Posted by : Unknown



  BÖLÜM 4 - BEYAZ KARLARIN EJDERDİŞİ TAŞI

Şafak vaktinden önce, Labirent Yolu’nda tek başına yürüyen biri vardı.

Stephan ve ekibi, sabah yola çıkacağız demişti. Bu saatte giderse, Labirent’e onlardan önce girebilecekti. Franca, ağabeyiyle doğrudan pazarlık etmek, onun ekibine katılmak niyetindeydi. Kendi kuvvetini kanıtlamak, kendini ona ispat etmek istiyordu.

Stephan olsun Berthold olsun, hepsi de kuvvete inanan cinsten araştırıcılardı. Herhalde Franca’dan çekinmeleri için hiçbir neden yoktu.
“Senin asla yüzleşmeyi başaramayacağın kadar derin bölgelerde, ben varım.” demişti ağabeyi. Öyleyse, yüzleşme zamanıydı! Onunla aynı yerde duracak, ona eşit bir insan olarak konuşacaktı.

Franca’nın karşısına, birkaç gölge dikiliverdi. Franca, refleksle savunma duruşuna geçtiğinde, gölgelerden biri tanıdık bir sesle konuştu:
“Bak, geldi işte. Size demedim mi?”
Konuşan, Alfredo’ydu. Onun yanındaki siluetler, Yuuki ile Tina’ya aitti.
“Hepiniz, neden topluca…”
“Usta, çırağını iyi tanıyormuş demek ki.” dedi Yuuki omuz silkerek.
“Ey, Franca… sen akılsızca bir iş yapmayı mı düşünüyordun, yoksa?” Tina’nın yüzünden hem hiddet, hem endişe okunuyordu.
“E… şey…” Hiç beklemediği bu gelişme karşısında Franca ne diyeceğini bilememiş, gözlerini kaçırıyordu. “Özür dilerim.”
“Ne yapmayı planlıyordun ki? Stephan’lara: ‘Ben de sizinle geleceğim’ mi diyecektin, yoksa peşlerinden sessizce takip etmeyi mi düşünmüştün? Alfredo amca, bu ikisinden birini yapacağını tahmin ediyordu.”
“E… her ikisi de doğru. Onlarla gitmeme izin vermeseler bile, peşlerinden gitmeyi düşünmüştüm.”
Alfredo iç çektikten sonra: “Senden sorumlu kişi olarak, gitmeni yasaklıyorum. Senin henüz onlara eşlik edecek gücün yok.” dedi. “Babanın davasını çözmek istiyorsun, değil mi? Zamanla, eline o olayı çözmek için pek çok fırsat geçecek. Yok, illa da Stephan’la eşit koşullar altında konuşmak istiyorsan, önce kendini kuvvetlendirmen yerinde olur. Sende o potansiyel var.”
“Teşekkür ederim, usta. Fakat artık sabrım kalmadı.” Franca’nın yüzünde acı bir tebessüm vardı. “Babam benim için çok önemliydi. Hem güçlüydü, hem iyi kalpliydi; bende çok hatırası var. Labirent’te araştırma yapmaya gittiği için her gün görüşemezdik onunla, ama eve dönüşünde kollarını kocaman açar beni kucaklardı. O zamanlar çok mutluydum. O yüzden…” Yüzünün ifadesinin değişmesine engel olamıyordu. “Bunu benden çalan insanları affedemem, hatıralarımı çiğneyip geçmelerine dayanamam. Gerçekleri öğrendiğime göre, bir an önce…”
“Tam tahmin ettiğim gibi, tanrıçalara başvurmuşsun.” diye söylendi Yuuki. Franca, tokat yemiş gibi irkildi, başını kaldırıp oğlana baktı.
“Dün öyle saldırganlaşman bana tuhaf gelmişti. Adamı çok kesin bir tavırla suçluyordun. Aslında sen, nasıl bir sorun çıkarsa çıksın olay çıkarmayan ve üzüntüsünü içine atan bir karaktere sahipsin.” Kızın yüz ifadesine bakılırsa, Yuuki isabetli atışlar yapıyordu. “Stephan’a öyle diş göstermen, ancak sağlam yerden bilgi almış olmanla açıklanabilir. Ve o bilgiyi, şu son birkaç gün içinde edinmiş olmalısın.”
“………”
“Tanrıçalara Kutsal Emanet adamak, temel olarak ‘Halif Birlikleri’nin işi; ama başka insanları adak adamaktan alıkoyan bir kanun da yok. İsteyen, tapınağa bir Kutsal Emanet koyup karşılığında bir ödül alabilir. Para isteyebilir mesela; veya adadığı Kutsal Emanete uygun seviyede bir mucize isteyebilir. Eğer: ‘Bana suçluyu söyleyin’ diye dileyecek olursa…”
“…onlara söylediğim şey tam olarak şuydu: “Bana, babamın öldüğü anı gösterin.” Dünden önceki gün, hani tiyatroya gidip de kuklaları seyredemediğimiz gün, Tina’dan ayrıldıktan sonra…”

Franca’nın babası, Stephan’ın mızrak eğitmeniydi. Aralarına mesafe girmiş olsa da Franca: ‘Ağabeyim, o ölüm hakkında kendi kendisiyle hesaplacak… ve bana olay hakkında gerçekleri anlatacak…’ diye beklemişti. Sonra Stephan, Berthold’u ekibine katmış, Franca’nın babasının vefatını ‘zayıflığından öldü’ diye geçiştirmiş ve kızın duygularına ihanet etmişti.

Böylece Franca, ‘Gökleri Tutan Tanrıça’nın mabedine gidip, babasından yadigar kalan Kutsal Emanetlerden birini adamış; bir mucize dilemişti.

Doğru, son zamanlarda sağduyulu davranmıyordu. Fakat insan, gerçekleri bir defa gördükten sonra, görmemiş gibi yapabilir miydi? Aradığı bilgiyi bir kez edindikten sonra, intikam almaya çalışmayacaktı da ne yapacaktı?

“Ne gördün?”
“Görmeyi hiç istemediğim bir sahneye şahit oldum: Önceden, ne göreceğimi düşündüysem onu gördüm.”
“Ne yaparsan yap, o gördüğün olayı değiştiremeyeceksin. Aldığın riske karşılık eline hiçbir şey geçmeyecek.”
“En azından içim rahat edecektir. Siz, insanın babasının öldürülmüş olması nasıl bir duygudur bilir misiniz, Bay Yuuki?”
“………”
“Özür dilerim. Lütfen geçmeme izin verin.”

Yuuki, pes etmiş bir tavırla iç çekip yolu açtı. Burada ayrılırlarsa, herhalde aralarındaki bağ sonsuza dek kopacaktı… Franca’nın içine öyle doğuyordu. Yuuki, artık kızın işine daha fazla burun sokmayacaktı. Bunu düşününce Franca hem rahatladı, hem de dayanılması çok güç bir yalnızlık hissetti. Kendini adım atmaya zorladı ve yürümeye devam etti.

*

“Böylece yükümlülüğümüzü yerine getirmiş olduk. Tabii ki hiç bir işe yaramadı…” diye fısıldadı Yuuki. Delice bir işe kalkıştığını ve bu işe sırf duygularını tatmin etmek için kalkıştığını bilen; gene de kararından geri dönmeyen bir insanı durdurmanın yolu yoktur.

Alfredo, ortaya: “Zamanınızı boşa harcadığım için kusura bakmayın.” diye bir laf atıp, Franca’nın ardından gitti. Kızı ikna etmeyi bir defa daha denemek için, onun ardından gitmeyi deneyecekti.
“Haydi bakalım Tina, biz de geri…”
“Seni aptaaaaaaaaal!” diye bağırdı Tina, onun baldırını tekmeleyerek.
“Ah!”
“Bir bildiğin vardır zannettik de sessizce bekledik. Sonra da neymiş, ‘tabii ki bir işe yaramadı’ymış! Sende insan yüreği yok, Efendi! Sürüngen gibi soğuk kanlı biri olmuş çıkmışsın!”
“Elimden ne gelir ki? İkna etmeyi denedim. Ama Franca durmadı. Bundan başka ne yapabilirdim ki ben?”
“Yeter, konuşma. Seni yanlış tanımışım!” Tina, acımasız gözlerle Yuuki’yi süzdü, pat diye sırtını dönüp yürümeye başladı…
…Labirent’e doğru gidiyordu.
“Nereye gittiğini sanıyorsun?”
“Franca’ya yetişip onu durduracağız. Durduramazsak da derin katmanlara inebilsin diye ona yardım edeceğiz.”
“Bir tanrıça olduğunu açık mı edeceksin?”
“Gerekirse. Ondan bir Kutsal İnci alır bir mucize gösterir, onu tanrıça olduğumuza inandırırız. En kötü ihtimalle Kutsal Gücümüz bitse bile onu bir kalkan gibi koruyabiliriz. Cisimsiz Mahlukların gücü Tina’ya zarar vermeye yetmez nasılsa.”
“Bu yaptığımız anlaşmaya aykırı. Tanrıça olduğunu kimseye söylemeyeceğine söz vermiştin.”
“Anlaşma mı?” Tina durdu ve Yuuki’ye döndü. “Bize ne bundan be! Kulağını aç da dinle, Efendi! Tina bir tanrıça; ve bir tanrıça olarak kalabilmek için bu yere geldi. Varoluş sebebimiz insanları korumaktır! Gözümüzün önündeki bir insanı bile kurtarmayacaksak, kendimize ne yüzle tanrıça diyeceğiz? Bedeli kendimizi yadsımaksa, varsın önümüzde bir kap yemek ve başımızın üstünde bir çatı olmayıversin!”
Bunları bir çırpıda söylediği için nefes nefese kalmıştı. “Bu hiç işime gelmez.” dedi Yuuki.
“Başına dert sarmayacağız.” Tina, kısmen sakinleşmişti. Söze devam etti: “Şimdiye kadar yaptıkların için sağ ol. Bundan böyle seninle…”
“Mesele o değil. Ticarette yatırım diye bir kavram vardır. Kullandığın parayı fazlasıyla geri alman gerekir. Benim senden hiç kazancım olmadı. Borçlarını ödememek tanrıçalara yaraşır mı?”
“Ne istiyorsun bizden? Tina’da para filan yok ki.”
“Ben de onu diyorum ya! Senin anlaşmayı çiğnemen benim işime gelmiyor. O yüzden, seninle uzlaşmak mecburiyetindeyim. Anlıyorsun ya? Başka çarem yok.”
“Ha? Ha?” Tina, birkaç kez göz kırpıştırıp başını yana eğdi. “Yani… yardım mı edeceğini mi söylüyorsun?”
“Kazancımı çoğaltmak için bir orta yol bulmaya çalışacağım, diyorum. Şey, Franca’yı kurtarmak için de aklıma bir fikir geldi birden…”
“Sahiden de bir planın vardı demek ki!” Tanrıça’nın çehresi birden aydınlanıvermişti. “Aferin Efendi’mize! Soğukkanlı filan dediğimiz için kusura bakma.”
Aynen öyle… diye düşündü Yuuki. Soğukkanlı filan değilim. Ben sadece korkağım. Bir bahane bulmadan başkalarının hayatına müdahale edemeyecek kadar korkak.
“Eee? Eee? Plan nedir? Çabuk söyle!”
Yuuki, heyecandan yerinde duramayan Tina’ya acı bir gülüşle baktı; ve şöyle dedi:
“Franca, gücünü Stephan’a ispat etmeyi istiyor. Ama Stephan birinci sınıf bir savaşçı, Franca ise sadece dördüncü seviyeden. Kıza yardıma giden Alfredo amca üçüncü seviyeden, bense alt tarafı dokuzuncu seviyeyim. Böyle bir ekiple, o adamların ineceği derin katmanlara gitmek zor olur… o yüzden, zayıfların hakkı olan şeyi yapacak ve kurnazlığa başvuracağız.”
“Kurnazlık, derken… nasıl bir kurnazlık?”
“Senin gücünü kullanarak Franca’ya büyük bir başarı kazandıracağız, Tanrıça hazretleri.”

Franca, şaşkın gözlerle Yuuki’ye baktı.

*

Stephan, adamlarının her birinin silahlarını ve ekipmanını kontrol ettikten sonra başını öne doğru salladı: “Pekala, yola çıkıyoruz.”

Ekip, Labirent’in içlerine doğru indi. Ön kanatta Stephan, Berthold ve Jahar; arka kanatta iki medyum. Toplam beş kişiydiler.

Bu araştırma seferinde birkaç farklı hedefleri vardı: Bugüne dek ulaşılmış en derin yer olan altmış ikinci katmandan daha da aşağıdaki bölgelere inmek. Berthold’un rastladığı insan biçimli Cisimsiz Mahluk’u kendi gözleriyle görmek, mümkün olursa onu yenmek. Ve – en büyük hedefleri – ‘Beyaz Karların Ejderdişi Taşı’nı bulmak, taşı alıp şehre getirmek.

Bu hedeflere, seferden kısa süre önce bir amaç daha eklenmişti. Dün keşfedilen taş anıtın eşi olan taş anıtı aramak.

‘Göklerin Halifleri’nin yaptığı araştırma, Stephan’ın tahminini doğrulamıştı: Taş abide, yüksek ihtimalle bir tür ışınlama cihazıydı. Işınlama cihazları, genellikle birbirine bağlı çalışan birkaç istasyondan oluşur; insanlar bu istasyonların birinden diğerine çabucak giderdi.

Bugüne kadar keşfedilmiş tüm ışınlama cihazları, kullananları aynı katmandaki gizli odalara, gizli koridorlara yollamıştı. Yani kısa menzilli cihazlardı bunlar. Fakat bu yeni buldukları taşın üçüncü katmanda, ne de Labirent’in diğer sığ katmanlarında bir eşi benzeri daha yoktu. Eğer o taş anıt sahiden katmanlar arasında ışınlama yapmaya yarayan bir cihazsa, bu çığır açacak bir keşif olurdu doğrusu. Araştırıcıların sığ katmanlardan alt katmanlara; veya alt katmanlardan yukarıya, bir anda gitmesi mümkün olursa araştırıcılık çok daha verimli bir şekilde yapılabilirdi. Bu konuyu araştırmaya öncelik vermeleri gerekecekti.

Stephan, bir işaretiyle ekibin yürüyüşünü durdurdu. Birinci katmandan ikinci katmana inen basamakların önünde, tanıdık bir gölge durmuş yolu kapatıyordu.
“Günaydın, Stephan.”
“Bu ne demek oluyor, Alfredo? Bize engel olmak mı istiyorsun?”
Adam, belli ki onları bekliyordu. Labirent’in birkaç ayrı girişi olsa da, birinci katmandan ikinciye giden yalnızca bir tek merdiven vardı.
“Yok yahu. Bir ‘Halif Birliği’nin araştırıcılarına güçlük çıkaracak kadar akılsız değilim. Bu kız seninle bir şey konuşacakmış, bir dakika onu dinlesen olmaz mı?”
“Kes sesini de yoldan çekil!”
Stephan, sağ elini kaldırarak Berthold’u susturdu. Bir kız öne çıktı –Franca’ydı.
“Benim de sizinle beraber gelmeme izin ver, lütfen.”
“Sebep?”
“Beni ciddiye almanı sağlamak için, sana gücümü ispat etmek istiyorum.”
“Katiyen olmaz.” Stephan, o kadar soğuk bir sesle kestirip atmıştı ki Franca’nın soluğu kesildi.

“Halif Birlikleri’nin görevi, tanrıçalara hizmet etmek; ve Labirent’i aşarak bu kapalı dünyadan bir diğer dünyaya açılan yolu bulmaktır. Biz, gücümüzü bu iş için kullanırız. Alt tarafı bağımsız bir araştırıcı olan sen, bize gelip de şahsi amaçların için gövde gösterisi yapabileceğini mi sanıyorsun?”
“Ö… öyleyse, ben de senin iznini filan almadan en derin katmanlara kadar…”
Birden, sakin bir ses işitildi: “Evet, evet, kusura bakmayın… ah, tam da tartışma üzerine gelmişiz galiba. Stephan’ın yanında duran Berthold’u yana ittirerek, iki yeni gölge öne çıktı. Bunlar, Labirent Yolu’ndaki hurda dükkanının sahibiyle ona çıraklık eden kızdı.
“Bay Yuuki? Tina da gelmiş!”
“Ne işin var burada?”
Stephan’ın sorusuna, Yuuki alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Ah, geçen gün incelemem istenen cisim elimizden alınıvermişti ya, hani? O olay biraz canımı sıktı da, ben de kendi kendime; ‘bu işin peşini bırakmayalım’ dedim. Dosdoğru söylemek gerekirse, o ışınlanma aygıtının diğer ucunu sizden önce bulacağız.”

Stephan kaşlarını çattı. Ne diyordu şimdi bu herif?
“‘Halif Birlikleri’ de biliyordur herhalde. O taş anıt, muhtemelen derin katmanları üçüncü kata bağlayan bir ışınlanma cihazı. Eğer biri onu çalıştırabilirse, bu devrim niteliğinde bir başarı olur. Tabii, o kişi büyük bir ödül de kazanır.”
“………”
“Eee, zengin çocuğu Stephan bey? Sen demin ne demiştin? ‘Halif Birlikleri’, güçlerini tanrıçalara hizmet etmek ve Labirent’i aşmak için kullanır mı demiştin? Eğer böyle önemli bir görevi siz, Franca’dan önce tamamlayamazsanız bu Franca’nın sizden daha kuvvetli olduğunu göstermez mi?”
“Öyle bir ihtimal yok. Franca’nın aşağı katmanlara inecek kadar bile gücü yok, seviyesi dokuzunculuktan ibaret senin gibi birinin ona yardımı da dokunmaz.”
“Ah, demek benim seviyemi biliyormuşsunuz beyefendi.”
“Yüksek kademe eğitim programının en kötü öğrencisi olarak ün saldığın için, biliyorum.”
“Öyleyse bizimle rekabet etmekten kaçmana da gerek yok demektir. Bizimle yarışmaya var mısın?”
“Ortada yarış filan yok. Ben araştırıcıların araştırma yapmasını kısıtlama yetkisine sahip değilim, araştırmalarının meyvesini onlardan esirgemek gibi bir hakkım da yok. Olur da hedefe bizden önce varırsanız, bu başarınızı kabul ederim. Hepsi bu.”
“Bu kadarı yeterli. Yolunuzdan alıkoyduk, kusura bakmayın.”

Yuuki böyle söyledi ve kenara çekildi. Berthold, öfkeli bir tavırla ileri atılıp onu omuzundan yakaladı: “Kusura bakmayın, deyip kurtulacağını mı sandın hurdacı? Haddini bilmezlik edip istenmediğin yere geliyor, ayağımıza dolaşıyorsun. Son zamanlarda sana iyice gıcık kapmaya başladım, artık sinirlerimi iyice yerinden oynattın!”
“Berthold, onu kaale alma.” Stephan, Berthold’u bu sözle durdurup yürümeye devam etti.
“Ama patron…”
“Bu bir emirdi.”
“………”
Berthold damağını şaklatıp Yuuki’yi bıraktı. Ekip, aşağı kata inen basamaklara doğru ilerledi. Stephan, gözünün ucuyla Franca’yı görüyordu, kızın ona bir şeyler söylemek istediği belliydi. Stephan, kendini kızı düşünmemeye zorladı. Stephan için her şey, bu araştırma seferine bağlıydı: Gereksiz şeyleri kafa yoracak zamanı yoktu.

Basamaklardan inerken, yanı başında yürüyen Berthold alçak sesle konuştu: “Hey, Stephan… ben sana şükran duyuyorum. Beni ekibine ilave ettin, sayende hem kolum iyileşti hem de alnımdaki kara lekeyi temizlemek için elime bir fırsat geçti. Doğrusu, önceki ekibimdeki işe yaramaz heriflere kıyasla senin adamların çok iyi birer savaşçı. Fakat…” Sesini iyice alçalttı. “Sen kim oluyorsun da bana emir veriyorsun? Beni fazla gücendirmesen iyi edersin, çocuk. Benle güzel güzel geçinmek zorundasın, herhalde sen de farkındasındır bunun? Ha?”
“Bu sözlerini unutmayacağım.” diye cevap verdi Stephan.

*

Stephan ve ekibi gözden kaybolduğunda Yuuki derin bir oh çekti. “Lafımızı söyledik. Artık biz de yola koyulalım.”
“Yola koyulalım, derken? Bay Yuuki, acaba neden…”
“Hangi dağda kurt öldü de böyle bir şey yaptın yahu?”
“Bir takım durumlar çıktı da…” Yuuki, bu fazlaca kısa cevabı verip yürümeye başladı. “Başarı şansınızı yüksek buldum. O yüzden, ben de size takılmaya karar verdim. Yolda anlatırım.”
“Ama… şey, tehlikeli bir iş bu. Bay Yuuki için de, Tina için de.”
“Tek başına şu heriflerin peşinden gitmeye kalkışan birisi bize akıl öğretmeye kalkmasa keşke…” dedi Tina.
“Vallahi güzel söyledin.”
“A…” Franca cevap vermek için ağzını açsa da diyecek bir şey bulamadı. Sonra: “Başarı şansınız yüksek derken neyi kastettin?” diye sordu.
“Ben, o ışınlanma aygıtının öbür eşini nerede bulacağımızı biliyorum.”
Franca da, Alfredo da gözlerini iri iri açtılar.
“Şey, gerçekten mi? Yanlış anlama, şüphe ediyor değilim ama…”
“Boris amcanın bıraktığı defterlerde, o aygıt hakkında bilgiler vardı. O ihtiyar koftiden söylentilere, kulaktan dolma bilgiye değer vermezdi; yani yazdığı şeylere güvenebiliriz. Yalnız, aygıtın yerini bulana kadar bazı karışık işlemler yapmamız gerekecek. O işi biz hallederiz, siz de bizi koruyacaksınız.”
“A, ama…” Franca, yardım ister gibi Alfredo’ya baktı.
“Ne dersin, amca? Sence de, denemeye değer bir plan değil mi?”
“Hımmm… olur, neden olmasın?”
“Usta!” Franca, şaşkınlıkla bağırdı.

Franca, duygularını bir yatıştırabilecek miydi, yatıştıramayacak mıydı; bütün mesele buydu. Ellerindeki avantaj Stephan’ı alt etmeye yetsin yetmesin, kızın elinden gelen tüm çabayı göstermesi gerekliydi.

Yuuki’nin ve Tina’nın ‘korunacak kişiler’ olarak eşlik etmesinin, kızı serinkanlılığa teşvik etmek gibi bir etkisi olacaktı. Böylece, fevri ve başına buyruk hareketler yapması da önlenecekti. Herhalde, Alfredo da böyle düşünüyordu. Yuuki, adamın isabetli karar verme yeteneğini takdir etti.

“Öyleyse anlaştık. Yanımızda Tina olduğuna göre acele etmemize gerek yok. Anıtı bulmak için önce bazı ipuçlarını bulmamız gerekiyor. Bunlardan birine yaklaştığımızda haber veririm. Acele etmemize gerek yok.”

*

Bir – iki saat öncesi…
Yuuki ve Tina, seher vaktinde Labirent Yolu’ndaki dükkanlarına dönmüşlerdi. Tina, gözleri ışıl ışıl parıldayarak Yuuki’yi sorguya çekiyordu:

“Eh, Franca’ya büyük bir başarı kazandıracağız dedin ama, ne yapacağını anlatmadın, Efendi!”
“Sence ne yapmalıyım?”
“Ha? Hımm… ‘Halif Birlikleri’ bizi Cisimsiz Mahluklar ile karıştırdıkları için Tina’yı arıyorlar değil mi? Öyle ise, karşılarına cüppe giyip yüzümüzü gizleyerek çıksak da, Franca’nın bizi yere sermesine izin versek…”
“Bu hiç de doğal olmaz. Gövdesi hiç yara almadığı halde, neden yere yığılıverdi demezler mi?”
“Öyleyse… ölü taklidi yapsak?”
“Vücudunu incelemeye kalkışırlarsa ne yapacaksın? Ayrıca, savaş becerileri olan birini kandırmak zordur. İster keramet kullansın ister kılıç; savaşçı bir bakışta rakibinin gücünü ölçebilir. Çok güçlü olduğunu sandıkları bir Cisimsiz Mahluk, fazla sert olmayan bir saldırıyla devrilecek olurlarsa şüphelenirler.”
“Öyleyse… onu Labirent’in derinliklerine indirsek? Stephan’ın ekibinden daha derinlere. Elbette, Tina’nın yardımıyla.”
“O dediğini yapabilsek bile, yaptığımızı nasıl ispat edeceğiz? Birinci sınıf araştırıcılar olsak neyse, üçüncü ve dördüncü seviyeden ve dokuzuncu seviyeden üç kişinin, ufacık bir de çocuğun Labirent’te rekor kırdığına kim inanır?”
“Ummmm…” Tina sessizliğe gömüldü.

Dükkana geldiklerinde, Yuuki depoya yöneldi. Bir sürü Kutsal Emanet çıkarıp, aralarından birkaç tanesini seçti.
“Çözemedim. Ne yapacağız?” Yanıbaşında duran tanrıça, pes etmiş bir tavırla sordu.
Yuuki, Kutsal Emanetlerle uğraşmaya ara vermeksizin yanıtladı: “Önce, Franca’ya yardım etmeyi neden bu kadar çok istediğini duyalım.”
“Dedik ya. Tina bir tanrıça olduğu için. Şehirlileri, özellikle araştırıcıları korumak istememiz doğal... yok, bir dakika…” Bir an duraksadıktan sonra söze devam etti: “Bu sefer neden biraz farklı olabilir. Tanıdığımız bir insanın yüzünün kararması, omuzlarının düşmesi bizi üzüyor. Onun acı çektiğini görmek istemiyoruz. Franca… Tina’nın arkadaşı.”
“Yani ona yardım etmek için elinden geleni yapacaksın.”
Tina başını evet anlamında salladı.
“Öyleyse sana planı öğreteyim. Işınlanma cihazını bulacağız.”
“Şu üçüncü kattaki taş anıtı mı söylüyorsun? Ama o zaten…”
“Zaten bulundu ve birileri tarafından gasp edildi. Ancak ışınlanma anıtının bir eşinin olduğunu biliyoruz. İkincisi de bulunduğu zaman aygıtı çalıştırmak ve kullanmak mümkün hale gelecek, yani diğer anıtı keşfetmek çok büyük bir başarı olacak. Muhtemelen, ‘Halif Birliği’ de o anıtı arayacaktır. Halbuki sen, henüz keşfedilmemiş olan anıtın yerini aramadan da bilebilirsin.”
“A!”
“İşte o anıtı, Franca’ya bulduracağız. Bir de masal uyduracağız: Güya Boris amca bazı ipuçları bırakmış da, biz de o ipuçlarını takip ediyormuşuz. Böyle bir başarıyı, Stephan görmezden gelemez herhalde.”
“Haklısın! Harika! Harikasın, Efendi! Ah, ama…” Kızın güzel yüzü bulutlanıverdi. Evet, planın önünde aşılması gereken sorunlar vardı. “Tina, dünyaya geldiği odanın hangi katmanda olduğunu bilmiyor ki…”
“Eh, normalde araştırıcılar katları saya saya inerler; başka türlü Labirent’te arama yapılmaz. Neyse, senin hangi katta doğduğunu öğrenmenin bir yolu var. Gözlerini açtıktan sonra, bir araştırıcının yardım çığlığını duymuştun. O telaşlı duaya doğru, tanrıçalara has mucizevi gücünü kullanarak, göz açıp kapayana dek gitmiştin. Değil mi?”
“Hı–hı.”
“Daha önce de demiştin ya: Işınlanmak için önce hangi yöne doğru gideceğini ve mesafeyi öğrenmen gerek. Sen, dua eden o ses sayesinde hem ışınlanacağın doğrultuyu hem de aşacağın mesafeyi ölçebilmişsin.”
“Öyle.”
“Şimdi sorsam, o mesafe ne kadardı desem mesela, söyleyebilir misin?”
“Eeee…” Tina parmağıyla tavana, tam yukarıya işaret etti. “Yukarıya doğru, altmış ila yetmiş metre kadardı, diyebiliriz.”
“Labirent’te, her bir katmanın bir alttakinden kaç metre yukarıda durduğu ölçülmüştür. Labirent’in zemininden bir alttaki katmanın zeminine kadar, yaklaşık on beş metrelik mesafe vardır. Buradan yola çıkarak, senin doğduğun yerin Berthold’un ve ekibinin pusuya kurban gittiği yerden dört veya beş kat aşağıda olduğunu çıkarabiliriz.”
“Vaay!” dedi Tina yüksek sesle, gözlerini kocaman açarak.
“Alfredo amcanın dediği gibi, o ekibin ‘insan biçimli, yeni cins bir Cisimsiz Mahluk’ ile yani seninle karşılaştıkları yer, altmışıncı katmanda bir yerdi. Yani senin doğduğun oda muhtemelen altmış dördüncü veya altmış beşinci katmanda. Kesin bilemem tabii, her katman arasındaki mesafe farklıdır; bazen az, bazen çok.”
“Harikasın, Efendi!”
“Basit bir hesap yaptım sadece. Ayrıca, kutlamak için fazla aceleci ediyorsun. Bir sorunumuz daha var.”
“Öyle ya! Gideceğimiz yeri bilsek bile…”
“Evet, bilsek bile oraya gidemeyiz. Bir yöntem düşünmemiz gerekecek.”

Tina’nın doğum yeri, elit araştırıcılardan oluşan ekiplerin bile yok olduğu bir katmanda; hayır, daha da aşağılardaydı. Normal yollardan oraya erişemezlerdi.
“Baksana, ne soracağım. Yeteri kadar Kutsal Güç toplayabilirsen, oraya ışınlanmayı başarabilir misin?”
“Hayır. Gidilecek yeri gösteren bir işaret yoksa, imkansız.”

Işınlanmak için, önce gidilecek yönü ve mesafeyi bilmek gerekliydi. Daha önce Berthold’u kurtardığı zaman adamın duası; ve dükkanda, mucize gösterebildiğini göstermek için ışınlandığında ağaç dalına asılı bir Kutsal İnci’nin yaydığı Kutsal Güç, Tina’ya yol işareti olmuştu.
“Dualar, açıkça tanrıçalara yöneltilmiş sözlerdir; o yüzden o dua Tina’ya hemen ulaşmıştı. Kutsal İnciyi, önceden görmüş ve yaydığı Kutsal Gücün tadını hafızamıza kazımıştık. O yüzden, sen onu alıp götürdükten sonra bile Kutsal İncinin yerini sezebildik.”

Yani, birisi o derin katmandaki ‘Doğum Yeri’ne gidip oradan Tina’yı çağırmadıkça; veya ‘Doğum Yeri’ne Tina’nın aşinası olduğu bir Kutsal Emanet konulmadıkça, oraya ışınlanmak imkansızdı.
“Odadaki ışınlanma aygıtı çalıştırılmış olsaydı, Kutsal Gücünü hissetmek mümkün olurdu. Tina, aygıtı çalıştırmadan şehre gelmiş bulundu. O yüzden, odadaki anıtı bir yol işareti olarak kullanamayız.”
“Ben de öyle düşünmüştüm. Ne yapalım, başa gelen çekilir.”
“Pe, pes mi ediyorsun, Efendi?”
“Pes etmiyorum. Fakat, kullanmayı pek de istemediğim bir numarayı kullanmam gerekecek. Şuna bir bak, bakalım.”

Yuuki, depodaki eşyalar arasından ufak bir kutu çıkardı, kutuyu tutup Tina’ya gösterdi.
“Bu, geçen günkü Kutsal İnci deği mi? Tina’nın gücünü denemek için kullandığın?”
“Evet, gösterdiğim iki inci arasından daha kıymetli olanı. Bu dükkandaki yegane birinci sınıf Kutsal Emanet. Aslında bu, Franca’ya babasından miras kalan mallardan biri.”

Babasının borçlarını ödediği zaman rehin bıraktığı eşyalardan biriydi bu, bugüne dek vitrine çıkmadan depoda beklemişti. Değeri çok fazla olduğu için, Franca onu geri satın alamamıştı daha.

Yuuki, inciyi kutudan çıkardı. Şekli tam küresel değildi, ortası biraz daha şişkinceydi. Büyüklüğü, bir insanın baş parmağının yarısı kadardı.

“Bu, yol işareti olarak iş görür mü?”
“Bunun içindeki Kutsal Güç yeteri kadar fazla. Çok uzaktan bile hissedebiliriz bunu.”
“Öyleyse, birisinin bu inciyi Doğum Odası’na götürmesini sağlayacağız. Böylece, oraya ışınlanman mümkün olacak.”
“Olur. Olur da… kim taşıyacak ki bunu oraya?”

Yuuki, sırıtarak cevap verdi:
“Stephan’ın ekibi, tabii ki.”

{ 5 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan