Posted by : Unknown


Çan, öğleden sonra saat biri vurdu.
Stephan, hiçbir şeye aldırmaz bir tavırla, bakışlarını civarda gezdirdi. Birden, Jahar’ın yanında olmadığını fark etti.
“Nereye gitti bu adam?”
Burası Labirent değildi, şehrin ortasıydı. Stephan: Herhalde burada problem çıkaracak kadar enayi olamaz… diye düşünse de, bu iyimserliği çabucak boş çıktı.

Çok sayıda insanın bir ağızdan attığı bir çığlık… bakışlarını o tarafa çevirdi ve Jahar’ın, o çok sevdiği koskoca kılıcı çekmiş halde, bir kalabalığın ortasına daldığını gördü. Kılıç havayı yararken, ta Stephan’ın kulağına kadar gelen, inanılmaz bir ses çıkardı. Havaya bir toz bulutu yükseldi.

Tozlar dağıldığında; Stephan kılıcını yeni savurmuş Jahar’ı; ve gözlerinden ateş saçarak adamı süzen minyon bir kızı gördü.
“Ho–hooo! İnsan biraz olsun yüzünü geri çeker hiç değilse, küçük hanım! Hakikaten çok cesursun. Neydi senin adın, Tina mıydı?”
“Ne yaptığını sanıyorsun, sen?”
“Yok bir şey yahu, bir merhabalaşalım dedim. Ben yürekli insanları çok severim de. Berthold denen salağa bulaştığın dakikadan beri seni biraz merak ediyordum, o yüzden…”

Ağır ağır, kelimeleri sündüre sündüre bir konuşması vardı. Kızın yüzüne, Jahar’ın konuşma tarzından tiksinmiş gibi bir ifade yerleşti. Stephan o sırada hatırladı: O hurdacının yanında gezen kızdı bu:
“Kentte kılıç çekilmez, Jahar. Haydi, dönüyoruz.”
“Oldu patron.” dedi Jahar, Stephan’a itiraz etmeksizin.
“Bek…”
“Bekle lütfen!” Tina tam bir şey diyecekken, ikinci bir kişi Stephan’a seslenerek kızın sözünü kesti. Bu, Stephan’ın iyi tanıdığı bir sesti. Deminden beri onu görmezden gelmek, varlığının farkına bile varmamak için çaba göstermişti ya; bu sefer de beriki kendiliğinden Stephan’ın karşısına çıkmıştı.

Sesin sahibi, yavaş adımlarla yaklaştı, Stephan ile Jahar’ın yolunun üstünde durdu.
“Senin adamın, benim arkadaşıma zarar vermeye çalıştıktan sonra bir özür olsun dilemeyecek misin?”
“Zarar marar vermedim, o yüzden bir sıkıntı yok…”
Franca, böyle söyleyen Jahar’ı görmezden geldi ve bakışlarını Stephan’ın üstüne dikti.
“Kimse yaralanmadığı için, özrün de lüzumsuz olduğuna karar verdim. Yolumuzdan çekil.”
“Çekilmeyeceğim.” dedi Franca, normal konuşmasına hiç benzemeyen sert bir ses ile.  “Hazır yeri gelmişken sana bir şey daha soracağım. Bu Berthold denen adamı ekibe katmak senin fikrin miydi?”
“………”
Franca, Stephan’ın sessizliğinin ne manaya geldiğini anlayarak sordu: “Neden?”
Stephan bu kez yanıt verdi: “Öyle icap ettiği için.”
Franca’nın yüzü burkuldu, gözyaşlarına engel olmaya çalışıyordu. Öfke ve üzüntüyle dolu gözlerle Stephan’a baktı ve şöyle dedi:
“Seninle aramıza soğukluk girmesi kaçınılmazdı. Farklı dünyalarda yaşıyorduk. Şimdiye dek, ileriye bakarak yaşamaya ve sana karşı hınç beslememeye, kin gütmemeye çalıştım. Ama böyle bir şeyi neden yaptığını çözemiyorum.”
“………”
“Neden o adamı yoldaş olarak kabul ettin? Hem de sen! Nasıl olur da onu, hayatını emanet edeceğin bir üye olarak ekibine buyur edersin?” Franca yavaşça, tane tane konuşuyordu ama sesi sertti: “Yoksa düşündüğüm gibi, o adam babamı öldürdüğünde sen de onunla beraber miydin? Ağabey…”
“Kimse onun ölümü hakkında bir suç duyurusunda bulunmadı. Durum böyle oldukça, bu konu hakkında tek söz bile söyleyemem.”
“Suçlama hakkına sahip olan kişi, ekip lideri olan babamdı! Bir ölü nasıl mahkemeye başvursun! Ağabey… sen neden hiçbir şey yapmadın? O senin öğretmenindi, sana hep çok sıcak davranırdı, buna rağmen onun başına gelenleri hiç umursamadın mı?”
Stephan, buna cevaben sadece tek bir cümle konuştu:
“Kesin ölüm nedeni ne olursa olsun, bir insanın Labirent’te can vermesinin asıl sebebi zayıflıktır… hepsi bu kadar.”

Bu cümleyi en ufak bir duygu bile içermeyen bir sesle söyleyen Stephan, nutku tutulan Franca’nın yanından geçip gitti.

*


“Ah, geldi geldi. Bay Yuuki, buradayız.” Franca, Labirent’in girişindeki demir kapının önünde neşeyle el salladı.

Yuuki, Talim Okulu’nun verdiği getir götür işlerinden birini bitirmiş dönüyordu ki, öğretmenlerden biri ona Alfredo’dan bir mesaj iletmişti. Yuuki dükkana gitmiş, orada can sıkıntısından patlamak üzereymiş gibi beklemekte olan Tina’yı da yanına katmış, ve buraya gelmişti.
“İkiniz de kusura bakmayın, sizi ayağıma çağırmış oldum.” dedi Alfredo.
“Ne de olsa iş. Karşılığında para alabileceksem şikayet etmem. Eee, iş neymiş bakalım? Senin beni öyle durup dururken çağırtmazsın, amca.”
“Labirent’te bulduğumuz bir şey var da, incelemeni isteyecektim.”
“İyi, öyleyse onu dükkana getir de, hemen…”
“Yok, o imkansız işte. Taşınabilecek bir şey değil pek…”
“Taşınabilecek bir şey değil mi? Nasıl yani…”
“Açıklaması uzun sürer, gözünle görsen daha iyi. Bizimle içeriye gelmez misin? Zahmetine karşılık para öderim. Yeri, üçüncü katmanda… tam olarak neresiydi?”
“İkinci katmana çıkan basamaklara yakın bir yer.” dedi Franca, haritaya bakarak. “İkinizin de oraya kadar gelmenizi rica edeceğiz. Elbette, Labirent içinde biz de size eşlik edip sizi koruyacağız. O yüzden endişelenmenize gerek yok.”

Beraber yürürken, Franca Tina’ya: “Dün yaşananlar için özür dilerim. Sonra bir gün belirleyip gene gideriz, olur mu?” dedi.
“Senin üzülmene gerek yok. Suç tamamen onlara ait.” dedi Tina, asabi bir sesle. Yuuki’nin duyduğu kadarıyla, dün bir tatsız olay meydana gelmiş ve ikisinin kukla seyretmesine engel olmuştu. ‘Göklerin Halifleri’nden o Jahar denilen adam Tina’ya kılıç çekmiş, tehditkar hareketlerde bulunmuştu. Meydanda izdiham çıkmış, kukla tiyatrosunun gündüz matinesi iptal edilmişti.

Eve burnundan soluyarak dönen Tina’dan işittiğine göre, suç tümüyle karşı taraftaydı. Gene de Yuuki, keşke ben de onlarla gitseydim diye çok hayıflanmıştı.

Franca ve Stephan, aralarından her an fırtına kopacakmış gibi bir tavırla şeyler konuşmuşlardı, bundan sonra Franca: “Kendimi iyi hissetmiyorum. O yüzden ben eve döneceğim.” deyip Tina’yı bir başına bırakıvermişti.
“Kendini zorlamasan da dinlensen daha iyi olmaz mıydı, Franca?”
“İ– iyiyim. Seni de korkuttum, özür dilerim. Bir şeyim kalmadı. Bak!” Franca olduğu yerde dans eder gibi bir tur döndü.
“Sırf sığ katmanlardayız diye disiplinsizlik etme. Koruduğumuz insanlar var burada.” diye ikaz etti Alfredo.

Yuuki, Franca’nın tedirginliğini hissetti. Fazla neşeliydi, sanki kendini mutlu kız rolü kesmeye zorluyordu. Yoksa bana mı öyle geliyor? diye düşündü Yuuki.

Bir müddet yürüyüp, herhangi bir Cisimsiz Mahluk saldırmaksızın üçüncü katmana ulaştılar.
“Eh, neyi göstereceksiniz bakalım?”
“Bunu, bu taş… anıtı, mı demeli?” Alfredo’nun parmağıyle gösterdiği şey, duvarın bitişiğindeki ince uzun bir kayaydı. Yüksekliği yetişkin bir insanın boyu kadardı. On yıllardır, yüz yıllardır burada yatıyordu; her yeri yosun kaplanmıştı. Biçimi sahiden bir anıtı andırsa da, görünürde kayaya kazınmış herhangi bir kitabe filan yoktu.

“Bir şey fark ettim.” dedi Franca, elini kaldırarak. “Şurasına dokunmayı deneyin lütfen.”
Yuuki, söyleneni yaparak elini değdirdiğinde, gözleri şaşkınlıkla açıldı: Taşın soğukluğunu duyumsamayı beklerken, ılık bir yüzeyle karşılaşmıştı. İlaveten, taşın hafifçe titreştiğini hissetmişti.
“Neyin nesi bu?”
“Tuhaf, değil mi? Bunun ne olduğunu açıklayan bir bilgi, geleneklerimizde yok mu? Sana sorarsak bilirsin diye düşünmüştüm ama…”
“Hımm, şimdilik aklıma, pek bir şey gelmiyor… biraz incelememe izin verir misin?”
“Lütfen, buyur…” Alfredo kenara çekildi.
“İnsanın kalbi güm güm ediyor, değil mi, böyle bir şey olunca? Yeni bir şey keşfedince.”
“Öyle, yeni bir keşif yapanlara en azından bir miktar zahmet akçesi ödüyorlar.”

Birisi Labirent’te yeni bir mekanizma veya aygıt bulunca, Kilise ona bir miktar para öderdi. Bu, faydalı bilgileri insanlar kendilerine saklamayıp paylaşsın, böylece Labirent araştırmalarının ilerlemesine katkı sağlansın diyeydi.

Tabii Kilise’ye bilgi vermeden önce bunun nasıl bir cisim olduğunu araştırmak lazımdı. Yuuki, Tina’yı yanına çağırdı. Taş anıtın yanıbaşına, tek dizini yere koyarak çömeldi. Alfredo’ya, ‘anıtı biraz kurcalayacağım ama ne olacak bilemem’ demiş; onu anıttan biraz öteye göndermişti. Tina’ya alçak sesle fısıldadı:
“Bu taşta bir Kutsal Güç hissediyor musun?”
Tina, başıyla evetledi. “Hı–hı. Oldukça büyük bir güç. Lakin…” Tina boynunu yana eğdi. “Daha önce buraya geldiğimizde, böyle bir şey hissetmemiştik.”
“Daha önce mi?”
“Efendi’yle Labirent’e gelmiştik ya hani. Şu küstah ‘Halif Birlikleri’nin olay çıkardığı gün.”
“Haa…” diye baş salladı Yuuki. Kız, birkaç gün evvel şifalı ot toplamaya gelmelerinden söz ediyordu. Tina, Stephan’ların kavgasına karışınca sonunda yumruklanan Yuuki olmuştu.
“Üff, o adamların zorbalığını hatırlayınca içim bulanıyor…”
“Onu boşver de şu taş abideden bahset biraz.”
“Doğru ya. Ah, hatırlıyorum ben bunu. Tina burada dinlenmişti.” Öyleydi. Burası, Tina bitkin düştüğünde mola verdikleri yerdi. “Ve, Tina’nın oturduğu yer de, herhalde şurasıydı.” Narin parmağıyla, taş anıtın yanıbaşını gösterdi. “Tuhaf şey. Bu kadar yakınımızda Kutsal Güç olsaydı kesinkes hissederdik.”
“Dalgınlık edip görmemiş olman ihtimali var mı?”
“Efendi, kulağının bir metre yanında çalınan bir çanın sesini, duymaman ihtimali var mı? Bu taşın Kutsal Gücü bize adeta havlıyor şu anda. Hissetmek istemesek bile hissederdik bunu.”
“O halde… son zamanlarda, bizim buraya uğramamızdan sonra mı ortaya çıktı?” Sığ katmanlarda, Tina gibi Kutsal Güç hissetme yeteneği olmasa bile birileri böyle bir anıtı mutlaka farkederdi. “Ayrıca, neyin nesi oluyor bu taş? Kutsal Güç barındıran her şeyin, kesinlikle bir işlevi vardır. Sence bu ne işe yarıyor olabilir, Tina?”
“Hımm… sanki hatırlayacak gibiyim, ama…” Tanrıça, yüzünde çok ciddi bir ifadeyle düşünceye daldı. “Bunun içindeki Kutsal Güç, tek yöne doğru akıyormuş gibi geliyor. Güç, yerin derinliklerinden kaynayıp bu taşa ulaşıyormuş gibi…”
“Ulaşıyormuş gibi…” Bu sözü duyar duymaz, Yuuki’nin aklında bir şimşek çakmıştı. “Tina!”
“Ne, ne oldu Efendi?”
“İyice düşün lütfen. Sen, buraya daha önce geldiğinde bu taşa dokundun mu?”
“Eee, hımm…” Tina bir şeyler mırıldanarak taş anıtın etrafında dolandı, sonra yere çömeldi. “Doğru ya. Tina buraya oturmuştu. Efendi ‘gidiyoruz’ deyince, o telaşla şöyle kalkarken böyle… A!”
Tina’nın sol eli, istemsizce taş anıtın üzerine yaslanmıştı.
“Demek böyle olmuş. Taşı sen harekete geçirmişsin. Hatırlayabiliyor musun? Senin doğduğun odada, ya da onun civarında da buna benzer bir nesne vardı bence.”
“A, ah! Evet!” Tina yumruk yaptığı elini öbür elinin avucuna vurdu. “Tina’nın doğduğu odada, hemen duvarın yanıbaşındaydı! Demek öyle, demek o yüzden bize tanıdık geliyordu bu taş.”
“Bu taş muhtemelen bir tür ışınlanma aygıtı. Bu ve ikizi, sen doğduktan sonra kentin yakınlarına çabucak gelebilesin diye yerleştirilmiş olmalılar. Taşın içindeki Kutsal Gücü biraz daha derinlemesine inceleyebilir misin?”
“Olur, hallederiz!”
Hevesle başını salladıktan sonra, Tina ellerini taş anıtın üstüne koydu. “Aşağılardan yukarıya çok büyük bir akım var. Güç, bu taşa vardıktan sonra, dağılıp yavaşça tekrar aşağıya dönüyor. Ama aşağıya gelişigüzel iniyor, aşağı inerken belli bir hedefe doğru akmıyor. Ah, anıt kendisi hakkında bilgi veriyor: Bu, ışınlanma aygıtının çıkış istasyonu. Çalıştırılması için, uygun kişinin dokunması gerekli. İsteğe göre, bir seferde birkaç kişiyi birden ışınlayabiliyor, ya da belli bir yarıçap içindeki herkesi.”
“Her iki istasyon da çalışacak olursa, alt katmanlardan buraya, üçüncü katmana dek gelmek mümkün olacak yani. Kutsal Güç senin dediğin şekilde akıyorsa, burası tek taraflı bir yolculuğun bitiş noktası. Şu anda hiçbir işimize yaramıyor.”
“Çünkü Tina’nın aşağı kadar gidip, aşağıdaki taşı çalıştırması gerekiyor, öyle değil mi?”
“Galiba öyle. Aygıtın asıl önemli parçası senin doğduğun odadaki anıt. O çalışırsa, bu ikinci anıt da otomatik olarak işlemeye başlayacak, gibi bir olay işte. O sayede oradan buraya, kentin yakınına göz açıp kapayana dek gelebileceksin.”
“…öyleyse, Tina kestirme dururken çooooook daha uzun yoldan gelmiş.”
“Muhtemelen.”

Doğar doğmaz bir Silahşor çağırıp, ışınlanma mekanizmasıyla kısa yoldan kente çıkmak. Bu, Tina’nın normalde izlemesi gereken yoldu. Oysa Tina, Berthold’u kurtarmakla Yuuki tarafından bulunmak arasında, döne dolaşa bir sürü taban tepmişti. Gerçi, bu onun kabahati sayılmazdı.

“Labirent’te yolunu bir kez kaybeden, yolunu bir daha bulamaz… kelimenin tam anlamıyla yorgunluktan tükenene dek. Her neyse, boş verelim bunları. Tanrıçalar geçmişte kalmış şeylere dönüp bakmazlar.”
“Tanrıçalıkla alakası yok, senin şahsiyetin öyle bir kere.”
“Övgülerini kabul ediyoruz.”
Tam: “Neden öyle dedin ki şimdi…” diye cevap verecekken, Yuuki’nin gözü taş anıtın bir parçasına takıldı. “Bu da ne?”

Taşın dibine yakın bir yere, bir şeyler kazınmıştı. İzler, bir hançerle kazınmışa benziyordu  ve daha tazeydi. İyice bakınca… ‘Göklerin Halifleri’nin arması değil miydi bu?

“Eee, bir şeyler öğrenebildin mi bakalım?” diye, az öteden seslendi Alfredo.
“Evet, işimiz bitti. Artık gelebilirsiniz.”
Geldiklerinde, Yuuki onlara bu taşın bir ışınlama aygıtının parçası olduğunu, ama tek başına bir işe yaramadığını açıkladı:
“Daha derin bir katmanda, bunun bir eşi olacak. Hal böyleyken, bizim bir işimize yaramaz bu.”
“Biraz yazık oldu doğrusu.” dedi Franca acı bir gülümsemeyle.
“Mesela Kilise bu taşı inceleme altına alabilir, o zaman bir keşif ödülü de öderler sanırım. Bu arada, amca, şu şeyi siz mi kazıdınız?”

Taş abideye kazınmış izleri gösterdi. Alfredo kaşlarını çattı.
“Böyle çirkin bir şeyi ne yaparım, ne yapılmasına izin veririm.”

İncelenmesi bitmemiş ‘Bilinmeyen Nesne’lere el sürmemeye gayret etmek, bir gelenekti. Cisim zarar görebilir, değerini yitirebilirdi; veya dokunulunca hiç beklenmedik bir tepki verebilirdi.

“Bu taşın özel bir taş olduğunun farkına vardığımızda, bu izler yoktu. Yukarı tarafa giden araştırıcılardan birini tutup ondan, Yuuki’ye mesaj iletmesini rica ettim; taşı biraz inceledikten sonra, sizi Labirent’in girişinden almak için yukarıya çıktım. Yoksa…”
Alfredo bir şeyi farketmiş gibi surat buruşturdu. Tam o sırada, çok sayıda ayak sesi; ardından da soğuk bir erkek sesi işitildi.
“Oradan çekilin bakalım. Burası artık bizim denetimimiz altında.”
Stephan, ifadesiz bir suratla Yuuki’yi ve yanındakileri süzdü. Yanında, Berhold ve normal ekibinin diğer üyeleri ile beraber; birkaç araştırıcı daha vardı.
“………” Franca’nın yüzü, buz gibi bir ifadesizliğe bürünmüştü.
“Bunu biz sizden önce bulduk.” diye, sakin bir sesle itiraz etti Alfredo. “Labirent’te, bir nesne üzerinde hak sahibi olan, o nesneyi ilk bulandır.”
“Ne yazık ki, Bay Alfredo, onu ilk bulanlar siz değilsiniz, biziz.” diye cevap verdi Berthold. Adamın yüzünü, insanı hasta eden bir gülümseme kaplamıştı.

Yuuki damağını şaklattı. Durum açıkça ortadaydı.

“Ah, tam tahmin ettiğim gibi. Fareler…” diye söylendi Alfredo. Gözlerini, Stephan’ın ve ekibinin ardında duran, ekipmanı gayet fukara işi araştırıcılara dikti. Garibanlar, ürkerek birer adım geri çekildiler.

‘Fareler’ diye, başkalarının kazanıp da taşımaya değer bulmadığı ufak tefek ganimetlere konan, başkalarının başarılarından bir kıymık olsun nasiplenmeye çalışan, bunu bir nevi uzmanlık haline getirmiş düşük seviyeli araştırmacılara takılan argo isimdi. Ufak bir parayla tutulur, patronları adına başka araştırıcıların ne yapıp ettiğini gizlice seyreder, onların önüne engel çıkarırlardı. Alfredo ve Franca’nın peşinden gelmiş, taş anıtta bir fevkaladelik olduğunu anlamış, ikisi buradan ayrılınca da taşa bir amblem kazıyıp patronlarına haber yetiştirmişlerdi.

“Kusura bakma. Taşa işlenmiş olan amblem güzel bir kanıt, değil mi? İyi çocuk olun da çekip gidin artık buradan.” Berthold, zafer kazanmış adam tavırlarına bürünmüştü.
“Ne kadar despotça!” Tina, hiddetle bağırarak öne çıktı. Durdurmaya fırsat kalmadan, kız yeni gelenlerle atışmaya başlamıştı. “Sizlerin ne gibi bir hakla…”
“Ah, bu öfkeli yüzünüzü tekrar görmek ne güzel, küçük hanım!” dedi Jahar, çarpık bir sırıtmayla. O böyle söyleyince, Tina söyleyeceği sözleri yutup biraz geri çekildi. Bu adamdan rahatsız olduğu açıktı. Yuuki kızı ardına aldı, konuşmadan önce ciğerlerine derin bir soluk çekti.
“Bizi böyle korkutmasanız iyi olur. Bizler, sipariş üzerine araştırma yapmaya gelmiş hurdacılarız sadece.”
“Duydum, duydum. Işınlanma aygıtı mıymış neymiş. Sayende bizim zahmet etmemize gerek kalmadı.” Berthold alaycı alaycı güldü. Araştırmayı bu herif için yapmamışlardı tabii, ama neticede sanki Berthold’a çalışmışlar gibi olmuştu. “Anıtı daha fazla kurcalamanızı istemiyoruz. Ağzınızı kapatıp gidin artık.”
“İyi de, o zaman bedavaya çalışmış olmuyor muyum? En azından…”
O anda, Yuuki’nin sol kulağından kan fışkırdı.
“Efendi!”
“Bay Yuuki!”
İki kızın attığı çığlıklar birbirine karıştı. Berthold, yanından ayırmadığı yatağanını çekip sallamıştı: “Sana ağzını kapat demedik mi? Öğretileni öğrenemeyen köpeği öldürürler.”
Bu adama laf dinletmek mümkün değildi. Yuuki iç çekip vazgeçti.
“Vay, zayıf gördüğün köpeğe de sert çıkabiliyormuşsun demek ki... uyuz it seni.”
“Bu heriften önce seni öldürmemi ister misin, Jahar?”
“Kesin şunu.” Stephan alçak sesle söylediği tek sözle ikisini de susturdu, bakışlarını Alfredo’ya çevirdi. “Her ne olursa olsun, bu tür bir aygıt keşfedildiğinde önce mühürlenip emniyete alınır, sonra detaylı bir incelemeye tâbi tutulur. O da sizin gibi bağımsız araştırıcıların kapasitesini aşar. Güç sahibi olan biz ‘Halif Birlikleri’ne düşen bir iştir. Lütfen şehre geri dönün.”

Söyledikleri gerçekti, bu her ne kadar mide bulandırıcı bir gerçek olsa da. Keşif sahibi olsalar bile, Alfredo ve yanındakiler öyle işleri pürüzsüzce halledemezdiler. Böyle durumlarda Kilise, mecburen ‘Halif Birlikleri’ni bilgilendirir ve inceleme işini onlara devrederdi. Yani, bütün mesele bu şeyi ilk keşfeden kişiler olmanın şerefini ve ödüllerini almakta ısrar edip etmeyecekleriydi…

Alfredo şöyle dedi: “Eh, birinin keşfimizi bizden çalabileceğini göz önünde bulundurmam gerekirdi. Hata bende…” Hıh, diye küçümseyen bir ses çıkardı. “Bu seferlik geri çekilelim. Kavga etsek de yararı olmaz.”
“Teşekkür ederim.” Fakat Stephan’ın sesinde şükran tınısı yoktu. Sakin kafayla düşünülünce, sonucun böyle olması kaçınılmazdı. ‘Göklerin Halifleri’ ile tekme tokat kavga etseler de ellerine bir şey geçmezdi. Hoşnutsuzca somurtan Tina’yı kolunun altına alan Yuuki, topuğunun üstünde dönüp yürümeye başlayacaktı…
…ki, bir ses şöyle dedi:
“Güç, öyle mi?” Konuşan Franca’ydı. “Sen, bu sözcüğü çok seviyorsun. Güç, senin gözünde bu kadar mı önemli, Bay Stephan?”

Yuuki nefesini tuttu. Aralarında kavgadan en çok nefret eden kişi, şimdi sert ve düşmanca bir tavırla Stephan’a meydan okuyordu. Stephan kaşlarını çattı. Bu kadarcık da olsa bu adamın yüzünde bir ifadenin belirmesi, çok ama çok nadir bir vakaydı.
“Burada güç her şeydir. Bunu sana daha önce de söylemiştim.”
“Eğer seni mağlup edebilirsem, lütfedip de bu saçma sapan fikrini değiştirir misin acaba?”
“Eğer beni yenebilirsen, bu yalnızca benim zayıf olduğum manasına gelir. Güç elde etme isteğimde herhangi bir değişiklik olmaz. Ancak, beni yenmek senin için imkansız.”
“İmkansız mı, onu deneyip görmek gere…”
“Sana bir şey öğreteyim.” Stephan, sertçe Franca’nın sözünü kesti. “Yarın, ekibim altmışıncı katmana, sonra da daha da ileriye, araştırma yapmaya gidecek. Senin yüzleşmeyi başaramayacağın kadar derin bölgelerde, ben varım. Çapını, haddini bilsen iyi olur.”
“………”
Franca, Stephan’ı kindar gözlerle süzse de söylediklerine karşı çıkmadı.
“Konu araştırıcılık olduğun sürece, sen benden aşağıdasın. Eğer benimle kıyaslanınca çıkan sonucu beğenmiyorsan, bu mesleği hemen bıraksan iyi edersin.”

*

“Hiç rahat edemedim burada.”
“Öyle deme. Ye haydi, ye.” Meyhanenin bir köşesine oturmuşlardı. Önlerinde koca koca tabaklarda yemekler diziliydi.
“Ooo, bu çöp şiş çok lezzetli, Efendi! Evde yediğimiz şeylerden çok daha iyi!” Çekingenlikten nasibini almamış Tina, yemekleri hapur hupur götürmeye başlamıştı bile. Daha demin öfkeyle, Stephan’ların aleyhine atıp tutsa da şimdi keyfi yerindeydi.

Bunun bir önemi yoktu tabii; ama Yuuki, bu kadar da adab–ı muaşeret bilmeyen tanrıça mı olur, diye düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Kıza biraz terbiye öğretmesi gerekecekti.

“Hesabı düşünmeden yiyin. Hepsini ben ısmarlıyorum.”
“Birisi bir şey ısmarlayınca, ardından ne gelecek diye düşünmek beni korkutur. Ismarlanan şeyin karşılığında ne talep edilecek, zararım ne olacak der endişelenirim. Tüccarlar böyledir.”
“Bugün bizim yüzümüzden, para almadan bir sürü taban teptiniz. Bu ısmarlamayı, bir özür olarak kabul edebilirsin.”
“Çok teşekkür ederim, ama Franca’yı dışlamasan daha iyi olurdu.” Yuuki ve Tina yorgun argın dükkanlarına döndükten sonra Alfredo tek başına gelmiş, onları akşam yemeğine çağırmıştı. Adamın tek başına gelmesi bir tesadüf değildi herhalde.

Alfredo biraz düşündü; sonra, birdenbire şu soruyu sordu:
“Yuuki, sen ‘intikam’ denen şey hakkında ne düşünürsün?”
Yuuki, kaşlarını çatıp Alfredo’nun ifadesini tahlil etti. Adamın yüzünde, o her zamanki safça ifade vardı. Ne düşündüğünü anlamak mümkün değildi.
“Damdan düşer gibi nasıl bir soru sordun öyle, amca? Birini öldürmeye mi niyetlisin?”
“Hımm… farz edelim ki benim bir akrabam öldürüldü de, ben de intikam almaya karar verdim. Beni durdurur muydun?”
“Durdurmam. Yakınındaki insanlara zarar vermediğin sürece, ne istersen yapabilir, istersen hapse de girebilirsin bence. Ama bir müşteri kaybetmek ve satışlarımın bir müşterilik kayba uğraması, beni üzer.”
“Tam sana yakışan bir cevap.” diye güldü Alfredo. “Fakat ben cidden sormuştum. Pekala, dosdoğru soruyorum, senin değer yargılarını öğrenmek için: Tanıdığın birisi intikam almaya niyetlenirse, ne düşünürsün?”
“…Öldürme isteği ve nefret duygusu, kişinin kendisine aittir ve o hisleri kalpten silmek de, onları dizginlemek de sadece kişinin kendisinin başarabileceği işlerdir. İntikama niyetli kişiyi durdurmak istesem bile, durdurabilir miyim bilmem.”

Alfredo, hımlayarak başını salladı, kafasını kaşıdı. Söze devam etti:

“Bu arada, sence Franca çok sevimli bir kız değil mi? Karakteri de iyi, üstelik çok güzel yemek yapıyor. Öyle bir kızı seven bir erkek mutlaka mutlu olur.”
“Bu muhabbeti nereye götüreceğini merak ediyorum.”
“Kalp, kişinin kendine ait olsa da, onu etkileyecek güce sahip insanlarla bir araya geldiğinde değişebilir, diyorum.”
Yuuki duraksadı. “İntikam almayı planlayan kişi, Franca mı?”
“İntikam almaya kararlı mı, henüz bilemiyorum. Ama… evet, Franca’dan bahsediyorum.” Böyle söyledi ve meyve suyundan bir yudum aldı. ‘Bu sofrada içki içilmeyecek’, diye daha yemek başlamadan beyan etmişti. “Herkese, kızcağızın babasının Labirent’teki bir kazada öldüğü kabul ettirildi. Aslında, öldürüldüğü rivayet ediliyor.”

Labirent’te olan olaylara, kentin asayişini koruyan Beş Kutsal Kilise hiç karışmazdı. Labirent’te hayatını kaybeden araştırıcılar arasında, cinayete kurban gidip de ölümüne kaza süsü, ya da Cisimsiz Mahluk saldırısı süsü verilenler vardı.

“Katil kim?”
“Belirsiz. En azından, ortada kesin delil yok. Fakat o ‘kaza’nın yaşandığı gün, merhumun ekibinde, Stephan ve Berthold da varmış.”

Yuuki, kayıtsız suratlı mızrak ustası ile yüzünden kötülük akan eğri kılıçlı adamı gözünün önüne getirdi. Her ikisi de, karıncayı incitmez denecek iyi yürekli insanlar değillerdi şüphesiz.

“Berthold’un şöhreti, o zamanlar da kötüydü. Kılıç kullanma yeteneği fena olmasa da, başkalarının kazandığı Kutsal Emanetleri aşıran, diğer ekiplere engel olan, yükselmek için her yolu mübah sayan bir adam. Bugünkü ‘Fareler’ de, herhalde onun fikri olsa gerek. Adam kente de, Labirent’e de kök salmış adeta. Normalde, bizler göz hapsinde tutmaya değecek kişiler değiliz. Taş abideyi keşfetmemiz hadisesi bir tesadüftü.”
“Adam hakkında epeyce bilgin var.”
“Ne diye gizleyeyim? Ben de o zamanlar ‘Göklerin Halifleri’ndeydim.” Gülümsemeye çalışsa da başaramadı. Söze devam etti: “Ama bazı olaylardan sonra, onlara yoldaşlık edemez oldum. Birlikten çıktım. Henüz birliğe kayıtlı iken, Franca’nın babasının bana çok iyilikleri dokunmuştu. Bugün araştırıcı eğitiyorsam, rahmetliyi kendime örnek aldığım içindir.”
“Franca’ya, baban kazada öldü dememişler miydi? Nasıl olduysa, olayın bir cinayet olduğunu; ve failinin kimler olabileceğini öğrendi mi diyorsun?”
“Herhalde. Belki yeni öğrenmiştir, belki öğrenmesinden bu yana biraz zaman geçmiştir. Orasını bilemem. Ama, bu aralar halinde giderek tuhaflaştı kızın. Bugün, Stephan’a sanki saldıracak gibi konuştu, mesela. Son zamanlarda araları hiç iyi değil, ikisinin.”
“Bir dakika. Yani ikisi eskiden ahbap mıydılar?”
“Kardeşler, be. Haberin yok mu?”

Yanaklarını, çöp şişten aldığı tavuk eti lokmalarıyla şişirmiş Tina lafa karıştı: “Franca, dün o adama ağabey demişti. Ama sesi de tavrı da çok kötüydü.”
“Öyle. Stephan, Franca’nın anne bir, baba ayrı kardeşi. Franca’dan büyük, Stephan’dan küçük bir kardeşleri daha olacak. Anneleri, Klose ailesinin odalıklarından biriymiş, sonra da Franca’nın babası ile evlenmiş. Uzun yıllar önce hastalanıp öldü, ne var ki.”
“Vay arkadaş…”
“Stephan, Klose ailesinin meskeninde yetiştirilse de, rahmetli annesi henüz sağ iken ara sıra onunla görüşmeye gidermiş. Franca ile görüşürlermiş yani. O günlerde, alelade iki kardeş gibi, birbirlerini severlermiş.”
“Ama artık kedi köpek gibi kavga edecek hale gelmişler.”
“O yüzden kızda bir tuhaflık olduğunu anladım ya zaten. Daha önce, senin dükkanında Stephan ile karşılaştığında o kadar kötü davranmamıştı. Talim Okulu’nda da birbirlerini görüp duruyorlar, kavga ettiklerini hiç duymadım. Aralarında, öyle boynuz tokuşturan hayvanlar gibi didişmelerine neden olacak bir olay yaşanmadı. Franca uzun süredir Stephan’dan tedirgin oluyordu belki, ama neden sadece bugün öyle saldırgan bir tavır takındı ki?”

Haklıydı. Kızın davranışı, sorgulamayı bile gereksiz kılan kesin bir delildi.

“Immm…” Yuuki’nin kafasında düşünceler birbirini kovaladı. “Babasının öldürülmesi ile Stephan’ın ilgisinin bulunduğunu gösteren bir ipucu bulmuş olmasın, son zamanlarda?”
“Evet, Stephan çok kuşku uyandırıyor. Franca’nın babası ‘kazada öldüğü’ gün, o da oradaymış. Amunis mızrağının önceki sahibi de Franca’nın babasıymış.” O mızrak, Stephan’ın kullandığı ejderdişi taşı silahıydı. “Mızrak, ‘Göklerin Halifleri’nin ortak malıymış, Tanrıça onu kimin kullanacağını belirler, mızrak böylece kuşaktan kuşağa sahip değiştirirmiş.”
“Öyleyse, bir sahibi ölünce mızrağın sonraki sahibinin kim olduğunu bulmak için adaylar belirlemişlerdir. Elbette, en güçlü aday da Stephan olmuştur.”
“Aynen. Yani, adamın cinayet işlemek için motivasyonu vardı. Tabii bu bir delil sayılmaz. Ama Franca’nın duyguları o kadar şiddetliydi ki, sırf Stephan’ı ‘şüpheli’ görmüş değil, onun suçluluğuna kesin inanmış olmalı. Normalde, insanlarla kavga etmekten kaçınan bir kızdır, bilirsin.”

Belli ki Franca soz zamanlarda bir şeyler duymuş, bir şeyler öğrenmişti. Ancak, yıllar önce yaşanmış olayların sırları öyle kolayca gün ışığına çıkmazdı. Kız bir bilgi kaynağı bulup, araştırma yapmış olmalıydı.
Yuuki böyle düşünürken, önemli olabilecek bir şeyler hatırladı. Belki de…

“Her neyse, bunu bir kenara bırakalım. Sen, benden ne bekliyorsun onu söyle. Kıza gidip de ‘Babanın öldüyse ne olmuş canım? Suçluyu bulmayı filan kafana takma sen.’ diyecek halim yok ya.”
“Bir zincir olamaz mısın?”
“Ne zinciri?”
“Şu senin meşhur ‘kar / zarar analizi’ metodundan bahsediyorum. İntikam almaktı, öldürmek öldürülmekti, böyle vahşice işlerin dünyasına bir girdin mi bir daha çıkamazsın. Kız giderse ‘ziyan’ olacak yani; ama onu bize bağlayacak bir şeyler söylesen… mesela, onunla arana bu kadar mesafe koymasan da, kıza biraz daha sıcak davransan? O kız sana vurgun. Fark etmişsindir herhalde?”
“………”
Tam üstüne basmıştı. Yuuki, Franca’yla aralarındaki çekimi görmezden gelmeye çalışsa da Alfredo’nun gözünden bir şeyin kaçmayacağını da biliyordu. Bir an, konuyu geçiştirmeyi düşündü ama herhalde, açıkça konuşsa daha iyi olacaktı.
“Galiba, ‘Reddediyorum’ demekten başka çarem yok.”
“Niye be?”
“Ona bir müşteri olarak değer veriyorum, Franca’dan hoşlanmıyorum da diyemem. Ama onun özel hayatına dahil olmak için bir nedenim yok. Bir diğer deyişle, bana bir getirisi yok bunun.”
“Efendi!” Daha Alfredo bir şey diyemeden, Tina tepki gösterdi. “Bu cümle hem çok vicdansızca, hem de çok duygusuzcaydı!”
“Bunu sana nasıl açıklasam? İnsanların kalpleri ve yaşantıları, senin sandığından daha çetrefildir, Tina. Franca, babasının ölümünü bir kan davası haline getirmiş… ben, bu duyguları onun kalbinden temizleyebilir miyim, bu sorumluluğu alabilir miyim? Kendime o kadar güvenim yok. Elimden gelip gelmeyeceği meçhul işe başlamanın anlamı da yok.”
“Ama…”
“Sorun değil, Tina’cığım. Benim, Yuuki’den bu kadar zor bir şey istemeye hakkım yoktu.” diyerek, acı acı gülümsedi Alfredo. “Bir insanın, kalbini bir başka insana açması emirle, buyrukla olacak şey değil. Benimki sadece bir ricaydı…  her neyse, kızla konuşmayı denedim. Ama ‘Bir sorunum yok!’ dedi de başka bir şey söylemedi. O yüzden, senin de yardımını istiyorum. Yoksa, bu gidişle o kız bir halt yiyecek; hatta kararını çoktan vermiş bile olabilir.”
“………”
“Madem ilk önerimi kabul etmedin; hiç olmazsa, onu bu yoldan vazgeçirmeme yardımcı olabilir misin?”
Önce zor bir şart öne sürüp, sonra orta yolu buluyor. Çok iyi pazarlık ediyor, doğrusu. diye düşündü Yuuki. Tina, ateş saçan gözlerle onu süzüyordu.
Yuuki, çaresizce iç çekti.


* * *

{ 5 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan