Posted by : Alper Bilir 17 Aralık 2015 Perşembe


Stephan ve Franca, birinci katmandan aşağı inen merdivenlerin önünde konuştukları sırada Yuuki, Berthold’un beline asılı keseye Kutsal İnciyi bırakıvermişti. Onu tesadüfen seçmişti, en yakındaki adam oydu; aslında inciyi kimin taşıyacağı önemli değildi.

Artık Tina, adamların hareketlerini takip edebilecekti.

Belki de yarı yolda, kesedeki inciyi fark edeceklerdi. Varsın fark etsinler, hiç sorun değildi. Labirent’te yolculuk ederken hiç kullanılmamış bir Kutsal İnci bulan kişi, nereden geldiğini anlamasa bile o Kutsal İnciyi kaldırıp atacak kadar aptal olamazdı. Hele de böyle kaliteli bir inciyi. Ya başları sıkışınca oynanacak bir koz olarak saklar, ya da satılmak üzere kesede tutarlardı… öyle ya da böyle, inci onlarla beraber dolaşacaktı.

Sonrası, heriflerin yerden bin metre aşağıya… altmış dördüncü, altmış beşinci kat civarına dek inmelerini beklemekti. Tam ortasında koskoca bir ağacın bittiği acayip bir oda bulurlarsa, orada durup bu ağaç neye yarıyor diye araştıracakları kesindi. Ekibin hareket ediş tarzını Kutsal İnci sayesinde takip ederek, yürüdükleri yerin dar bir koridor mu yoksa geniş bir oda mı olduğunu anlamak mümkündü.

Zamanı gelince… Tina, güçlerini kullanıp oraya zıplayıverecekti.

Üçüncü katmandaki ışınlanma cihazı, Tina ona dokunana dek bir kaya parçasından ibaretti; yaratıldığı andan beri hiç çalışmamıştı. Herhalde aşağıdaki cihaz da aynıydı. Stephan’ın ekibi cihazı bulsa bile, buldukları şey alelade bir taş anıt mı yoksa sahiden ışınlanma cihazı mı, emin olamayacaklardı.

Tina o odada beliriverip cihazı çalıştırdığında ve üçüncü katmana ışınlandığında, Yuuki’nin planı başarıya ulaşacaktı. Tina’nın taş anıta dokunduğu an okuduğu bilgiye göre, ışınlanma cihazının etkili olacağı yarıçap ve taşıyacağı insan sayısı ayarlanabiliyordu. Yani Yuuki ve tayfası, Stephan’ları aşağıda bırakıp geri dönebilecekti.

Şu sıralar, üçüncü katmandaki taş anıtın başında, ‘Göklerin Halifleri’ üyesi araştırıcılar nöbet tutuyor olmalıydı. Onlar da, alt katmanda bırakacakları Stephan ve ekibi de, ışınlanmaya şahitlik edecekti.

Gene de… planın Yuuki’yi tedirgin eden kısımları da vardı.

Stephan ve ekibi, Tina’nın doğduğu odayı bulmaya çalışıyorlardı; ama ya bulamazlarsa? O vakit tüm tasarı iflas ediyordu. Adamlar, sefer için iyi hazırlanmış gibiydiler. Ama planın bu noktası gene de sıkıntılıydı, bir terslik çıkmaması için dua etmekten başka çare yoktu.

Tina’nın gücü sınırlıydı. Dükkandaki malların önemli bir kısmını ‘yemişti’, gene de fazla Kutsal Güç toplayamamıştı. Kendini uzak bir mesafeye ışınlamak için çok Kutsal Güç kullanması gerekecekti. Üstelik, ne olur ne olmaz diye, aynı yolculuğu iki kez yapacak kadar, yani indikten sonra tekrar yukarıya ışınlanabilecek kadar Kutsal Güç toplamalıydı. Yanında dört kişi taşıyarak kendi kendini ışınlamak… bu, Tina’nın gücünü aşıyordu.

Yuuki, en iyi çözümün iki kişinin, yani Tina ile beraber kendisinin ışınlanması olduğuna karar vermişti. Mümkün olsa, Franca’yı da götürüp onun cihazı bizzat keşfetmesini sağlamak isterdi. Ama şart değildi bu: Nasıl olsa bir araştırma seferinden alınan netice, bireyler adına değil tüm ekip adına kayıtlara geçiyordu.

Eğer Yuuki ve Tina ortadan kaybolacak olursa, Alfredo ne yapardı? Mutlaka, derhal yeryüzüne çıkıp acil yardım çağrısında bulunurdu. Onu ve çağıracağı kurtarma ekibini üçüncü katmanda karşılayıp: “Labirent’te bulduğumuz bir aygıt bizi altmış küsürüncü katmana yolladı, biz de oradaki ışınlanma cihazını bulup onunla geri döndük.” diye açıklama yapabilirlerdi.

Planı, Franca ve Alfredo’dan gizlice yürütecekti. Eğer planı onlara anlatırsa, Tina’nın sahip olduğu güçlere ve onun gerçek kimliğine de değinmek zorunda kalacaktı. Yuuki, kızın sırları meydana çıksın istemiyordu.

*

“Geri çekilin lütfen!” dedi Franca keskin bir sesle. Bir an sonra, Cisimsiz Mahluk –tavşanı andıran ancak kılıç gibi dişleri olan bir yaratık– alevler içinde yanıp gözden kayboluverdi.

Alfredo’nun ileri kanatta kılıç savurarak gelen düşmanları oyaladığı, Franca’nın da bu sayede sihirli son darbeyi indirdiği basit bir savaş stratejisini kullanıyorlardı. İkisinin saldırıları birbirini hiçbir duraklama olmadan takip ediyordu. Tüm hareketleri uyumluydu.

Birisiyle güç birliği edip savaşma deneyimi olmayan Yuuki, doğrusu çok etkilenmişti. O ve Tina, kavgaya hiç katılmadan, koruma altında yürüyorlardı. Peşlerinden gelen var mı diye gözcülük etmekten başka faydaları yoktu.

Şu an, Labirent’in on beşinci katmanındaydılar.

Onuncu katmanı geçtikten sonra, rastgeldikleri araştırıcıların sayısı çok azalmıştı. Önlerine çıkan Cisimsiz Mahluklar ise, aksine, gitgide daha tehlikeli oluyorlardı… ama, bu yerler boylarının ölçüsünü aşacak kadar da kötü değildi.

Saldıran birkaç Cisimsiz Mahluk’u çabucak geri püskürttükten sonra, Labirent içlerine ilerlemeyi sürdürdüler. Yuuki, yanında yürüyen kıza sessizce fısıldadı:
“Ne yaparsan yap, sakın ileriye çıkayım deme.”
“Şimdi çok Kutsal Gücümüz var, işe yarayabiliriz. Tanrıçalığın kuralları gereği, asla saldıramayız ama düşmanı hareketsiz hale getirebiliriz.” dedi Tina hevessizce. Solukları biraz sıklaşmıştı ama gücü henüz tükenmemişti. Üçü de adımlarını kızın temposuna uydurup yürüyorlardı, o sayede Tina peşlerinden gelebiliyordu.
“Yardım etmek istemen çok güzel, ama başına ne gelirse gelsin yaralanmadığın anlaşılırsa başımız derde girer. Ayrıca, bütün Kutsal Gücünü bu yerde tüketirsen Silahşor çağırmak senin için daha da zorlaşacak, değil mi?”
“Daha önce de söyledik ya. Gözünün önündeki kişiyi kurtaramayana tanrıça denmez. Franca da Alfredo da iyi insanlar, Tina onları seviyor. Günü gelip de Silahşor çağırdığımızda, bize bağlı araştırıcılar olmalarını isteyecek kadar çok seviyoruz onları. Ah, istersen sen de araştırıcımız olabilirsin Efendi…”
“Bana eşantiyon muamelesi yaptın gibime geliyor. Elle tutulur bir ödül vereceksen kabul ederim, ama onun dışında beni rahat bırakmanı rica edeceğim.”

Bu planı başarıya ulaştırıp, Beş Kutsal Kilise’den ödül parasını almak zorundaydı. Tina’ya yedirdiği Kutsal Emanetler epeyce pahalıydı.
Bir süre yürüdükten sonra, Alfredo dönüp Yuuki’ye baktı:
“Gidecek miyiz daha? İlerleyip duruyoruz, bir sıkıntı çıkmasın sonra?”
“Öyle. En azından yirmi beşinci katman civarına dek gitmek gerekecek. Ama…” Yuuki göz ucuyla Tina’nın haline bir göz attı. Yakında kızın dinlenmesi gerekecekti. Her şey bir yana, varmalarını umduğu bölgeye erişip erişemeyecekleri Stephan’ın grubuna kalmıştı; yani kendilerinin ilerlemekte acele etmesine hiç lüzum yoktu. “Neyse, bir mola verelim.”

Bu sözü duyar duymaz Tina yere çöktü. Üzgünce gülümseyen Alfredo’nun uzattığı birkaç tane kurutulmuş meyveyi aldı. Mayhoş ve tatlı yiyecekler yorgunluğu gidermeye birebirdi.
“Sen iyi misin, Tina’cığım?” Franca, Yuuki’nin yanına gelmişti. Alfredo zaten sapasağlam duruyordu ama Franca’da bile yorgunluk belirtisi görülmüyordu.
“Biz kendi isteğimizle size eşlik ediyoruz. Endişe edecek bir şey yok.”
“Öyle mi acaba?” Franca iç geçirdi. “Ben, bencil biri miyim acaba? Kendi meseleme hepinizi sürükledim…”
“Bencil olmasına bencilsin…” Yuuki hiç duraksamadan onaylamıştı. “Kendi kafana göre yapmaya karar verdiğin şeyde inat etmen, bencillik değilse nedir? Eğer şimdi pişman olacak, kararından şüphe etmeye başlayacaksan bari en başından bu işe kalkışmasaydın.”
“Öyle… değil mi?”
“Fakat herkes, içinden öyle geldiği için senin ardına düştü. Bunu unutma. Tabii, ben de içimden geldiği için yanındayım.”

Franca, yere eğdiği yüzünü şaşkınlıkla kaldırdı. Bir süre sonra, fısıldarcasına söylediği iki kelime işitildi: “Teşekkür ederim…”
Yuuki içini çekti. Bu şekilde konuşmak karakterine uymuyordu galiba. Belki de Tina’nın şahsiyetinden kendine bir şeyler bulaşmıştı.

Eh, madem üstüne vazife olmayan işlere bir defa bulaşmıştı, bu saatten sonra geri durmanın anlamı yoktu. Kızı konuşturmanın tam sırasıydı.
“Sonuçta babanı kimin öldürdüğünü öğrendin. Katil Stephan mıydı?”
Yuuki’nin sorusu, bir an Franca’nın gözlerini açmasına neden oldu. Sonra, kız ağır ağır konuşmaya başladı:
“…Araştırıcı olduktan bir süre sonra, meslektaşlarımla kaynaşmaya başladığımda, kulağıma bir dedikodu gelmişti. ‘Göklerin Halif Birliği’nde, ‘Ejderdişi silahına sahip bir adamı öldürdüm!’ diye caka satan biri var dediler. Tabii ki ardında hiç kanıt olmayan, kulaktan kulağa yayılmış bir laftı bu.”
Yuuki, Franca’nın babasının ‘Türkuaz Suların Mızrağı’ diye de bilinen Amunis mızrağının eski sahibi olduğunu biliyordu. Kız devam etti:
“Babam elli ikinci katmanda vefat etmişti. O sırada beş, altı kişilik bir ekibin lideri olarak görev yapıyordu. Ekipte, onu en son sağ gören kişiler Berthold ile, ağabeyim Stephan’dı. Ah, onun ağabeyim olduğunu biliyor muydunuz?”
“Alfredo amcadan duymuştum. Babalarınız farklıymış galiba?”
“Haklısınız. Annem, Kloze ailesinin eski bir hizmetçisiydi. Ailenin bir önceki reisinin odalığı olmuş sanırım. Reis bey, ağabeyim doğduğunda zaten yaşlıymış, çok geçmeden de vefat etmiş. Ağabeyimin malikanede yetiştirilmesine karar verilmiş, ancak annemi evden kovmuşlar. O günlerde, Kloze ailesinin silah eğitmeni olan babamın, anneme bazı iyilikleri dokunmuş. Sonra, bir sürü şey olmuş işte… ben dünyaya gelmişim.”
“Stephan ile, eskiden aranız iyi miydi?”
Franca kibarca güldü, sonra da başıyla evetledi: “Babam, bazen onu gizlice bizim eve getirir, annemle görüştürürdü. Stephan’dan benimle oyun oynamasını isterdim, o da beni kırmazdı. Sıcakkanlı birisi değildi ama bana hep iyi davranırdı. Yani, o günlerde öyleydi.”
O adamın, küçük kuzkardeşine oyun arkadaşlığı ettiği bir sahneyi, Yuuki hayal bile edemiyordu. Şimdiki hali bambaşkaydı. Yuuki adamı yalnızca, o demir maskeden farksız soğuk suratı ile tanıyordu.
“Ağabeyim eskiden beri öyle biriydi, beraber çok zaman geçirmezseniz iç yüzünü göremezsiniz. Aslında o da sevinip öfkelenen, üzülüp neşelenen, güçlü duyguları olan bir insandır.” Franca’nın gözleri bir an, eski güzel günlerin hatırasıyla parıldasa da; yüzünün ifadesi hemen değişti.

“Babamı öldürmekle böbürlenen adamın kim olduğu, araştırma yapmadan da belliydi. Karnına biraz içki girince, hemen böyle laflar etmeye başlayacak birini tanıyordum ben. Ağabeyim, bir suç işlese bile bunu elaleme ilan edecek yaradılışta birisi olmadığına göre; geriye tek bir şüpheli kalıyordu.”
Yuuki başını kaldırdı. Alfredo da Tina da, kulak kesilmiş dinliyor gibi görünüyorlardı. Fakat konuşmaya dahil olmaya kalkışmadılar. Soruları sormak görevi Yuuki’ye kalıyordu.
“…Sen de, tanrıçanın mucize gücüne dayalı kesin kanıt edinmeyi mı istedin?”
Franca başını yavaşça iki yana salladı: “Hayır, yanlışınız var. Ben o söylentileri duyalı iki yıldan fazla oluyor. Şey, bilirsiniz ya, tiyatroda ve hikaye kitaplarında hep ne söylerler? ‘İntikamdan iyi bir şey doğmaz.’ Ya da: ‘Ölen kişi konuşabilseydi, intikam almanı yasaklardı.’ Böyle şeyler derler hep.”

Yuuki kaşlarını çatmadan edemedi. Ucuz, içi boş ahlak dersleriydi bunlar. Yuuki’nin yüzünü görünce Franca gülümsedi: “Bay Yuuki, siz bu tarz sözleri hiç sevmezsiniz, değil mi? Ne hissettiğinizi ben de biraz anlıyorum artık. İnsan, duygu denilen şeyi öyle kolayca kesip atamıyor içinden. Ama…” Cümlenin geri kalanını güçlükle telaffuz etti: “Ben bu ahlak derslerine inanmaya çalıştım.”
“………”
“Çok zordu. Daralıyordum, kendi hislerime engel olamadığım gibi gerçekleri de kabullenemiyordum; buna rağmen çabalayıp durdum: Nefret etmemek için, kin gütmemek için –ve de geçmişi değil, bugün tadabildiğim mutlulukları düşünmek için.”
Yuuki, hiçbir şey söylemeden kıza devam etmesini işaret etti.
“O sırada doğru şeyi yapıyordum, sanırım. Siz bana yardım ediyordunuz Bay Yuuki, Bay Boris de bana yardımcı oluyordu. Alfredo ustadan da eğitim görüyordum. Biliyor muydunuz? Acılarım ve üzüntülerin geçmemişti belki, ama yine de mutluydum.” Franca’nın, ağzının kenarıyla birazcık gülümsedi. “Yalnız ağabeyimle aramız çok açılmıştı. Talim Okulu’nda karşılaştığımızda hava buz kesiliyordu sanki, acaba ne yapmalıyım diye düşünüp duruyordum. Sonra, günün birinde, sizin dükkanınızda tesadüfen ağabeyim ile karşılaştım. Yanında, Berthold diye bir de arkadaşı vardı.”

Birden, hikayenin tüm parçaları yerine oturdu… diye düşündü Yuuki. Franca’nın babasını katletmekle övünen adam; ve babasının eğitim verdiği, iyi kalpli ağabey. Beraber, güle oynaya ekip kurmuşlar. Kim olsa, böyle bir şeyi görünce yüreği yerinden oynardı.

“Bazen, insana öyle bir görev verirler ki onu yerine getirmek için kişisel duygularını bir kenara bırakmak zorunda kalır. Fakat ağabeyime o adamı ekibe almasını emretmemişler, kendisi istemiş Berthold’un katılmasını. Bunu duyunca, artık ağabeyimin kafasından neler geçirdiğini anlayamaz oldum. Gidip sorduğumda da, bana dedi ki: Babamın ölümü, zayıflığı yüzündenmiş. Bana gerçekleri göstermesi için, tanrıçanın tapınağına gitmeye işte o zaman karar verdim.”
“Ne gördün, orada?”

Franca, ciğerlerine çok derin bir soluk çekti; aldığı soluğu bıraktı. Yuuki’nin gözlerinin içine bakarak anlattı:
“Elli ikinci katman. İki kola ayrılmış bir ekip. Üç kişilik bir grup ile araştırma yapan babam. Biraz ilerledikten sonra, bir Cisimsiz Mahluk’un pususuna düşüyorlar. Babam, yoldaşlarını korurken yaralanıyor. Yarası çok ciddi olduğu halde, savaşıyor ve Cisimsiz Mahluk’u yere seriyor... bir an sonra, koruduğu yoldaşlarından biri ona kılıcını saplıyor.”
Sesi hafifçe titriyordu: “Adam, alaycı alaycı bir şeyler söyleyerek, kılıcını defalarca, defalarca saplıyor. Ve eğlenir gibi, büyük bir mutlulukla kahkaha atıyor. Demek ki babamdan, eskiden beri nefret ediyormuş. Ne ses, ne koku, ne dokunma duygusu; sadece görüntüden ibaret bir manzaraydı gördüğüm… yine de, az kalsın kusuyordum.”
“Kimdi o adam?”
“Bay Berthold’dü. Tıpkı düşündüğüm gibi. Şaşılacak bir şey yoktu seyrettiklerimde.” Sesi, şimdiden serinkanlılığını geri kazanmıştı. “Fakat benim isteğim suçluyu öğrenmek değildi, katili zaten biliyordum. Ağabeyimin o dakika ne yaptığını bilmek istemiştim. Ağabeyim…” Franca, sanki kalbinden bir şeyi söküp atıyormuş gibi, soğuk bir tebessümle gülümsedi: “…hiçbir şey yapmadan, seyretmekle yetindi. Orada olduğu halde, elinde silah tuttuğu halde, durdurmak için hiçbir davranışta bulunmadan, parmağını bile kımıldatmadan, kılıç darbeleri altında öldürülen babamı seyrediyordu.”

* * *

“Hooop!” Savaş narası denemeyecek bu alaycı sesle birlikte, köpek başını andıran dört kelle birden uçtu. Tüylerle kaplı dört adet gövde, kesik boyunlarından kan saça saça devrildi.
“Ne bu yahu, dişimize göre rakip de bulamadık gitti.” Jahar koskoca kılıcını omuzuna vurdu ve burnundan, can sıkıntısından patlıyormuş gibi bir ses çıkardı. Bu kırkıncı katmandaki Cisimsiz Mahlukları, kalabalık saldırsalar bile tek başına haklayabilirdi. Zaten ‘Halif Birlikleri’ne seçilmesini de olağanüstü kuvvetine borçluydu.

“Poz verme velet.” diyerek damağını şaklattı Berthold. Ekibinin yokolmasına tanıklık etmiş bu adamı Jahar, her gün: ‘Aciz köpek’ diye aşağılıyordu. İkisinin arası son derece kötüydü.
Öyle de olsa, Berthold’un yeteneği de yadsınacak gibi değildi. Konu, tahrip gücü ve saldırıların etki alanı olunca Jahar bir adım öndeydi. Ancak Berthold’de öyle bir kılıç kullanma kabiliyeti vardı ki, taşıdığı yatağan adamın elinde adeta bir kabusa dönüşüyordu.

Berthold’ün sorunu, başkalarını kullanmaktan veya feda etmekten asla çekinmemesiydi. Böyle bir şahsiyetten lider filan olmazdı. Stephan’ın tahminine göre, ekibinin Labirent’in derin katmanlarında yok edilmesi Berthold’ün kabahatiydi.

“Ne yapıyoruz şimdi? Hem ilerleyip hem de şu taş anıtı mı arayacağız?” diye seslendi Jahar.
“Hayır, buraları araştırmayı sonraya bırakacağız. Derinlere mümkün olduğunca çabuk ineceğiz.”
Ellinci katman civarlarına kadar, Labirent iyi kötü araştırılmıştı. ‘Halif Birlikleri’nin elinde, katmanların detaylı haritaları mevcuttu. Stephan her haritaya göz gezdirmişti. Üçüncü katmanda keşfedilen ışınlanma aygıtına uyacak bir cisimden, hiçbir yerde bahsedilmiyordu. O nedenle buralarda vakit öldürmek anlamsızdı. Dikkatle araştıracakları yerler, haritasında eksiklikler bulunan yerlerdi… derin yerler. Derin katmanlarda araştırma yapmak için, bedenlerini de ekipmanlarını da gereksiz yere yıpratmaktan kaçınmaları lazımdı. Yani, buralarda avlanmakla uğraşmayıp ilerlemeye öncelik vereceklerdi.

Hep daha ileriye gitmek, hep en önde gitmek. Bu, Kloze hanedanının aile prensibiydi. Bu prensibi, anne karnından çıktığı andan itibaren her oğlan çocuğuna, kafasına vura vura belletirlerdi. Kloze’ların her evladı, kendini vahşi bir rekabetin ortasında bulurdu. Stephan da istisna değildi: En küçük oğul olduğu, hem de gayrımeşru olduğu halde.

Evet. Hiçbir şeyden korkmadan tek başına çalışmak: Hep daha güçlü olmak için, hep daha ileriye gitmek için.

“Benim de sizinle beraber gelmeme izin ver, lütfen.” Yarı kız kardeşinin hayali, gözünün önüne geldi.
Aptalca. Yiğitlik denmezdi kızın yaptığına, olsa olsa cahil cesareti denebilirdi.

Hurdacı, ışınlanma cihazı işlevi gören anıtı Stephan’dan önce bulacağını ilan etmişti, ama… bunu başarabileceğine kendisi inanıyor muydu acaba? Öyle bir ekiple otuzuncu katmana inmek bile zor olurdu. Endişe etmeye değmezdi.

“Öf, gene çıktılar ortaya.” dedi Berthold tükürür gibi. Çift başlı dev bir yılana böcek bacağı gibi sekiz ayak takılmıştı sanki, gelen Cisimsiz Mahluk’un öyle bir görüntüsü vardı. Bu yaratık türünün nüfusu çoktu galiba, ekibin karşısına birkaç kez sürü halinde çıkmışlardı.

Stephan’ın sakin ve derin bir nefes alması ile Amunis mızrağının avucunda belirivermesi bir oldu. Tanrıçaların hediyesi olan bu silahın bir ruhu vardı, Stephan onun düşüncelerini kendi kalbinde işitebiliyordu: Beni öyle kullan ki tüm gücüm görülsün, düşmanlarını lime lime et benimle… diyordu silah.

Stephan, ciğerlerindeki soluğu adeta hışımla bıraktı… aynı anda, mızrağını savurarak ileri atıldı. Göz açıp kapayıncaya dek, altı defa sapladı mızrağı. Amunis, sanki yumuşak çamura giriyormuş gibi kolayca, Cisimsiz Mahluk’un pullarını deliverdi. Her şey iki saniyede olup bitti: Yılana benzer yaratığın artık yılana benzer bir yanı kalmamıştı.

Kırkıncı, hatta ellinci kattaki Cisimsiz Mahluklar, Stephan’ın dişine dokunur düşmanlar olmaktan çıkmışlardı. Hatta, sanki hiç kimse ona rakip olamazmış gibi bir his vardı genç adamın içinde.

Stephan’ın ardından, diğer ekip üyeleri de birer Cisimsiz Mahluk seçip öldürmüşlerdi.
“Pekala, ilerliyoruz. Biraz hızlanın bakalım.”
Stephan, yürümeye başladı ve kendi kendine fısıldadı: “Ben güçlüyüm artık.” Evet. Eski günlerden bu yana… o günden bu yana, çok kuvvetlendiği kesindi.

*

Labirent’in otuz birinci katmandan otuz beşinciye kadarki kısmı, diğer katlardan farklı yapıdaydı. Bu beş katmanın ortasına beş katı da delip geçen, silindir biçiminde dev bir taş sütun dikiliydi. Otuz birinci kata ulaşan araştırıcılar, bu dimdik yükselen yetmiş beş metrelik sütun boyunca aşağı inmek zorunda kalırlardı.

“Sen iyi misin?” Tina, Franca’nın merhametli bakışlarınca adım adım takip ediliyordu.
“İyiyiz, iyiyiz. Daha… daha ileriye gidebiliriz. Bu… bu kadarcık uçurumdan ne olur yani?” Tina hem zorla nefes alıp veriyor, hem de güçlü görünmeye çalışıyordu. Buraya dinlene dinlene gelseler de, küçük kızın gücü tükenmek üzereydi.
“Hey, bir ekiple buraya dek gelebilene ‘olgun araştırıcı’ derler. Amatörler için biraz zorlu bir yer olması normal.”
“Eğer kıza zor gelirse ben onu sırtıma bağlar, aşağı indiririm amca.”
“Emin misiniz Bay Yuuki? Siz de yorulmuşsunuzdur…”
“Yok canım, sayenizde yarasız beresiz buraya kadar geldim, kuvvetim hâla yerinde. Şifalı ot toplamak için dağ bayır gezdiğim için alışkınım, böyle gezilerde profesyonel bir araştırıcı bile geçemez beni. Hem zaten yürümeye elverişli yol da var, öyle değil mi?”

Yıllar yıllı yapılagelen araştırma seferlerinin bir neticesi olarak, taş sütunun dibine yani otuz altıncı katmana erişmek için izlenecek en iyi rota belirlenmişti. Hem hangi yoldan gidileceğini gösteren, hem de trabzan ödevi gören zinciri takip ederek yürüyen kişi, rahat denebilecek bir şekilde aşağı inebilirdi. İlk başta geçilmesi imkansız gibi görünse de basamak gibi çıkıntıları, oturup dinlenmeye imkan veren balkon ebadında uzantıları vardı sütunun. Olağanüstü bir akrobasi becerisi olmayan insanlar da buradan inebilirlerdi.

“Yenilgiyi kabullenmek de bir tür cesarettir.” dedi Alfredo.
“Hedefimize az kaldı. İzninle biraz daha yoracağım sizi.” diye cevap verdi Yuuki. Yalan değildi bu söylediği. Az evvel Tina’dan, Stephan tayfasının elli beşinci katmandan aşağılara doğru taktire şayan bir hızla inmekte olduğunu öğrenmişti. Artık an meselesiydi…
“Madem öyle diyorsun… Tina’yı sana emanet ediyorum, Yuuki. Ara sıra, burada bile Cisimsiz Mahluk saldırısı yaşanabiliyor. O yüzden dikkati elden bırakmamak lazım.”

Alfredo böyle söyledi ve beklemeksizin inmeye başladı.
“Bizi sırtında taşımayacak mıydın, Efendi?”
“Zor gelirse, demiştim. Bacaklarında biraz olsun kuvvet kalmıştır herhalde?”
“Hiç de iyi kalpli değilsin. Ne yapalım, başa gelen çekilirmiş…”
Gıcık olmuş gibi surat yapa yapa, Tina uçurumun kıyısına ayağını uzattı. Zorluk açısından, beş kat boyundaki sütunun en üst kısmı çok da çetin sayılmazdı. En zorlu yeri, üç kat aşağıdaki orta kısımlarıydı: Orada taş sütun neredeyse dümdüz alçalıyor, inip çıkmak için dağcılar gibi hem elleri hem de ayakları kullanarak tırmanmak gerekiyordu. Deneyimli bir araştırıcı bile orada kaza geçirebilirdi.

Elbette, Tina orayı yardımsız aşamayacaktı. Yuuki, inişin zor kısmına gelince kızı sırtlanmayı düşünmüştü, ama…

“İ… i… im… imkansız imkansız imkansız imkansız imkansız imkansızimkansız…!” Tina, gözüne yaşlar dolmuş titriyordu.
“Üç kat ne kelime, üç adımda tuş oldun. Bu kadar çabuk pes etmek…”
“Ne, ne, nene ne yapayım… yü, yü, yükyük, yüksek…”
“Beş katmanı birden geçiyor. Tabii ki yüksek. Tabii, dağdaki yolların aksine dimdik iniyor aşağı, o yüzden insanın gözünü korkutuyor.”
O bir yana… düşse de yaralanmayacağı halde kızın bu kadar korkması biraz saçmaydı.
“A, aş aş aş, aşağı ba –bakınca ye… ye ye yer çok u, u, uzak…”
“Bakma o zaman, bakarsan korkarsın tabii ki. Zemini görüş alanına sokmamaya çalış.”
“Hayret, ne dediğini anlayabiliyorsunuz!” dedi Franca beğeniyle.

Neticede Yuuki, Alfredo’dan biraz ip aldı, Tina’yı kendi sırtına sıkıca bağladı ve aşağı inmeye koyuldu.
“A, aşağıya vardığımızda söyle, Efendi.”
“Tamam, tamam. Sen yeter ki sırtımda debelenme.”
“Sorun değil. Gözlerimizi sımsıkı yumacağız çünkü. Evet, görme duyumuzu kapatırsak cehennem manzarası karşısında bile Tina ürkmeyecektir. Ha ha ha, bir de senin bize saygı duymanı sağlasak her şey mükemmel olurdu, Efendi. Ha gayret Tina, hayalinde görmeye çalış: Burası düz bir yer, burası düz bir yer, burası düz bir yer, düz bir yer dedim sana, düz bir yer…”
‘Eh, herkes kendini nasıl bir yöntemle oyalayacağını seçmekte özgürdür.’ diye düşündü Yuuki. Sonra… Franca’nın imrenmiş bir yüz ifadesiyle, sırtına sımsıkı tutunmuş Tina’ya baktığını gördü.
“Franca, yoksa sen de yüksekten korkuyor musun?”
“Şey, hayır. Ne yazık ki korkmuyorum.”
“Ne yazık ki?”
“E, şey… yoo, yani defalarca geçtim buradan. O yüzden hiç rahatsız olmam yüksekten.”
Sahiden de, adımlarını çok emin atıyordu. Genellikle, medyumlar çok fazla kas kuvvetine gerek duymazlardı. Franca, fiziksel becerileri gelişmiş nadir medyumlardandı.

Az önce, babasının ölümünü seyredişinden bahsederken sergilediği sarsıntılı ruh halinden şimdi eser yoktu. Her zamanki, ciddi ve biraz da çekingen genç kız haline dönmüştü.

Yine de, Yuuki’nin onun içinden geçenleri anlamasına imkan yoktu, şüphesiz. Eğer eline Stephan ve Berthold ile eşit şartlarda yüzleşmek için bir fırsat geçerse Franca ne yapardı acaba? Kendi kalbini nasıl yatıştırabilirdi?
‘En iyisi, bu işi çok derinlemesine kurcalamamak.’ dedi Yuuki kendi kendine. Daha şimdiden, kızın özel hayatına fazla karışmış bulunuyordu. Kendine şöyle söyledi: Unutma. Kızın sözüne, tavrına bakıp da kendini bir şey sanma. Sen o hakka sahip değilsin.

Tam bunları düşünürken, ardından bir el uzanıp Yuuki’nin saçını çekti.
“Ne oldu? Daha zemine çok yolumuz var.”
“Efendi… ‘Halif Birliği’ hareket etmeyi kesti.” Tina, Yuuki’nin kulağının dibinde fısıldıyordu. Yuuki, renk vermemek için yüzünü ifadesizleştirdi.
“Mesafeleri ne kadar?”

“Buradan beş yüz metre kadar aşağıdalar. Sanırım, altmış dördüncü kattalar.”

* * *

{ 4 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan