaç katmanı dolaştık bilmiyoruz. Ama… Efendi ile buraya indiğimizde, gücümüz daha üçüncü katmanda tükenmişti de mola vermiştik. Düşünüyoruz da…  gücümüzün son damlasına kadar dolaşsak bile, bayılana kadar en fazla altı, yedi kat çıkmış olabiliriz. Sonra, şu Berthold’le karşılaştığımız yer, altmışıncı katmandı. Oradan yedi kat yukarı çıkmış olsak, Tina’nın bayıldığı yer… bu hesaba göre, E-fen-di tek ba-şı-na kaç kat-man in-miş ol-ma-lı?”
“Ah, onu soruyorsan…”

Yuuki tam cevap verecekti ki, Alfredo’nun sesi yankılandı: “Sol tarafa dikkat! Cisimsiz Mahluk, üç tane!”
Alfredo daha seslenmesi bitmeden, kılıcını çekip savaşmaya girişmişti bile. Canavarlardan biri, kellesini kaybedip aşağılara düştü. Kuşa benzer mahluklardı bunlar, kanat genişlikleri üç metre kadar vardı. Ayaklarındaki pençeler keskindi, gagalarında çok sayıda ince diş göze çarpıyordu. Bastıkları zeminin sağlam olmadığını bilen Alfredo derhal karar verdi:
“Hareket etmeye fırsat yok. Düşür şunları Franca!”
“Başüstüne!”

Trabzan işlevi gören zinciri sıkıca kavrayarak, Franca tek eline iki Kutsal İnci aldı. Çok kısa bir süre sonra elinden iki ateş topu çıktı ve bunlar, Cisimsiz Mahluklara doğru uçtu. İlki, yaratıklardan birinin gövdesine isabet etti. Cisimsiz Mahluk, her tarafı alevlerle sarılı halde, düşmeye başladı. Diğer alev topu, ikinci kuşun gövdesini ıskalayıp kanadına denk geldi. Cisimsiz Mahluk dengesini yitirdi, savrularak Yuuki ve Tina’ya doğru uçtu.

“Eyvah eyvah…” Yuuki hemen bayırın yüzeyini tekmeleyip, başının üstündeki bir taş çıkıntısını yakaladı. Sırtında sallanan Tina itiraz dolu bir çığlık atsa da, Yuuki bu çığlığı duymazdan geldi. Gövdesini yukarı çekip, taş parçasının üstüne tünedi.

Cisimsiz Mahluk, ayağının az aşağısına, taş duvara tosladı. Yuuki ve Tina kılpayı kurtulmuşlardı. “Ç– çok şükür size bir şey olmadı! Özür dilerim! Hedeflediğim yerden vuramadım.” dedi Franca.

Alfredo’nun katı yüz ifadesi biraz gevşedi, adam tehlikenin geçtiğini düşünüyordu. Tam o sırada, hiç beklemediği iki şey aynı anda gerçekleşti:

Bunların ilki bir trabzan gibi yol boyunca uzanan zincirin, Cisimsiz Mahluk’un kuleye çakıldığı sırada maruz kaldığı darbe yüzünden kırılmasıydı. İkincisi, yanan kanadının acısıyla deliye dönmüş Cisimsiz Mahluk’un, kendini taş duvara var gücüyle vurmasıydı.

Tüm kule zangır zangır sarsıldı –ve Franca’nın ayağı, bastığı yerden kayıverdi.

Yuuki refleksle elini uzattı. Bu tepkiyi, neredeyse insanüstü bir çabuklukla vermişti. Ama buna rağmen kızı tutmayı başaramadı. Üstelik, yaptığı hamle kendi dengesini de bozmuştu.

Buradan düşmek demek, kaçınılmaz bir ölüm demekti.

Yuuki anlık bir karar verdi. Kendisini boşluğa fırlattı ve sırtında taşıdığı tanrıçaya seslendi.
“Tina! Üçümüzü birden ışınla!”
Ve o anda, tüm manzara bozuk bir aynadan yansır gibi çarpılıverdi.

* * *

Anlamlı bir hayat sürdürebilmenin, iki tane ‘olmazsa olmaz’ı vardır.

Birincisi, sevdiğin şeylerden sonuna kadar, dibine kadar keyif almaktır. İkincisi, nefret ettiğin şeylerin kökünü kazımaktır.

Bu ‘Göklerin Halif Birliği’ üyesi Birinci Sınıf araştırıcı ve savaşçı Berthold’ün hayat felsefesiydi. O, en çok gövdesi biçilmiş bir insandan püsküren kanın görüntüsünü seviyordu. Ve kendinden daha güçlü olan her insandan, ayrıca dürüst bir hayat sürdüren herkesten nefret ediyordu. Bu yüzden birilerini öldürmek, Berthold’un gözünde bir taşla iki kuş vurmaktı.

Hedefi, otuz metre kadar önündeydi. Sanki şehir meydanında gezermiş gibi rahatça, hiçbir tedirginlik belirtisi göstermeden yürüyordu. İçinde bulunduğu tehlikenin farkında değil gibiydi. Böyle fırsat bir daha ele geçmez, diye düşündü Berthold. Evet, şu liderlik taslayan züppeyi, Stephan Kloze’u gebertmek için böyle güzel fırsatı bir daha bulamazdı.

Berthold onu daha on beş yaşından beri, ‘Göklerin Halif Birliği’ne girdiği günden beri tanıyordu. O günlerde, sadece yaşına göre becerikli bir çocuktu; araştırıcı olarak tecrübesi çok azdı. Ne ara Birinci Sınıf araştırıcılığa yükselmiş de, Ekip Lideri olmuştu bu velet… üstelik Berthold’e bile emir veriyordu. Bunu affedebilir miydi? Yok, affedilebilecek bir şey değildi bu.

Böyleyken, o meşhur ve iktidar sahibi Kloze ailesinin evladına doğrudan el uzatmak, beraberinde büyük tehlike getirecek bir hareket olurdu. Berthold kaba saba bir adamdı belki, ama hesap yapmayı iyi bilirdi, kendi güvenliğini unutmazdı. Oğlana saldıracak zamanı dikkatlice seçmesi gerekliydi. Eğer öfkesi tahammül sınırını aşarsa, belki sakinleşmek için Jahar’ı öldürürdü. Planı buydu, ama…

Bu güzel fırsatı elden kaçırmak olmaz… Berhold, içinden kıkır kıkır güldü.

Odanın araştırılması, hiçbir şey keşfedilmeksizin sona ermiş ve kısa bir mola verilmişken Stephan tek başına kamp yerinden ayrılıp bu ıssız koridora gelmişti. Bu altmış dördüncü katmanda, nedense hiç Cisimsiz Mahluk yoktu. Katmanın üçte ikisini şu büyük oda kaplıyordu, geri kalanı da odayı çepeçevre kuşatan bir koridordu. Görece basit yapıda bir katmandı burası. Her yerde kendiliğinden yetişmiş bitkiler sağolsun, gizlenecek bol bol yer vardı. Yani Stephan’ı takip etmek hiç de zor değildi.

Peşinden gizlice takip edecek, uygun bir anda arkadan saldırıp herifin kolunu bacağını kesiverecekti. Belki de elini filan koparır, o kopardığı elle de ağzını tıkardı ki sesini çıkaramasın. Böylece vücudunu acele etmeden, rahat rahat doğrayabilirdi.

Ölümün kıyısına gelince suratında nasıl bir ifade olacaktı acaba? O ifadeyi hayal edince Berthold’un yüreği yerinden oynadı adeta. Artık aklında cinayet dışında hiçbir düşünceye yer kalmamıştı.

Yalnız, Berthold’un kafasını tek bir soru kurcalıyordu. Hiç gereği yokken, bu herif neden kalkıp buralara gelmişti ki? Neyse, ne önemi vardı ki bunun? Ölüme doğru yürüyen birinin kafasından neler geçtiğini bilmeye lüzum yoktu.

Kamp yerinden yeteri kadar uzaklaşmışlardı artık. Burada epeyce gürültü çıkarsa bile kimsecikler işitmezdi. Berthold dudaklarını yalayarak, yavaşça yatağanını çekti. Stephan’la arasındaki mesafeyi kapatmak için adımlarını çabuklaştırdı. O sırada…

“Ağabey, dikkat et!” diye bağıran bir ses işitildi.

* * *

Ayağının uçurumdan aşağı kaydığını, hissettiği ölüm korkusunu çok net anımsıyordu. Bir an sonra ise, sanki gördüğü manzara çarpılıyor gibi gelmişti… ve kendini burada bulmuştu.

Ayağının altında sağlam zemini hissediyordu. Gözünün önünde ise –kılıcını çekmiş, peşinden Stephan’a usulca yaklaşan bir adam vardı. Bunu fark edince, hiç düşünmeden bağırıvermişti.

Hem Stephan’ın, hem de Berthold’un bakışları ona doğru döndü. “Sen, Franca denen kızsın değil mi, Stephan’ın kız kardeşi…” Berthold’un kaşları şüphe dolu bir ifadeyle çatılmıştı. “Ne zamandır oradasın bakayım? Ha?”

Herhalde demin yaşadığı olay, ‘ışınlanma’ diye anılan fenomendi. Neden bilemiyordu ama, bir sebepten ötürü o kayalık yamaçtan bu katmana gönderilmişti. Fakat şimdi bunu düşünmenin sırası değildi.

“Sen, demin bu adama arkadan saldırmaya hazırlanıyordun, değil mi?”
“Bilmem ki, neden bahsediyorsun acaba?” Berthold, sanki konuyu anlayamamış gibi bir yüz ifadesiyle omuz silkti.
“Lütfen masum numarası yapma! Elinde kılıç tutuyorsun…”
“Bizim aziz liderimiz tek başına yürümeye çıktı da, ben de onu korumak ihtiyacı duydum. Labirent’te olduğun müddetçe, Cisimsiz Mahluklara karşı tedbiri elden bırakmamak şarttır. E benim, Stephan gibi öyle her istediğimde elime kendiliğinden geliveren kullanışlı bir silahım da yok…”
Franca verecek bir cevap bulamadı, homurdanarak gözlerini ağabeyine doğru çevirdi.

“Ne yapmaya geldin?” Stephan, kayıtsız bir yüzle sordu. Bu soru Berthold’a değil, Franca’ya yönelikti.
“Bir tür ışınlama cihazı beni… onu boşver, ağabey; bu adam sana kılıç çekti ve…”
“Kendisi, beni korumak için geldiğini söylüyor.” Stephan bunu hiçbir duygu belirtisi göstermeksizin söylemişti. Kan, Franca’nın beynine hücum etti.
“Neden bu kişiyi savunuyorsun! O benim, benim babamı…” Duyguları içinden taşıyordu artık, sözcükler boğazına düğümlendi. Onun bu halini gören Berthold, dudaklarını büke büke güldü.
“Keh, keh, keh… Hatırladım. Doğru ya, sen ayrıca o herifin kızı oluyordun.”
“Sen, benim babamı öldürürken de böyle gülüyor muydun?”
“Bilmem ki, neden bahsediyorsun? Şey, sana söyleyebileceğim bir tek şey var. Her zaman, ‘Yaşayan Araştırıcı’ların hakları ‘Ölü Araştırıcı’ların haklarından önce gelir. Ben, Kutsal Emanet getirebilir ve onu birliğimizin tanrıçasına sunabilirim. Yani ben, senin ölmüş babandan daha kıymetliyim. Sen de o değersiz adamı unutsan nasıl olur?”
“Yaaaaah!” Bir an için Franca, öfkeden kendini kaybetti. Refleksle bir Kutsal İnci çıkarıp saldırı büyüsü yapmaya kalkıştı. Ancak, göstermeye yeltendiği kerameti tamamlayamadı.

Stephan’ın mızrağı Amunis’in ucu, kızın gırtlağının az önünde duruyordu.
“Ağa…bey…”
Franca, gözleri faltaşı gibi açık, donakalmıştı. Ona engel olunması değildi kızı şok eden: Ağabeyinin kendisine silah doğrultmasıydı.

Franca kalbinin derinliklerinde, ağabeyinin gizliden gizliye iyi bir insan olduğuna, aslında Franca’nın yanında olmak istediğine inanmıştı. Bu inanç, şimdi paramparça olmuştu.

“Senin ne hakkında nasıl düşündüğün umurumda değil. Sana, gücün bu Labirent’te her şey demek olduğunu söylemiştim. İddialarını dinletecek, sözünü geçirecek güç var mı sende?”
“………”
“Benim, seninle konuşacağım hiçbir şey yok. Uzaklaş buradan.”
“…olmaz.” Franca, gözüne dolan yaşları hissediyordu. Gene de öfkeli gözlerini Stephan’dan ayırmadı. “Babama saygı duyduğunu sanıyordum ağabey! Öyleyse, neden…”
 Mızrağın keskin bıçağı, sözünü kesmek ister gibi boğazına yaklaştı. Franca istemsizce gözlerini yumdu. Belki Stephan silahı son anda geri çekmişti, belki temas ettirmeye zaten niyeti yoktu, sadece korkutmak istemişti. Öyle ya da böyle, mızrağın ucu Franca’nın tenini kesmedi.

“Bu kadarı yeterlidir herhalde, Stephan Bey?” Yuuki yanlarında duruyordu, mızrağı sapından kavramış ve daha fazla ilerlemesini önlemişti.

* * *

Uçurumdan düşmelerinden sanra, Tina üçünü de buraya, altmış dördüncü katmana getirmişti. Tabii ki o hengamede, kızcağızın bu ışınlanma işine ince ayar yapmaya fırsatı olmamıştı. Tina’yı sırtında taşıyan Yuuki bir yerde, Franca ise biraz uzaktaki bir başka yerde ortaya çıkmıştı. Bu yüzden, Yuuki’nin Franca’yı bulması biraz zaman almıştı.

“Neden bu kadar öfkelisin bakayım? Madem karşındaki insanı zayıf görüyorsun, öyleyse ona kabadayılık taslamanın ne gereği var? Birinci sınıf araştırıcıların tek işi, kendilerinden zayıflara zorbalık etmek midir?”
Yuuki, Stephan’ın kendisini görmezden geleceğini sanmıştı, ama Stephan ona doğru sert bir bakış attı: “Ya sana ne demeli, Hurdacı? İki kişinin kavgasına karışan sen güçlü müsün ki, ağzından çıkan bu sözlerin bir anlamı olsun?”

Yuuki kaşlarını çattı. Normalde hiç istifini bozmayan bu adamın, şimdi nedense aksiliği üstündeydi.
“İstersen, güçlü olup olmadığımı görmeyi deneyebilirsin.”

Yuuki’nin bu sözünü duyunca, karşısındaki oğlanın gözünün iyice kan bürümüştü.
“Stephan mıydın neydin, endişe etmene gerek yok.” Beklenmedik bir ses lafa karışmıştı. Tina, pıtır pıtır yürüyerek geldi, masum bir yüzle konuşmayı sürdürdü: “Efendi de Tina da Franca’nın yandaşı. Her zaman Franca’ya göz kulak olacağız. Bizi korumana gerek yok.”

Sahneye, tarifi imkansız bir sessizlik hakim olmuştu.
“…hey, bu ne anlama… sen ne söylüyosun yahu?”
“Ya sen Efendi, sen ne söylüyorsun?” Tina hıhlayarak gülümsedi ve Yuuki’ye baktı. “Yoksa fark etmedin mi? İkinizin kavga etmesine hiç gerek yok. Adı Stephan mıydı neydi, bu çocuğun neden şurada duran araştırıcı bozuntusuna neden hiçbir şey yapmıyor; tüm ustalığına rağmen Franca’nın babasının neden o kadar kolayca öldürüldü? Düşünürsen sen de hemen anlarsın. Yanıt, gözünüzün önünde duruyor.”

Gözümüzün önünde mi? Yuuki alnını kırıştırarak düşünürken, Tina iç çekti.
“Deminki olaylar sana, sanki Stephan Franca’ya saldıracakmış gibi görünmüş olmalı Efendi. Tina ise, tam tersine onun kız kardeşini korumaya çalıştığını hissetti.”
“Korumak mı? Neyden korumak?”
“Şu adamdan tabii ki.” Tina’nın soğuk bakışları, Berthold’e yönelmişti.
“Ne… ne diyor bu velet…”
“…Anlaşıldı. Demek öyle…” Yuuki, nihayet Tina’nın sözlerindeki manayı çözmüştü. Franca hangi nedenle olursa olsun şiddet kullanırsa, hatta en ufak bir tehditkar harekette bile bulunsa, Berthold bunu bahane edip kıza saldıracaktı. Bu yüzden Stephan, iş kavgaya varmadan evvel kızı durdurmuştu.

“Bak, ne kolaymış değil mi?” dedi Tina. “Artık Stephan’ın bu adama neden ilişmediğini de anlamışsındır.”
Fiziksel yöntemlere başvurmadan bir insanı aciz bırakmak için, ona psikolojik baskı uygulamak gerekir. Daha basitçe söylersek, rakibinizin bir zayıflığını yakalamanız ve onu o zayıflığı ile tehdit etmeniz gerekir.

“Ah, mesela… birine şöyle diyebilirsin: Eğer benim başıma bir şey gelise, bana sorun çıkaracak bir hareket yaparsan, senin için en değerli kişiyi öldürürüm. Benim tutuklanmamı veya idam edilmemi sağlasan bile, adamların o önemli kişinin icabına bakacaktır. Belki hemen yapamazlar, belki yıllarca beklemeleri gerekir; ama eninde sonunda onu öldürürler.”

Yuuki böyle deyince Berthold damağını şaklattı. Aslında Berthold’un, Yuuki’nin anlattığı gibi bir sistem kurmasına bile gerek yoktu. Karşısındakine: “Bu heriften de ahbaplarından da her şey beklenir.” dedirtebilirse bu kadarı yeterliydi. ‘Yüzde doksan dokuz blöf yapıyor’ diye düşünseniz bile, geriye kalan o yüzde birlik riski göze alabilir miydiniz? Hiç kimse, dünyada en çok değer verdiği insanın hayatı ile kumar oynayamaz.

“Hı–hı. Şu ‘Fareler’ dediğiniz insanlar var ya? İşte bu adam, çok sayıda ‘Fare’ besliyor olmalı, yanılıyor muyum? Bu farelerden her birinin nasıl insanlar olduğunu, neler yapabileceklerini bilmek çok zor. Hepsini bir seferde durduracak bir yöntem yoksa ne yapacaksın? Gidip önem verdiğin o kişiye: ‘Sana saldırabilirler...’ mi diyeceksin? Öyle yaparsan, o kişiyi bitmek bilmez bir korku içinde bırakırsın.”

Hem Stephan için, hem de Franca’nın babası için ‘dünyadaki en önemli insan’ kimdi? Yuuki’nin ve Tina’nın bakışları bir tek kişiye odaklanmıştı.
“Hı?” Franca, ağzından şaşkın bir ses kaçırdı. “Yoksa… benden mi…”
“……….” Stephan sessizdi.

Franca’nın babası üç yıl önce öldürülmüştü. Stephan o sırada on dört, bilemedin on beş yaşındaydı. Daha o zamanlar ‘Halif Birliği’nin bir üyesiydi. Ama… Halif Birliği üyesi olsa da Stephan’ın, ortada başka tanık yokken kendinden kıdemli bir ekip arkadaşını cinayetle suçlaması, onun suçunu kanıtlaması; bir yandan da kız kardeşini binde bir ihtimalle bile zarar görmeyecek şekilde koruması… kulağa mümkün gelmiyordu.

“Hop, hoop… aslı astarı olmayan şeyler söylemeyin. Ben de Stephan, birbirimize sağlam bir güven bağıyla bağlıyız. Değil mi, Stephan?” Ağır ağır, lafı sündüre sündüre konuşmaya başladı: “Eğer güvenime ihanet edersen, neler olur biliyorsun değil mi?” Berthold, elindeki yatağanı omuzuna vurup sırıttı.

Stephan usulca iç çekip, dudaklarını araladı: “İddialarınızın temeli yok. Üstelik, sizinle alakası olmayan bir mesele bu.”
“Ağabey!”
“Böyle söylemen hiç de iyi değil. Haydi bizi bir yana bırak, ama böyle yaparak hem kendine hem de Franca’ya acı çektirmiş olmuyor musun?” Tina, yüzünün ifadesinden ilk defa kaygı ve kararsızlık okunan Stephan’a aldırış etmeden söze devam etti. “Bundan ötürü, üstümüze vazife olmayan bir konu olduğunu bilsek de konuşacağız. Stephan, senin kendini ispatlamayı, rütbeni yükseltmeyi neden bu kadar çok istediğini anlıyoruz. Eğer yeteri kadar çok Kutsal Emanet adarsan, tanrıçalardan bir mucize bahşetmelerini isteyebilirsin. Sen tanrıçalardan yardım aldın. İhtiyaç duyduğun bir bilgiyi sana vermelerini diledin.”

Franca tanrıçalardan, babasının öldüğü anı kendisine göstermelerini dilemişti. Stephan’ın öğrenmek istediği bilgi ise…
“Berthold hesabına çalışan ‘Farelerin’ adları.”
Yuuki böyle söyleyince, Tina başını sallayarak onayladı. “Böylece, her şey açıklığa kavuşuyor. Stephan’ın başarı üzerine başarı kazanmak istemesinin ikinci bir sebebi vardı: Eğer ‘Halif Birliği’ içinde yüksek bir mevkiye çıkabilirse, çok sayıda insana emir verebilecekti. Tanrıçalardan gereken bilgiyi de alınca, artık Berthold’un tüm adamlarını bir anda tutuklatabilecek, başındaki bütün dertleri tek hamlede çözebilecekti.”

Berthold’un yüzü ifadesizleşmişti. Stephan, elinde mızrağıyla öylece duruyordu, söylenenleri onaylamak veya reddetmek için tek söz bile söylemedi.

“Tüm ipuçları bir araya gelince görüyoruz ki, Stephan’ın güç edinme saplantısının nedeni aslında çok basit. Stephan’ın amacı bu adamı Labirent’te getirmek ve onu kendi elleriyle cezalandırmaktı.”

* * *


{ 7 yorum ... read them below or Comment }

  1. Eline sağlık zevkli bir bölümdü

    YanıtlaSil
  2. kusura bakmayın okuyup yorum yapmayı unuttum bölüm süperdi bizim yuuki güçlü olabilir

    YanıtlaSil
  3. Elinize sağlık güzel bölümdü.

    YanıtlaSil
  4. Bence yuuki o baştaki tqnrıçayla karşılaşan duygusuz kılıç ustası

    YanıtlaSil
  5. Bence yuuki o baştaki tqnrıçayla karşılaşan duygusuz kılıç ustası

    YanıtlaSil
  6. Yuuki bence kar kılıcının cezalandırılan kralı

    YanıtlaSil

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan