Posted by : Alper Bilir



  BÖLÜM 3 - DİBİ VAR MI BİLİNMEZ BİR YERALTI LABİRENTİ : BAB-I ALİ

  Mekana böyle diyorlardı; ama üçüncü katmanına kadarki kısımları, Beş Kutsal Kilise’nin  eliyle düzenlemeden geçmişti.  Duvarlar, içine ışıktaşı konmuş fenerler ile donatılmıştı; bekçilik eden şövalyeler devriye gezerdi. Buralarda görülen Cisimsiz Mahluklar kolayca halledilebilecek düzeyde varlıklardı, zaten kendilerini pek sık göstermiyorlardı. Biraz bilgisi olan bir araştırıcı, yemekten sonra yürüyüş olsun diye gezebilirdi buraları.

  “Neden… aslında… tanrıça… lara…”
  Tina kesik kesik aldığı solukların arasından, fısır fısır şikayet ediyordu. Zavallının kuvveti hakikaten çok azdı. Neyse ki burada yol eğimli değildi de, dağdaki kadar zorluk çekmiyordu.
  “Labirent’in… hazineleri… adak… adandığı… halde.”
  “Şimdilik sana adak adayacak kimse yok, değil mi? Öyleyse, tek çare hazineleri bizzat bulmak.”

  Kiliseye dilekçe vermiş, Tina’ya geçici araştırıcı ehliyeti çıkarttırmıştı. Yanında garanti niyetine tam ehliyete sahip birinin bulunması şartıyla da olsa, Tina’nın kısa süreliğine araştırıcılık etmesine izin veren bir sistemdi bu. Tamirat ve hamallık gibi işler için Labirent’e kısa süreliğine işçi getirmek gerekince, her bir işçi normal prosedürü izleyip resmi araştırıcı ehliyeti alacak olsa bu, zaman ve emek açısından çok külfetli olurdu.

  İkinci katmana indiklerinde, kızın dinlenmesine izin verdi. Verir vermez de, Tina sırtını taş duvara yasladı, duvar boyunca kaykılarak sonunda yere oturdu.
  “Biraz, biraz daha kolay yollardan gitmeliyiz…”
  “Buralar zaten kolay yollar. Sen bu Labirent’te kaybolmamış mıydın? Diğer katmanlar daha beter değil miydi?”
  “O saygısız adamı kurtarmamızdan sonra olanları mı diyorsun? Doğrusu, pek hatırlamıyoruz. Panik halindeydik. Yaya yürüyerek kaç katman çıktık kim bilir…”
  “Eh, fiziksel kuvvetini biraz geliştirmen gerek. Baksana, Labirent’e dair ne kadar bilgin var?”
  “Hımmmm…” Biraz düşündükten sonra, Tina cevap verdi:
  “Burada Kutsal Emanetler var.”
  “Bu kadar mı?”
  “Kutsal Emanetlerde Kutsal Güç var, böylece Tina’ya kuvvet verecekler.”
  “Sadece kendini ilgilendiren şeyleri biliyormuşsun! Dediklerin doğru, gerçi. Ama Labirent’te bulunan her şeyde Kutsal Güç bulunmasını da bekleyemezsin. Dahası, Kutsal Emanetin içindeki Kutsal Güç bazen çok, bazen azdır. Senden farklı olarak, neredeyse hiçbir insan Kutsal Gücü duyumsayamaz. Fakat, Kutsal Emanet’in görünüşüne bakarak barındırdığı Kutsal Gücün büyüklüğünü tahmin etmek mümkündür.”

  Kutsal Emanetleri inceleyen dükkanlar da alıp satan dükkanlar da pek çoktu. Bunlar arasında en ustaları, elbette Kilise ve ‘Halif Birlikleri’ gibi organizasyonlar hesabına çalışanlardı; ama duruma göre sivil dükkanların yaptığı incelemeden daha isabetli neticeler çıkabiliyor, Emanetler iyi paraya satılabiliyordu. Bu sayede, ufak çaplı bir tüccar bile erbaplık işinde nam salar da Kutsal Emanet inceletmek için sürekli gelen müşteriler edinebilirse mesleğinde çok başarılı olabilirdi.

  “Kimi Cisimsiz Mahluklar, Kutsal Emanet bulup biriktirmek gibi bir huya sahiptir; bunlar genelde kendileri ne kadar kuvvetli ise o oranda güçlü Kutsal Emanetlere yönelirler. Tabii ki sakladıkları hazineye konmak için önce onları haklamak gerekir.”

  Hem güvenlik nedeniyle, hem bir çırpıda büyük paralar kazanmak gayesiyle, ekibe güçlü yoldaşlar almak en verimli stratejiydi. Yüksek seviyeli araştırıcı statüsüne sahip kişiler, farklı ekipler arasında çekişme meselesi olurdu.

  “Ha, demek Efendi’nin buraya tek başına inmesine sebep, dokuzuncu sınıf ehliyeti yüzünden kimsenin onunla ekip arkadaşı olmak istememesiymiş.”
  “Hiç çekinmeden istediğini söylüyorsun, değil mi? Eh, haksız da sayılmazsın.”

  Araştırıcılıkta yalnızca çok düşük bir seviyeye sahipti, Talim Okulu’na hiç gitmemiş sayılacak kadar kötü bir öğrenciydi. Kimse onu ekibine davet etmezdi. Şey, Alfredo gibi bir tek istisna hariç.

  “Ben aldırmıyorum. Yalnız kurt olmak hoşuma gidiyor. Cisimsiz Mahluklarla savaşmaktan kaçınma politikası uyguluyorum. Ah! Bir tanrıça başkalarını yaralayamazdı, öyle değil mi? Bu kural, düşman Cisimsiz Mahluk olduğunda da geçerli mi?”

  “Hı–hı. İçimizde, zarar vermeye karşı çok güçlü bir psikolojik engel var. Savunma bariyerleri kurabilir, mucize kuvvetiyle hareket etmelerini önleyebiliriz; hatta onları başka bir boyuta uçurabiliriz, ama…”
  “Bunları yapmak için de Kutsal Emanet yemek zorunda kalırsın. Nedense, güçlerini kullanmaya fazla fırsat bulamayacakmışsın gibi geliyor. Anlaşılan, araştırıcılığa yatkın değilsin.”
  “O yüzden tanrıçaya yakışan şey araştırıcılardan adak almaktır diyoruz ya. Yeri gelmişken, güçlü bir araştırıcı kaliteli Kutsal Emanet bulabilir demiştin. O zaman, dünkü şu Stephan denen zat, epeyce güçlü demektir, değil mi?”
  “Ah, o mızrağı diyorsun, değil mi?”
  “Hı–hı, acaip güçlü bir Kutsal Güç vardı onda. Aynı mızraktan bir tane bizde olsa, Silahşor çağıracak kadar güce kavuşabilirdik…”
  “Ona Ejder Dişi Silahı diyorlar. Duymuş muydun?”
  “Duymuştuk, ama hiç görmemiştik.”

  Ejderdişi taşı denilen bir Kutsal Emanet cinsi vardı. O cisimlerin, dehşet verici miktarda Kutsal Güç sakladığı söylenir; dünyada topu topu on iki adet bulunduğu, ‘Cisimsiz Ejder’ denilen korkunç güçlü Cisimsiz Mahlukların da onlara bekçilik ettiği anlatılırdı –bunlar efsanelerde söylenen şeylerdi. Nasıl ele geçirilebileceklerini bilen yoktu.

  Ejderdişi silahı denilen şey; bu kadim cevherlerin tanrıçaların gücü sayesinde işlenmesi ile yapılan, efsanevi denecek kadar nadir silahlardı –bir nevi Kutsal Emanettiler. Özelliklerine gelince… akıl almaz keskinlikte, hafiflikte, ve dayanıklılıkta silahlardı. Normalde gözle görülür bir cisimleri yoktu, sahiplerinin dileğine cevaben ortaya çıkarlardı.

  Altı çizilmesi gereken bir nitelikleri daha vardı: Kutsal Kalkanları kesip açabiliyorlardı.

  Tanrıçalar ve silahşorları, ayrıca bazı çok yüksek seviyeli Cisimsiz Mahluklar, kendilerini ‘Kutsal Kalkan’ denilen görünmez savunma duvarları ile korurlardı. Kelimenin tam manası ile aşılmaz kalkanlardı bunlar. Çok büyük Kutsal Güç taşıyan bir Kutsal Emanet yoksa delinemezlerdi. Tanrıçalara ait kalkanlar, Kutsal Kalkanlar arasında en sağlamları olarak nam salmıştı ve onlara, Ejderdişi silahları dışında hiçbir şeyin hasar veremeyeceği rivayet ediliyordu.

  Silahşorlerin beşi de, Ejderdişi silahları taşıyordu. Tanrıçaların, ellerinde beşten çok Ejdertaşı silahı varsa artanları yüksek seviyeden araştırıcılara bahşettiği söylenirdi. Araştırıcılara göre bu silahlardan birine layık görülmek, hem seviyelerinin yüksekliğinin hem de tanrıçaların güveninin delili idi. Araştırıcılar için, bundan büyük onur olamazdı.

  Stephan’ın mızrağı muhtemelen ‘Göğü Tutan Tanrıça’ya aitti, onun hediyesiydi. Yani, o silahı taşımaya layık bir araştırıcı olduğu o Tanrıça tarafından onaylanmış, şu ifadesiz suratlı gıcık herif kelimenin tam anlamıyla bir elit savaşçı olup çıkmıştı.

  “Herhalde çok pahalıdır değil mi, öyle bir silah?”
  “Birinci sınıf Kutsal Emanetler arasında bile tartışmasız en üstünü onlardır, paha biçilmez eşyalardır. Zaten sahiplerinin onları satması da söz konusu olamaz. Dükkanı satsam, parası öyle bir silaha süs diye eklenmiş iplik parçasını bile satın almaya yetişmez.”
  “Offf !”
  “O yüzden boş hayaller görmeyi bırak da dürüst yoldan para kazanmaya bak. Labirent’te şifalı otlar bulunur. Satılınca iyi para bırakırlar. Önce onların çeşitlerini, nerelerde yetiştiklerini öğreteceğim. Kalk bakalım, gidiyoruz.”
  “A, be –bekle, Efendi!” Tina, yanındaki kayaya elini dayayıp doğruldu ve aceleyle Yuuki’nin peşine takıldı.

*

  Beraberce içlere doğru ilerleyip, üçüncü katmandan dördüncüsüne inen basamaklara eriştiler. Orada, yüzlerinden düşen bin parça merdivenden çıkmakta olan birkaç araştırıcı ekibine rast geldiler. Yuuki, kalabalıktan birini yakalayıp sordu:

  “Hey, bir şey mi oldu? İri kıyım bir Cisimsiz Mahluk falan mı çıktı karşınıza?”
  Bu kademelerin yöresinde öyle şeyler çok nadir yaşansa da, Labirent’te yaşanan ciddi kazalar ve sıradışı vakalar hakkında bilgi paylaşmak araştırıcılığın yazısız bir kanunuydu.
  “Hayır, merdivenin öbür tarafında iki ekip arasında çatışma var. Her ikisi de ‘Halif Birliği’, yani bir süre buradan öteye geçemeyeceğiz.”
  “Ah be, amma sıkıcı bir durum…”

Yuuki teşekkür etti ve Tina’ya döndü: “Cisimsiz Mahluklara karşı değil, insan insana savaş. Adi bir kavgadan başka bir şey değil bu.”
“Neden meslektaşlarına karşı savaşıyorlar ki? Ganimeti paylaşmayı beceremeyip birbirlerinden mal çalmaya mı kalkıştılar acaba?”
“Öyle şeyler de olur bazen, ama bu seferki galiba…”
Yuuki, biraz düşündükten sonra lafı sürdürdü: “Ne dersin, gidip şunlara bir bakalım. Sen de bir kavga dövüş görsen iyi olur, tecrübe hesabı.”

Dördüncü kademeye inip biraz yürüyünce, kulaklarına kargaşanıın gürültüsü geldi. Demin duydukları haberler doğruydu: Galiba iki ekip, her an birbirlerine dalmak üzere, karşılıklı atışıyordu.

Burası sığ bir katman olduğundan, eni konu bir seyirci kitlesi toplanmıştı. Tina, olayı uzaktan seyreden bu insan seddinin arasından kafasını çıkardı… ve kaşlarını çattı.
“Bu dün dükkana gelen tip, değil mi?”
“Öyle gibi.”

Kavgadaki tarafların ilki, ‘Göklerin Halifleri’ ekiplerinden biriydi. Yuuki’nin dükkanına dalmış ekipti bu. Liderleri olan Stephan, büyük bir kılıç taşıyan Jahar, bakışları insanı rahatsız eden Berthold, iki tane de medyum.

“Diğer taraf da ‘Yıldızın Halifleri’ galiba.” Yani ‘Yıldızları Göğe Serpen Tanrıça’ için adanmış araştırıcılardı bunlar –Yuuki onları amblemlerinden tanımıştı. İleri kanat için üç ve arka kanat için iki elemandan oluşan bir ekipti bu –tıpkı Stephan’ın ekibi gibi.

“Bağımsız çalışan araştırıcılarda durum farklıdır ama, ‘Halif Birlikleri’ üyeleri arasında rekabet duygusu çok baskındır. Labirent’te gözle görülmez sınırlar vardır adeta, bir Halif Birliğinin kendi bölgesi saydığı yere diğeri ayak basmaz. Bassa bile bölgeyi sahiplenmiş ekibe dert çıkarmamaya çalışır. Ama, o sınırlara yakın yerlerde sık sık didişme çıkar.”
“Amma da aptalcaymış…”
“Bence de öyle ama, kavgaların ardı kesilmiyor işte. Can çıkar, insanoğlunun bu huyu çıkmaz. Bu civar ‘Göklerin Halifleri’ bölgesi yani Stephan’ların çöplüğü. ‘Yıldızın Halifleri’ buraya izinsiz girmiş olacak.”

Kilise dayanışmayı teşvik etse de, ‘Halif Birlikleri’ arasındaki çekişmeyi körüklediği de oluyordu. Rekabet, Kutsal Emanetlerin daha bol çıkartılmasına yarıyordu.

Esasen, ‘Halif Birlikleri’nin tüm hareketlerinden Kilise’nin haberi olurdu. Yani Berthold’un, ekibi tümden imha edildikten sonra kaçıp kurtulduğunu da, rakip kamptakiler biraz sorup soruşturup öğrenmiş olmalıydı. Yuuki gibi bu işi ancak ucundan tutmuş birinin bile haberi varsa, demek ki olayı herkes duymuştu. Ortada kavga olmasa bile, bu vesileyle birilerinin çıkıp laf sokmak, Berthold’un ekibinin haysiyetini incitmek isteyeceği aşikardı.

Ufak sürtüşmeler sık yaşanıyordu, bir diğer deyişle olaylar çoğu kez laf dalaşı kapsamından çıkacak kadar büyümüyordu. Fakat şimdi…

“Ulan senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?” diye, avazı çıktığı kadar bağırdı ‘Yıldızın Halifleri’nden birisi.
“Alt tarafı gerçekleri söyledim. Sizin gibi yarım yamalak savaşçıların bize ayak bağı olmasından hoşlanmam, dedim. Yolumuzdan çekilin.” Stephan gizlemeye çalışmadığı, buz gibi aşağılayıcılıkla cevap vermişti.
 “Dene de gör bakalım yarım mıyız yamalak mıyız? Gebertirim seni velet.”
Adam, kafasını tek yanağı yukarı bakacak şekilde yana eğdi ve kılıcını kınından çekti.

Yuuki gözü, ‘Yıldızın Halifleri’ saflarında tanıdık bir yüze isabet etti. Başlangıç düzeyi eğitim alan bebeleri derse getirdiğinde, Labirent girişinde karşılaştıkları iri kıyım adamı görmüştü –bu ekip, onun ekibiydi.

İzleyenler sorumsuzca tezahürata başlarken, Yuuki içinde kötü bir önsezi duyarak yüzünü ekşitti. İnsanlar birbirlerine kızınca kolayca ölmekten öldürmekten bahsederlerdi, ama her ufak kavga cinayetle noktalansa bu dünyada canlı kalmazdı. Öldürmek bir yana, kim durup dururken ölmeyi göze alırdı ki?

Bundan ötürü, kavga genelde taraflar silaha sarılmadan biterdi. Kan dökülmeye başlanacak eşiğe gelene dek, iki taraf da kavgayı tırmandırır ama geri dönüşü olmayan noktadan önce fırtınayı dindirmenin bir yolu bulunurdu. Bu, buralarda herkesin sessizce kabul ettiği bir anlaşmaydı. Lakin, nadiren de olsa bu düşünüşe uymayan birileri çıkardı.

“Hepimiz tanrıçanın barış içinde yaşattığı hemşerileriz, ama… eğer bu düşmanlığı sonuna kadar götürmek istiyorsan…” dedi Stephan alçak bir sesle.
“Hemşeri mi? Bana ne lan bundan? Geçmek istiyorsan beni yolundan zorla çek bakalım.”

Dev yavrusu, herhalde tehditkar görünmek için, kılıcını Stephan’a doğrulttu, ucunu yukarı kaldırdığı kılıcı boşluğa doğru sapladı. Ancak, kaldırdığı kılıcı tekrar indirmek nasip olmadı. Çünkü bu hareketi yapar yapmaz, tam ortasından biçilip bir et kütlesine dönüşmüştü.

“Çok yavaşsın.” Birkaç adım geride duran Jahar bir sıçrayışta gelmiş, omuzuna asılı koca kılıcı korkunç bir hızla çekip savurmuştu.
“………!!” Yuuki, yanıbaşındaki Tina’nın nefesini tuttuğunu işitti.

‘Yıldızın Halifleri’nin adamları, dalaşmak için yanlış insanları seçmişlerdi. Jahar çok eğleniyormuş gibi kahkaha attı: “Kılıç çekmek demek, elbet öldürülmeyi de göze almış olmak demektir!”

Birkaç kişi, asık suratla olay yerinden ayrıldı; fakat seyircilerin çoğu heyecanlanmıştı: Müthiş bir tezahürat koptu. Araştırıcılar, ‘Ecel’ denen şeyi kanıksamış kimselerdi. Ezici bir güce sahip birinin özel saldırı tekniğini seyretmek, dalaşın kendileri ile alakası olmadığı müddetçe, sadece eğlenceydi.

Bir an cesaretleri kırılsa da ‘Yıldız’ ekibinin ileri kanadından sağ kalan iki adam, peşpeşe kılıçlarını çektiler. Canlarına yönelik her tehlikeye göğüs germek araştırıcılarda bir içgüdüydü, seçkin ‘Halif Birlikleri’ olarak onurlarını korumak zorundaydılar.

Fakat neticede ahmakça bir hareketti. İki tarafın dövüş yetenekleri arasındaki ayrım çok büyüktü. Göz açıp kapayıncaya kadar ikisi de can verdi: Biri, Jahar’ın kılıcıyla zırhında haç şeklinde bir yarık açılarak öldü. Berthold’un yatağanı diğer adamın iki kolunu da kopardı; sonra da, canının bağışlanmasını dileyen ağzının ortasından geçerek, başını gövdeden ayırdı.

‘Yıldız’ birliğinin geride kalan iki medyum, dizlerinin bağı çözülerek yere çöktüler.
“Hey, Stephan. Bunları da öldüreyim diyorum. Müsaade var mı?”
Stephan’ın hiçbir şey demeden iç çekmesini olumlu cevap saymış olacak ki Berthold, bulaşan kan akıp gitsin diye kılıcını sallayarak sadistçe sırıttı. Jahar denilen adam, savaş meydanına çıkınca neşeli bir deliliğe tutulan birine benziyordu; buna karşılık Berthold etrafa ürkütücü bir karanlık yaymaktaydı.

“Ev– veet, önce hanginizi keseyim? Cevap versenize! ”
Medyumlar, gözlerinin önündeki ölümden uzaklaşmak istercesine, taş döşeli zeminde ağır hareketlerle kımıldandılar. Düşmanla bu kadar yakında olunca, sihirlerini söylemeye yetecek zaman bulamazlardı; hiç şansları yoktu. Kaçamayacak, ayaklarını oynatamayacak kadar korkuyorlardı.

Berthold, onların bu halini alaya alır gibi, ağır ağır saldırı pozisyonuna geçti, kılıcını savurmak üzere kaldırdı…
“Dursana artık, akıl fukarası! ”
“Ha?”
O saniye ufak tefek bir gölge atıldı, yatağan ile onun keseceği adamların arasına girdi. Kılıç bu yeni gelen kişiyi kesmek için rota değiştirdi, gümüş rengi bir pırıltıyla gölgenin boynuna yöneldi.

“Salak!” Yuuki son anda Tina’yı yakasından yakaladı, kızı çekip aldı. Bir yandan da onun boynuna inmek üzere olan kılıca yandan bir tekme atmış, onun yörüngesini değiştirmişti. Berthold’un yatağanı kızın saçlarını yalayıp geçti.

“Savaşmak istemeyenleri öldürmek olmaz!” Tina, Yuuki’nin kolları arasında debelenip çırpınarak bağırdı. “Araştırıcılar, adil ve meşru araştırma yaparak rekabet etseler daha iyi olmaz mı! Sizde onur diye bir şey yok mu!”
“Nereden çıktı bu velet! …Hımm, seni bir yerde gördüm mü ben, evvelden?”
“Velet değiliz biz!” Yuuki’nin elini kenara ittirdi, gözlerini mağrur bir edayla Berthold’a dikti.
“Albertina adında, kentinizi koruyan bir tanrıçayız!”
“………”
Berthold gözlerini iki, üç defa kırpıştırdı; omuzları sarsılmaya başlıyordu.
“H –hı, ha, HAHAHAHAHA! Ah, ah, hatırladım. Sen, o çerçöp dükkanındaki küçük karı değil misin? Neydin neydin, hayalcilik huyun mu vardı, öyle bir şeydi…”
“Hayal filan de…”
Berthold öfkeyle itiraz eden Tina’yı görmezden geldi, Yuuki’ye yaklaşıp onun yakasına yapıştı. “Sana ne dediğimi hatırlıyor musun, hurdacı? Onu güzelce azarla demiştim hani?”

Yuuki, cevap vermeye çalıştığı an yanağına balyoz gibi bir yumruk yedi. Ağzına demir tadı gelmişti.
“Bu da yetmezmiş gibi tam avımı vuracakken elimdekine tekme attın ha?”
“O, o iş bu çocuğu korumaya çalışırken ayağım kazara değdiği için oldu.”
“Orasını anladık. Bilerek tutturabilir miydin ki? Niyetin neyse neydi, benim eşyama pis ayağını sürmene tahammül edemem.”
Tekrar bir yumruk!
“Kimin sayesinde bu şehrin korunduğunu velede öğretsen iyi edersin.”

Berthold’un siniri herhalde geçmişti, Yuuki’yi bırakıp yere tükürdü ve uzaklaştı.
“E –Efendi!” Tina, ağlamaklı bir yüzünü Yuuki’ye çevirdi, Stephan’a öfkeli bir bakış attı.
“Sen lider değil misin! Neden bu şiddete izin veriyorsun!”
Sorusuna cevap beklememişti, ama oğlan buz gibi bir ifadeyle kısa bir yanıt verdi:
“Güç her şeydir. Bu Labirent, böyle bir dünya.”

Bunu söyledi ve ilgisini kaybetmişçesine yürüyüp gitti. Jahar, enteresan bir şeyi inceler gibi Tina’ya şöyle bir baktıktan sonra onu takip etti. Stephan’ın ekibindeki iki medyum, liderlerinin peşinden yürüdü. En son, kendi öldürdüğü adamın cesedine bir tekme savurduktan sonra, Berthold da aşağı kata doğru indi ve gözden kayboldu.

‘Yıldızın Halifleri’nin medyumları, deminki hırgür sürerken sıvışmışlardı. İzleyenler de dağılınca Labirent, her zamanki görüntüsüne geri döndü. Tek fark, geride bırakılan cesetler ve yerdeki kan gölüydü.
“Sakinleştin mi?”
Bu soruyu duyunca, Tina başını kaldırıp hiddetle Yuuki’ye baktı.
“Sa –sakinleşebilir miyim hiç! Neden onlara bir şey söylemedin! O zorba, o kibirli…” Kızın asabı o kadar bozulmuştu ki sözcükler boğazında düğümleniyordu. Cümlenin gerisini getiremedi.
“Eh, Labirent’ten gelme Kutsal Emanetlerin tanrıçalara adanması bizim kenti muhafaza ediyor da ondan. Bu görevdeki başarısı herkesten üstün ‘Halif Birlikleri’nden kim şikayetçi olabilir ki?”
“Efendi, seni böyle aşağıladıkları halde neden bu kadar sakinsin?”
“Tüccarlar kar – zarar hesabına göre hareket ederler çünkü. Ardını düşünmeden ona buna diklenmenin tek kuruş bile getirisi olmaz bana.”
“Öyle de olsa! ...” Tina ufacık ayağını yere vurdu. “En azından Tina istediği gibi davransa olmaz mı? Neden bizi durduruyorsun! Nasıl olsa o Berthold denen tip, bu bedende bir sıyrık bile açamazdı!”

Her ne kadar iyi bir kılıç ustası da olsa, Ejderdişi taşından yapılma silahı olmadan Tina’yı yaralaması imkansızdı. Yatağan ile kesmeye kalkışsa, alacağı tek netice kendi elini incitmek olurdu herhalde.

“Fakat, Stephan beyzademizin bir Ejderdişi silahı var, hatırlarsan…” Tabii o da, bir sürü şahidin önünde küçük bir kıza mızrak saplayacak kadar akılsız olamazdı, orası ayrı. “Ayrıca, kılıçla sert bir darbe aldığın halde incinmezsen sende bir fevkaladelik olduğu apaçık ortaya çıkar. İnsanlar, kavrayışlarını aşan şeyler karşısında korkuya kapılırlar. Tıpkı daha önce, Berthold’u kurtardığın zaman canavar muamelesi görmen gibi. Aynı şey başına tekrar gelsin mi istiyorsun?”
“…………”
“Kılıcını çeken insanın öldürülünce, ektiğini biçmiş olur. Kavganın kazananı kaybedeni belli olduktan sonra ceset üstüne ceset yığmaya kalkışmak ise, elbette aşırıya gitmektir. Başka kimse bir şey yapmazsa, ben onları ikaz edip durdurmaya çalışırdım sanırım… Sen iki hayatı kurtarmayı başardın. Bu kadarı kafi değil mi?”
“Ama…”
Tina’nın duygularını dizginlemekte zorlandığı belliydi. Gözleri yaşlarla dolmuştu.
“Ama insan insanı öldürüyor, hele de görenler bundan eğleniyor! Hele de Tina’nın gözü önünde! İnsanları korumak için yaşayan bir tanrıçanın önüne yaşanıyor bunlar! Bu, araştırıcıların gerçek yüzü mü? Biz buna nasıl katlanacağız? Böyle şeyleri, normaldir deyip kabul etmek zorunda mıyız?”
“………”
Yuuki diyecek bir şey bulamadı. Bir süre sonra, Tina derin bir nefes aldı: “Özür dileriz, sesimizi yükselttik. Efendi, Tina’yı korumak için kendini ortaya atmıştı halbuki. Canın yanıyor mu?” Küçücük elini uzattı, Yuuki’nin ağzındaki kanı sildi.
“İyiyim ben. Önemli bir şey değil.”
“Kutsal Gücüm olsa hemencecik iyileştirebilirdim. Bu haliyle Tina hakikaten hiç işe yaramıyor.” Tina, acı acı gülümsedi. “Böyle bir faciaya yol açsalar da başları derde girmez mi bu adamların?”
“Labirentin içinde olan şeyler için girmez.”

Kent sınırları içinde insan öldürmek yasaktı elbette. Orada kan dökeni Kilise Şövalyeleri hemen enseler ve yargı önüne çıkarırdı. Fakat yasaların gücü, genellikle yeraltına dek uzanmazdı. Labirent’in sessizce kabul edilen uzlaşmalarından biri de, burada yaşanan her elim olayın kaza sayılmasıydı. Bir vaka meydana geldiğinde içeri şövalye birlikleri gönderip inceleme yapmak zordu, yaşamını yitiren her araştırıcı için ayrı ayrı soruşturma açılsa bu işin sonu gelmezdi.

“Güç herşeydir. Bu Labirent, böyle bir dünya.” Stephan sözlerinde haklıydı. En azından, gerçeğin bir boyutu buydu.

“Eh, ben de bu kana susamış işlerden hazzetmiyorum. Ne de olsa ben de buralarda dolaşarak para kazanıyorum.” Yuuki, kendini aşağı görür bir tavırla güldü.

Halbuki eskiden her şey ne kadar farklıydı…

“Efendi? Bir şey mi oldu?”
Tina’nın sesi, Yuuki’yi kendine getirdi. “Ah, yok bir şey. Haydi, ilerleyelim. Burada dikilmenin yararı yok. Daha Labirent’in üst katmanlarındayız, şövalyeler birazdan naaşları kaldırmaya gelir nasılsa.” Aşağı katmanlarda ölenler ise Cisimsiz Mahluklara mama oluyordu.

Ne kerametlerin kudreti ne de Tanrıçaların mucizeleri ölenleri diriltebilirdi. Doğa yasaları böyle buyuruyordu.
“Şey… böyle durumlarda, siz insanlar ölenlere hürmetinizi nasıl gösterirsiniz?”
“Immm, dini törenlerin detayını ben de bilmiyorum, ama genel olarak şöyle:” Yuuki, üç cesede doğru döndü, eliyle boşlukta bir yıldız işareti çizdi. Ve dua etti:
“Göklerin sahibi Tanrı, bu cesur kullarını huzuruna kabul eyle. İlahi merhametinin defterine onların isimleri yazılsın, huzur içinde yatsınlar.”

* * *

{ 3 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan