Posted by : Unknown


“Ah, çok geçmiş olsun…”
Franca, bir yandan yürüyor bir yandan da başını sempatiyle sallıyordu. Tina’nın geçen gün karıştığı söylenen Halif Birlikleri arası çatışmanın haberini duymuştu.

“Franca da, nasıl desem, öyle tehlikeli münakaşalara giriyor mu?”
“Yok canım.” Yanıt, acı bir gülüşle beraber gelmişti. “Bay Yuuki sana anlatmıştır. Onlar, birbirleriyle rekabete çok önem veren Halif Birliği mensupları. Biz hiçbir yere bağlı olmadan, ufak ufak çalışıyoruz sadece. Gerçi, araştırıcıların birbirleriyle kavga etmeseler de hayatlarını kaybetme ihtimalleri vardır. Her zaman tehlikeli bir yerdir, Labirent.”

Cisimsiz Mahlukların saldırıları, bilinmeyen tuzaklar, talihsiz kazalar… ölüm nedenleri türlü türlüydü. Fakat pişman değildi –kendisi gibi genç bir kız bile, karnını doyuracak parayı bu meslekten kazanabiliyordu. Franca’nın düşüncesi bu yöndeydi.

İki kız yanyana gelmiş kentin ana caddesinde yürüyorlardı. İstikametleri, kentin yukarı bölgesi, Büyük Katedral’in önündeki Büyük Meydan’dı. Tina, önceden beri kukla tiyatrosu seyretmek arzusundaydı; ikisi boş zamanlarını uydurup beraberce gitmeye karar vermişlerdi. Bugün Büyük Meydan’da kukla oynatılıyor olmalıydı, şimdi acelesiz adımlarla oraya doğru gidiyorlardı. Yol bir tepeye doğru hafif bir eğimle yükseliyordu. Fakat yürümeyi zorlaştıracak kadar dik bir yokuş yoktu.

“Benim babam da araştırıcıydı, bir Halif Birliği’nin üyesiydi. Ama, araştırma yaparken bir kaza geçirdi… neredeyse üç yıl oluyor.”
“Demek öyle…” Tina’nın yüzü acıyla burkulmuştu, sesinin tonu değişmişti. Franca ona bakıp: Ne iyi çocuk… diye düşündü.
“Ah, özür dilerim. Ben iyiyim, benim adıma üzülme, olur mu? Kendimi toparladım artık, babam hakkında konuşabiliyorum. İlk başlarda, çok üzgündüm ve bunalmıştım ama… o günlerde, Bay Yuuki bana çok yardımcı oldu.”
“Efendi mi?”
“Annem erkenden vefat etmişti, kardeş desen… bizimle beraber yaşayan kardeşim de yoktu. Yapayalnız kaldığım sırada, biraz çetrefil bir belaya bulaştım.”

Sır niyetine saklanacak bir şey değil, anlatayım gitsin... Böyle düşünen Franca, söze devam etti: “Babamın borçları vardı.”

Franca’nın babası, insanlara yardımı seven, emri altındaki insanlara harçlık veren, borç alacakları zaman onlara kefil olan, kısacası başkaları için sık sık para sarfeden bir adamdı. Hesapsızca para ödünç alacak birisi değildi, ama birdenbire ölünce borçlarının ödenmesi aksamıştı.

Bir başına kalan Franca, borçlardan tamamen habersizce, üzüntüsüne gömülmüş halde yaşıyordu. Bir süre sonra kapısına alacaklılar dayanmış, kendine gösterilen senet kağıtlarında yazan rakamları okuyunca dehşete düşmüştü.

“Faiz işledi böyle oldu dediler ama, aslında hesabı dürüstçe yaptıklarından kuşkuluyum. Ama hesapta hile yaptılarsa bile, bunu ispatlamam imkansızdı. Paradan hiç anlamazdım, çakal tipli adamlar her gün evime geldikçe korkuyordum. Elimdeki para hiç mi hiç yeterli değildi, evde para edecek ne varsa satmak zorunda kaldım.”

Babasından miras kalan birkaç adet Kutsal Emanet vardı. Başına bir şey gelirse Franca sıkıntı çekmesin diye bir kenara ayırdığı eşyalardı bunlar. Alacaklılar, bunları satıp geliriyle borçları kapatmak şart, diye ısrar etmişlerdi. Eşyalar resmi olarak Franca’ya aitti, bu yüzden eşyalara kıymet biçecek erbeba kızı da götürmüşlerdi. Dükkanda, Franca’ya eşyaların beş para etmez şeyler olduğu söylenmişti.

“Öyle olamazlar, diye düşündüm. Babam, çok usta bir araştırıcıydı. Kutsal Emanetlerin değerini doğru tahmin etmiş olmalıydı. Ama benim Kutsal Emanetler hakkında bilgim hiç yoktu, itiraz edemedim.”

Kutsal Emanetler satılsa da borcun kapanmayacağı belliydi. Artık, Franca’nın satılığa çıkarabileceği iki şey kalmıştı: Yaşadığı ev… ve kendisi. Alacaklılar, böyle söylüyordu: ‘Kendini de satabilirsin.’ Bu cümlenin manasını yarım yamalak da olsa anlayan Franca’nın, üzüntüden eli ayağı tutmaz olmuştu.
O sırada…

“İyi malmış doğrusu.”
Birden, böyle diyen bir ses duymuştu. Dönüp baktığında, erbabın dükkanının kapısında durmuş içeriye bakan genç bir oğlan görmüştü. Franca’dan iki üç yaş daha büyük görünse de, tanıdık birisi değildi.
“Bunların hepsi en az ikinci seviye. Siz ne kadar değer biçtiniz bunlara, bayım? Ah, bu zırhlı kolçak çok iyimiş! Bir savaşçı görse iki bin, hayır üç bin dinar basardı buna.”
“Sen de kimin nesi oluyorsun?” Dükkan sahibi böyle demiş ve Franca’nın babasından yadigar Kutsal Emanetleri kucaklamıştı. Sanki onları, oğlanın gözlerinden kaçırırcasına.
“Ben mi? Ben, şu karşıdaki dükkanın çalışanıyım. Demin geçiyordum da, sizi bu eşyaları incelerken gördüm. Ben de erbaplık eğitimi alıyorum da, sizin engin bilginizden istifade etmek istedim… dermişim.”

Oğlan sırıtıyordu. Bu gülüşte tuhaf bir şeyler var, diye düşünmüştü Franca.
“Meşgulüz şimdi. Bas git velet.” İri kıyım bir alacaklı, en ürkütücü tavrını takınıp çocuğun üstüne yürümüş, onu göğsünden ittirmişti. Bunu yapar yapmaz da, bir gövdenin yere yuvarlanırken çıkardığı ses işitilmişti.

Düşen, oğlanın değil adamın gövdesiydi. “A–aa! Ayağınız mı takıldı? İyi misiniz bayım? Ah, eyvah. Baygınlık geçiriyor bu.” Franca’ya hiç de ayağı takılmış gibi görünmemişti ya, adam gerçekten de şuurunu yitirmişti.
“Sen, Boris’in dükkanındaki çocuk musun?” demişti dükkan sahibi nefretle.
“He ya. Sizinle de birkaç kez rastlaşmıştık değil mi? O neyse de, şu Kutsal Emanetlere kaç fiyat biçtiniz, ondan bahsediverin hele. Ben mi siz mi, hangimiz eşyaya daha isabetli fiyat biçiyoruz bir görelim, görmek için de şu eşyaları loncaya bir gösterelim diyorum...”

“O gelen çocuk Efendi miydi?”
“Öyle ya, Bay Yuuki’ydi: Normalde Kutsal Emanetin ederi öğrenileceği zaman birkaç dükkan gezilir ve farklı kişilerin fikri sorulur, dedi bana.” Franca bunu yapamasın diye, alacaklılar yanına takılıp onu istedikleri erbaplık dükkanına götürmüşlerdi. Kız, tefecilerle ortak çalışan ahlaksız bir tüccarın eline düşmüştü yani.

“Borç senedinin yüzde altmışını ben öderim. Bundan sonra Franca’ya el uzatılmayacak.”
O günlerde henüz sağ olan Boris, tefeci çetesine böyle demişti.
Franca borç ödemek için gereken parayı ‘Boris’in Dükkanı’ndan ödünç almış, karşılığında babasından kalma Kutsal Emanetleri rehin vermişti. Yuuki’den, bir yetimin bile araştırıcı olarak kendisini ortaya koymasının mümkün olduğunu öğrenmişti. Yuuki, Talim Okulu’na gidiyordu. Franca da hiç tereddütsüz okula kaydolmuş, öğrenebildiği tüm sihir tekniklerini aklına kazımıştı. Onu Alfredo ile tanıştıran da Yuuki’ydi.

Babasından kalma yadigarları bir bir rehinden kurtarıyordu. Dükkanda hala birkaç tane Kutsal Emaneti kalmıştı.

“Böylece bugüne geldim. Bay Yuuki’ye de, rahmetli Bay Boris’e de ne kadar teşekkür etsem azdır doğrusu.”
“Demek öyle…”
Tina hikayeyi uslu uslu dinlemişti, şimdi de dinledikleri aklına yatmış gibi kafa sallıyordu. “Demek bu yüzden Franca bizim Efendi’yi çok seviyor.”
“Hı?” Franca birdenbire kulaklarına varana dek kızardı. “Ha? Ne? Ni, ni, niye şimdi…”
“Franca, Efendi ile konuşurken, hatta Efendi hakkında konuşurken de, yüzünden mutluluk okunuyor. Sevinince çok güzel oluyor Franca… gördükçe biz de seviniyoruz.”
“Tina, sen de seviyorsun, değil mi? Şey… Bay Yuuki’yi.”
“Tina da seviyor, sevmez mi? Artık anladık ki, o dıştan bakınca kötü kalpli birisi ama içi iyi kalpli. Çok ilginç bir insanoğlu, bizim Efendi.”
Tuhaf şey, diye düşündü Franca: Çocuk iki basit cümleyle onu ne kadar güzel tarif etti!
O bir yana…
Tina’nın ‘sevmek’ derken kastettiği şey, benim düşündüğüm sevgiden farklı galiba.
Kız daha küçüktü, herhalde iki tür sevgiyi birbirinden ayırt edemiyordu. Franca bir yandan rahatladı, bir yandan da suçluluk duydu. Aaah, onunla aynı çatı altında yaşayan kim olursa olsun kıskanmadan edemiyordu.
“…dükkanda, gececi kalarak çalışacak bir çırağa daha yer yok mu acaba?”
“Hımm? Franca da tüccar olmak mı istiyor? Zor bir meslek galiba. Efendi, gece olunca defterlere baka baka, yok paraydı yok vergiydi, fısır fısır söylenip duruyor.”
“Ama insanların el ele verip zorlukları paylaşması da bir mutluluktur.”

O: ‘Kusura bakma, benim yüzümden buraya tıkılıp kaldın’ dese…
Ben: ‘Üzülme, sen yanımda olduktan sonra ben mutluyum’ diyerek gülümsesem.
…aaah! Ne iyi olurdu.
Çok güzel olurdu, kısa sözlerle hoş beş ederken aşk aralarında kök salsaydı. Bugüne dek kimbilir kaç kez hayal ettiği: ‘Onunla Benim Mutlu İstikbalimiz: Önizlemeler Dosyası’ içinde ilk üçe girecek bir aşk filizlenme sahnesiydi bu. Bu senaryoyu güzelce hafızasına kaydetse iyi olacaktı doğrusu: Franca kıkır kıkır güldü.

“Baksana, araştırıcılık eğlenceli midir?”
“Efendim?” Bu apansız soru onu gerçek dünyaya geri getirmişti. “E… şey, hobi olsun diye yapmıyorum, çok da eğlenceli diyemem doğrusu. Neden sordun?”
“Nasıl desem? Franca, sen baban vefat edince gönlüne göre iş seçecek durumun kalmadığı için araştırıcı olmuşsun, değil mi? Kaderine… tanrıçalara lanet etmiyor musun? Her şey başka türlü olsa Labirent’e inmeden yaşayabilecektin.”
“Hayır, hayır. Bu mesleği ben seçtim. Hem para kazanmak zorundaydım, hem de babamın ayak izinden gittiğim için mutluydum. Şey… başka nedenler de vardı.”

Franca gülümsemeyi denedi. Yaptığı seçimden pişman olmadığı doğruydu. “Benim için Labirent’e inmek sadece bir iş değil, hayatın bir parçası oldu artık. Tanrıçalar için: Labirent’i de bizi de esirgesinler, diyebilirim.”
“Her insan kendine göre, her biri birbirinden farklı.” dedi Tina fısıldarcasına.

Franca, içinden: ‘Göklerin Halifleri’ ve ‘Yıldızın Halifleri’nin birbirini öldürmesini izledikten sonra bir sürü şey düşünmüş olmalı... diye geçirdi. Ne zaman bir insanın ölüşüne bakmak zorunda kalsa, Franca’nın bile adeta dünyası kararıyordu. Böyle şeyler hiç meydana gelmese ne güzel olurdu!
Şu ‘Halif Birlikleri’ yok mu
Bu tabir aklından geçince, Franca üzerine bir gölge düşmüş gibi hissediyordu. Bir sürü şey hatırında canlanıyordu… hatırlamak istemediği, düşünmek istemediği şeyler. Şüphe ve güvensizlik, öfke ve üzüntü; ve daha başka, adını koyamadığı bir sürü olumsuz duygu ile birlikte.
Hayır, hayır… bugün Küçük Tina’yı götürdüğüm kukla tiyatrosunu, neşeyle seyretmem gerek. İçinden böyle söyleyen Franca, Tina’ya döndü:
“Baksana, meydan buradan görülüyor.”
“Öyle… dükkanların olduğu mahalleden çok farklı, buraların manzarası.”
“Doğru ya, sende hafıza kaybı vardı. Bak şu meydanın yanındaki, Büyük Katedral. Onun ilerisinde, tepeyi daha da çıkınca, tanrıçaların varlıkları ile onurlandırdığı Kutsal Mabed var. Beş tane vardır bunlardan, biliyor musun?”
“Hımm, demek orası. Franca, hiçbir tanrıça ile karşılaştın mı?”
“Yok canım. Hiç tanrıça görmedim, silahşor de görmedim tabii.”

Hiç düşünmeden gülümsedi. Tanrıçaları gözüyle görmüş bir insan var mıydı ki? Silahşorlerin, Labirent’te zuhur ettiği söyleniyordu ama hiç bir silahşor görmemişti. Herhalde, yalnızca en yüksek mertebeden araştırıcıların Labirent’in en derin katmanlarında karşılaşabileceği kişilerdi silahşorler. Franca gibilerle bir alakaları yoktu.

Fakat, onların mevcudiyetini insan hep hissediyordu. ‘Büyük Yutan’, bariyer sayesinde Kemirme yapmaktan alıkonulmuştu; iklim istikrarlıydı ve hasat hep bereketliydi… bunlar, tanrıçaların mucizeleri olmadan olamazdı. Mabedlere adanan Kutsal Emanetlerin ödülü olarak, mucizelerin gerçekleştirilebildiği söyleniyordu. Bu şehrin insanlarının yaşantısı, tanrıçalarla birlikte devam ediyordu. 

“Hey, daha başlamamış!” Tina sesini yükseltip adımlarını çabuklaştırdı.
“Öğleden sonraki tiyatro, çan saat biri vurduktan sonra başlayacak. Acele etmesen de yetişiriz!” Franca böyle söyleyerek kızın peşinden gitti.

*

Jahar, katedralden çıkıyorken: “Ah, ne sıkıcı!” diye bağırdı. “Bu ne yahu? Belge, belge, mühür, mühür, formaliye mormalite… neden Labirent’e inmek için bu kadar çok izin almaya gerek var ki?”
“Çünkü biz ‘Göklerin Halifleri’yiz.” diye yanıtladı Stephan.

Şimdilik, Labirent’in bilinen altmış iki katmanı vardı: ‘Göklerin Halifleri’nin tuttuğu kayıtlarda, bu katmanların her biri hakkında bilgi vardı. Daha derin bir katmana inmek için, önce yeni katmana gitmeyi planladıklarını Beş Kutsal Kilise’ye bildirmeleri gerekiyordu. Resmi olarak amaçları alt katmanların haritasını çıkarmaktı; ve Berthold’un tanık olduğu o insan biçimli Cisimsiz Mahluk’u bulmak.

‘Halif Birlikleri’nin elit savaşçıları, bu şehrin insan sermayesiydi. Onları biraz olsun verimli kullanmak, gereksiz yere ölmelerini önlemek için her birliğe, geniş çaplı bir araştırma planladıkları zaman bunu önce Kilise’ye bildirme mecburiyeti getirilmişti. Bu, Kilise’den destek talep etmek için değildi. Aşağı inen gruptan haber alınamayacak olursa peşlerinden, yaralananlara ilk yardım uygulayıp Labirent’ten çıkaracak birileri gönderilsin diyeydi.

“Kafamıza göre pat diye insek, kafamıza göre hop diye araştırma yapsak daha iyi değil mi? Zaten bu Kilise adamları elimize bakıyor, onlara ağzımızı eğip de yardımlarını dilemeye ne lüzum var?”
“Bu sefer büyük bir hedefin peşindeyiz de ondan. Başarı ihtimalimizi arttırmak için hiçbir zahmetten kaçınmam.”

Harita çıkarmak, şu malum yaratık var mı yok mu diye keşif yapmak… yalan yoktu, bunları zaten yapacaklardı. Fakat ‘Göklerin Halifleri’ olarak asıl büyük hedefleri, başkacaydı: Bu dünyadaki en değerli Kutsal Emanetlerden birini, ‘Beyaz Karların Ejderdişi Taşı’nı elde etmekti.

Önceki ekibi öldükten sonra tek başına geri dönen Berthold, verdiği ifadede bu taşın varlığından söz etmişti. Stephan, adamı ekibine katıp bu en yüksek dereceli Kutsal Emaneti ele geçirmek istemiş; bu isteğini Birlik’e iletmiş ve gereken izni koparmıştı. Mecburen, ‘Gökleri Taşıyan Tanrıça’nın gösterdiği bir mucize ile Berthold’ün kopuk kolu iyileştirilmiş, adam Stephan’ın emrine verilmişti.

Ejderdişi Taşı hakkındaki bilgiler sır olarak saklanıyordu. Diğer ‘Halif Birlikleri’nin aynı avın peşine düşmesini engellemek şarttı.

“O haydi neyse de, sen şu Berthold denen herifin sözüne inanıyor musun? Ejderdişi taşıymış bilmem neymiş, bunlar bana efsane gibi geliyor.”
“Adamın kafası, kendini korumaya çok iyi çalışıyor. Yalan söyleyecek olsa herhalde daha kolay inanılacak bir şey uydururdu.” Ayrıca, Birlik’in üst rütbeli azaları da Berthold’ün anlattıklarını dinlemiş ve adamın, doğruyu söylediğine hükmetmişlerdi. Stephan’a sadece, görevi üstlenmek için ekibi adına gönüllü olmak kalmıştı.

“İyi, anladık da… offf, gene de bu kağıt işleri zaman israfı gibi geliyor bana.”
“Canım çok sıkılıyor, ben de sizinle geleyim diyen sen değil miydin? Haydi, yatakhaneye dönelim.”
Büyük kılıçlar kullanan bu adam, kısa zaman önceye dek adı sanı bilinmez, bağımsız çalışan bir araştırıcıydı. İnce yapılı bünyesine bakanın hiç ummayacağı kadar mükemmel bir kılıç ustasıydı. Okulda, sınav olarak girdiği tüm müsabakaları kazanmıştı. Herhalde bugüne, sırf bu çiğ gücünü kullanarak gelmişti. Üçüncü dereceden araştırıcı ve savaşçı sertifikası vardı.

Jahar’ın karakter sorunları vardı, sık sık şiddete başvurup olay çıkarıyordu. Kendini tutamayıp kavga çıkaran bir tipten ziyade, dövüşmeyi çok sevdiği için kavga çıkaran biriydi. Tasmasını sıkı sıkı tutmak gereken bir adamdı.

Saat öğleden sonraydı, Büyük Meydan çok canlıydı. Büyük Katedral’den çıkınca insanın gözü, kuklalar için kurulmuşa benzeyen bir tiyatro sahnesine isabet ediyordu. Toplanan insanların sayısından, piyesin başlamak üzere olduğu anlaşılıyordu.

*

Franca ve Tina, sahneye en yakın sıradan yer kapmayı başarmışlardı. Sahnelenecek oyun: ‘Kar Kılıcının Kralı ve Karanlık Şeytan’ın hikayesiydi.

“Efendi, Franca’nın böyle tiyatrolar hakkında çok şey bildiğini söylemişti.”
“Bilgili miyim, değil miyim o tartışılır ama sevdiğim doğru. Sık sık tiyatro izlemeye giderim.”
“Bu oyunun nasıl bir hikayesi var? Daha önce, oyunu ortasından biraz izleyebilmiştik ama pek de iyi anlayamamıştık doğrusu.” Tina bunu söylerken, sanki önemli bir şeyi fark etmiş gibi gözlerini irice açtı: “Ama oyunun öyküsünü öğrenirsek eğlencesi kaçmaz mı? Boşver. En iyisi hiç sormamış olalım.”

Franca’nın üstüne ister istemez bir gülme geldi. Hafızasını kaybetmiş birine gülünmezdi, tabii; ama dünyadaki her şeyi ilk defa görüyormuş gibi davranan bu kız da çok şekerdi.

“Haklısın, haklısın. Öyleyse, ‘Kar Kılıcının Kralı’ hakkında birazcık ön bilgi vermekle yetineyim.”
“Hı–hı, lütfen.”
“Denilene göre, aşağı yukarı yüz yıl önce olmuş bir olay bu. İnce yapılı birisi, tam bir hafif siklet. Dıştan bakınca, sanki küçük bir oğlan çocuğu gibi göründüğü yazılıyor, eski kitaplarda.”

Bu nedenle, ‘Kar Kılıcının Kralı’nı tiyatroda sık sık genç, efemine aktörlere oynatırlardı: Franca’nın çok beğenmediği tiplere yani. “Hiç de kuvvetli gibi görünmese de, aslında çok ama çok güçlüymüş. Gözle görülmeyecek bir çabuklukla, göz açıp kapana dek Cisimsiz Mahluk’ları dilim dilim kesecek kadar güçlüymüş. Ve onun kullandığı silah…”
“Ah, onu biliyorum. Bembeyaz bir kılıç.”
“Aynen öyle. Tanrıçalar, onu silahşor ilan etmişler; o da, ‘Beyaz Karların Cisimsiz Ejderi’ni yenip eline bir ejderdişi taşı geçirmiş. Böylece, Ejderdişi Taşı Silahı olarak ona, ‘Nyx’ de denilen ‘Byeaz Karların Kılıcı’ armağan edilmiş.”
“Hı–hı.”
“Silahşorler asla yaşlanmadığı için, onlarca sene boyunca görev yapmaları olağandır. O yüzden, bir silahşorun tüm hayat öyküsünü tiyatro yapacak olsalar oynamaya da, izlemeye de kimsenin zamanı yetmez. Silahşorler arasında en çok macerası olanlardan biri Kar Kılıcının Kralı’dır. Sadece en meşhur maceralarını saysak bile ortaya en az on tane hikaye çıkar. Şimdi seyredeceğimiz, onun hayatının son yıllarını anlatan bir efsane. En güçlü düşmanı ile yaptığı savaş hakkında, çok heyecanlı bir öykü bu! Herhalde, bugüne kadar adını duyduğumuz tüm silahşorlar arasında en çok sevileni odur; her bir macerası pek çok tiyatro yazarının kaleminden geçmiştir. O yüzden ne zaman izlesem ‘acaba bu yazar hikayeyi nasıl bitirecek?’ diye meraklanırım.”
“Demek öyl…”
“Fakat, gerçek hayatta ‘Kar Kılıcının Kralı’nın sonu çok trajik olmuş diyorlar. Tanrıçası nedense ona çok hiddetlenmiş; bu yüzden ‘Kar Kılıcının Kralı’ umudunu ve savaşma isteğini yitirmiş. Yenilmiş ve ölmüş. O yüzden, hikayenin o kısmını tiyatroya koymuyorlar. Kimse izleyenleri boş yere üzmek istemez.”

“Her tanrıçanın bir silahşoru var. Aslında ben de onlardan birini görmek isterdim; ama biriyle karşılaşma fırsatı ömür boyu karşıma çıkmaz gibime geliyor. Bir sürü Birinci Sınıf araştırıcı güç birliği etse de boy ölçüşemeyecekleri kadar kuvvetli, nereden geldikleri gittikleri kimseciklerce bilinmeyen, isimsiz kahramanlar onlar. O yüzden herkes onların cazibesine kapılıyor, hikayeleri kuşaktan kuşağa aktarılıyor… bir şey mi oldu?” Tina’nın, tuhaf bir ifadeyle kendisini süzdüğünü fark etmişti.

“Şey… demin çok mütevazi konuşmuşsun. Sen konuyu son derece iyi biliyormuşsun.”
“Öy… öyle mi ki? Aslında, ben…”
Bir çan, Franca’nın sözünü kesercesine, ciddi ciddi çaldı; sesi meydanda yankılandı.
“Ah, başladı bile.”
Daha çanın yankılanması sona ermeden, kuklacı bir adam çıkageldi; piyesten önce birkaç şey söylemek için ağzını açtı.
Tam o esnada…
Savrulan bir kılıcın gümüşi parıltısı, korkunç bir hızla…
…Tina’nın başına doğru indi.


* * *

{ 4 yorum ... read them below or Comment }

  1. Eline sağlık ta en iyi yerinde kesmişsin :)

    YanıtlaSil
  2. Bizim oğlan silahşör gibi önceden de şüpheleniyordum çocukta bir şey var diye :D Elinize sğalık

    YanıtlaSil
  3. Çeviriyi çok iyi yapıyorsun ya, hikayede cok iyi. Okudukca hayran kaliyorum valla. Emeginize saglik, tesekkur ederim ^^ tamda yerinde kesildi. Bizim oglan neyin nesidir acep, merakla bekliyoruz :)

    YanıtlaSil

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan