Posted by : Unknown


“İyi günle… ne, neyiniz var? İyi misiniz?” Dükkanın girişinden kafasını uzatıp içeriye göz atmış Franca’nın sesi telaşla yükselmişti. Çırak kızın gövdesi, dükkanın zeminine boylu boyunca uzanmıştı.

“Vücudumun gücü tükendi de, geri gelmesini bekliyorum. Mühim bir şey değil.”

Tina’dan cevap alınca, yüzü rahatlamayla endişelenmek arası bir ifadede kalakalan Franca dükkana adım attı.

“Bu sabah şifalı ot toplamaya dağa çıktı da, çok yoruldu. Tina, işinden vazgeçip pes ediyor musun? İstersen seni biraz dinlendiririm.”
“Ayyy!” Yuuki’nin sesini duyunca, Tina içinden kuvvetin son damlasını sıkıp çıkarmışçasına ayaklanıverdi. “Daha değil! Haydi bakalım Efendi, bana emir ver bakalım!”
“Aferin, aferin. Madem öyle, ışıktaşlarını depodan çıkar da dükkan önündeki tezgahlara diz bakalım. O bitince mola verebilirsin.”

Franca, patır patır dükkanın içine koşturup gözden yiten Tina’nın ardından bakarak ağzını açtı:
“Ne-, nedense çok gayretli değil mi, küçük Tina?”
“Bu da iyi bir şeydir, değil mi? Araştırma yapmaktan mı dönüyorsun?” Tina’nın sırtında dolanıp kangal yapılmış halat ve bir de çanta vardı. Vakit neredeyse akşam olacaktı. Bu saatlerde araştırıcıların çoğu evine dönüş yolunu tutardı. Bu bir kural değildi ama dükkanların açık olduğu saatler düşünülürse, biraz zaman da aileye beraber geçirilmeye ayrılır ise; çalışmaya en uygun saatler, her meslekte olduğu gibi, gün batımına kadarkilerdi.
“Evet, her ne kadar bugün pek bir sonuç alamamış olsam da.” Franca acı acı gülümsedi. “Alfredo usta: Sen git ben de biraz sonra ardından gelirim, dedi. Şey… bugünlerde Talim Okulu’nda gözükmüyorsun da, sebebi Tina’yla beraber çalışmanız mı?”
“Öyle ya. İşi öğretmem şart, o yüzden yardımcı öğretmenlik işinden de birkaç güç izin aldım.” Talim Okulunundaki eğitimine gelince, devamsızlık ettiğini söylemeye bile lüzum yoktu. Gerçi, normalde de hep devamsızlık yapıyordu ya... “Yoksa bana yine öğle yemeği mi hazırladın? ”
“Ha– hayır!” dedi Franca, yüzü bir anda kızararak. “He –hem o benim öylesine yaptığım bir şey, o yüzden üzülmeyin lütfen! ”
“Tam düşündüğüm gibi, okula benim için yemek getirmişsin. Benim yüzümden boşa gitti, affet. Ama, bir süre Talim Okulu’na uğrayamayacak gibiyim.” Tina’yı bir başına bırakıp okula gitse içi rahat etmezdi, kız bir tüccar çırağı olarak hiç değilse kendi rızkını kazanacak kadar iş öğrensin istiyordu.

“Şey, başı sıkıntıdaki bir çocuğua yardım etmekle, çok harika bir şey yapıyorsunuz Bay Yuuki. Tıpkı bana yardım ettiğiniz gibi. Ancak, bu sizin için de çok güç oluyordur...” Franca başını öne eğdi, sonra kesin bir karara varmış gibi yüzünü kaldırdı. “Şe, şey… belki burnumu sokuyorum ama, be –ben de yardım etsem. Tina ve Bay Yuuki için de yemek yapsam, hiç olmazsa çorbada bir tuzum…”

Daha bu cümle bitemeden, dükkanın kapısı açıldı:

“Hey, görüşmeyeli uzun süre oldu.”

Dükkana giren kişi bir erkekti. Yaşı, otuzlarının ilk yarısındaydı. Sağ kalçasında uzun bir kılıç asılıydı. Boyu uzundu, bünyesi biraz fazlaca uzun ve inceydi. Sevecen bir yüzü vardı, adeta kalbinde hiç hırs yokmuş bir hava yayıyordu.

Alfredo. Üçüncü seviyeden bir araştırıcı. Savaşçı. Ayrıca, Labirent araştırmalarında Franca’nın ustasıydı.

“Hoş geldin, amca.”
“İşler tıkırında mı bari? İyice çalışıp güzelce kazanıyor musun? Franca, halinde bir tuhaflık var senin…”
“Hayır, yok bir şey.” diye, nedense omuzları düşmüş olan Franca cevap verdi.
“Bir şey mi almaya geldin? Yoksa göz okşayan bir Kutsal Emanet mi bulup getirdin?”
“Yok, bir şeyler bulmakta şansımız yaver gitmedi bu aralar. Şimdilik, biraz daha ışıktaşı almak için geldik.”
“Işıktaşıysa, getirsin diye içeriye birini yolladım. Biraz bekleyin.”
“Tamam, tamam. Ama, şaka bir yana, işleri çok büyütemedin be. İhtiyar Boris sağ olaydı, bir güzel bağırırdı sana, değil mi?” Eskiden beri huyu böyleydi, lafını hiç esirgemezdi zaten. Alfredo, hiçbir ekibe bağlı olmadan serbestçe çalışan bir araştırıcıydı. Çok deneyimliydi, ama normalde Labirent’in çok derin katmanlarına inmezdi. Bir çırpıda zengin olmayı hedeflemezdi, sadece geçinmek için araştırıcılık ettiğini söylerdi.

İnsan, Talim Okulu’nda verilen temel bilgi ve becerileri öğrense dahi gerçek savaşı Labirent dışında göremezdi. Tecrübesi az araştırıcıların, ağabey ve ablaları ile beraber sefere gitmesi usüldendi. ‘Öğretmek’ işinde uzmanlaşmış araştırıcıların sayısı hiç de az değildi.

Alfredo bunlardan biriydi işte. ‘Halif Birliği’ üyeleri kadar şöhretli birisi değildi, ama rahmetli Boris ona yürekten güvenirdi.

Franca, Talim Okulu’ndaki arkadaşlarıyla bir ekip kurmuştu, ama Alfredo’dan eğitim almaya da ayrıca zaman ayırıyordu. Ustasının deyişiyle: “Yeteneği de var, ama en önemlisi yükselme azmi…” idi.

Tina, dükkanın içinden göründü. Işıktaşının tahta kasası öyle çok ağır değildi; ama kızcağız, kuvvetsizliğinden olacak, adımlarını dengesizce atıyordu.
“Ay!”
“Dikkat et!” Dengesini yitireyazan Tina’ya, Franca atılıp destek oldu. Paldır küldür düşmesine ramak kalan Tina, neler olduğunu anlayamamış, suratında şaşkın bir ifadeyle kalakalmıştı.
“Tina, teşekkür et.”
“Te–teşekkür ederim, şey, Franca.”
“Bir şey değil.”, diye gülümsedi Franca.
Bu manzarayı seyrederek: “Küçük Tina bu mu? Vay, evinde bir güzel kızı daha misafir ediyorsun demek.” dedi Alfredo.
“Amca, sen böyle söyleyince, insanın burnuna bir yerlerden günah kokusu geliyor.”
“Ben etine dolgun, yetişkin kadınları tercih ederim. Zaten karım da var…”
“Evli olduğunu bilmiyordum. Yoksa çocuğun da mı var?”
“Yok, henüz kısmet olmadı o. Neyse, bu kızın öyküsünü işitmişliğim var. Hafızasını mı kaybetmiş nedir, sen de ona bakıyormuşsun.”
“Ne? Yo, Tina hafızasını filan…” Kız cümlenin tam burasında, Yuuki’nin ona nasıl baktığının farkına vardı. “Eee, yanlış oldu. Kaybettik, kaybettik, hı–hı.”

Yuuki, kıza daha fazla sual sormasınlar diye sözü çevirdi: “Dükkanda biri daha çalışsa fena olmaz diye düşündüm, ona yatacak bir yer de verdim. Hepsi bu. Sadece kâr–zarar hesabına göre vardığımız bir sonuç bu. Biraz tuhaf bir tip ama, kimseye zararı dokunmuyor sonuçta, onu hoşgör amca.”
“Elbette. Ben, araştırıcı Alfredo’yum. Tanıştığımıza memnun oldum, küçük çırak.”
“Hı–hı, biz de çok memnun olduk, Alfredo!”

Tina’ya gülümsedikten sonra, Alfredo bakışlarını Yuuki’ye çevirdi. “Bu demektir ki, bu kız dükkan emanet edilecek duruma gelince, sen de tüm zamanını araştırıcılığa ayırabileceksin.”
“Öyle bir şey yok, ben her şeyden önce araştırıcı değil tüccarım çünkü. Bazen Labirent’e iniyorum ama onu da ticaret için yapıyorum.”
“Gerekli özelliklere sahipsin, neden bizim ekibe katılmıyorsun? İleri kanatta bir adamımız daha olursa işimiz çok kolaylaşır. Hem Franca da sevinir buna.”

 Adam, arada sırada Yuuki’ye şevk vermeye çalışırdı böyle. Söylediklerinin ne kadarında ciddiydi, o kadarını Yuuki bilemiyordu. “Bir destek elemanına kılıç salla mı diyorsun, amca?”
“Bak şimdi, herhalde kılıç savurmayı hiç bilmem demeyeceksin bana. Gençsin, gücün kuvvetin yerinde.” Alfredo neşeyle gülümseyerek, alıcı gözle süzercesine Yuuki’ye bakıyordu. Karıncayı bile incitmez orta yaşlı bir adama benzese de… böyle baktığı zaman gülümseyişinde hep insanı tedirgin eden bir şeyler olurdu.
“Bu arada. Geçen gün Kutsal Emanet aramış da bir tane bile bulamamışsınız. Bugün de eliniz boş dönmüşsünüz anlaşılan. Beni gruba çekmeye çalışmadan evvel, burnunuzun önündeki neticeye bir baksanız nasıl olur?”
“Ah, evet, o dediğin acil bir sorun.” Alfredo’nun suratı durgunlaşmıştı. “Son zamanlarda ‘Halif Birlikleri’nin, hele de ‘Göklerin Halifleri’ tayfasının gözünü kan bürümüş sanki. Halleri beni rahatsız ettiği için aşağıda fazla kalmayıp dönmeye karar verdim. Dertleri ne acaba?”
“Haa, yeni tür bir Cisimsiz Mahluk’un saldırısına uğrayıp kayıp vermişler diye duydum.”
“Demek buymuş, tabii öyle olduysa iş ciddiye binmiştir. O tarafın adamları, en çok şereflerine leke sürülmesinden nefret ederler. Eh, bizim gibi hiçbir yere ait olmayanları ilgilendiren bir mevzu değil gerçi.”

Franca ve Tina, ışıktaşlarını beraberce tezgahtaki kutuya diziyorlardı. “Işıktaşları şuradaymış… bu arada, yedek silah diye taşıdığım hançer çatladı. Yanlış hatırlamıyorsam, sende üçüncü düzey Kutsal Emanet’ten sayılan iyi bir hançer yok muydu? Şu gümüş rengi olan. Onu çıkarsan da bir baksam diyordum.”
“Ah, kusura bakma. Onu sattım gitti.” Aslında, ‘tükettim gitti’ dese daha doğru olurdu. Bahis konusu olan, geçen gün Tina’nın gücünü denemek için kullandığı hançerdi.
“Demek öyle, yazık olmuş. Burayı pek bilinmeyen bir dükkan sanıyordum, iyi malı görünce tanıyan araştırıcıların sayısı mı arttı nedir?”
“Keşke öyle olsaydı…”

Müşteriler dükkanlardan ziyade insanlara sadıktır. İhtiyar Boris amca ölünce, bu dükkanın satışları da pat diye düşmüştü. Yuuki ne yaparsa yapsın, Boris’ten arta kalan boşluğu dolduracak kadar çok müşteri kazanamamıştı. Dükkan işletmeciliğine, yaşının da deneyiminin de yetişmediği apaçık ortadaydı.

Neyse ki Alfredo gibi, Boris zamanından beri müdavim olan müşteriler vardı; paçayı biraz da o sayede yırtabiliyordu. Yuuki bu durum karşısında hem şükran duyuyor, hem de kendi değersizliğine gıcık oluyordu. Bu rahatsız edici düşünceleri aklından savıp:
“Şimdilik, depoda başka bir hançerim var, bakmak ister misin?” demişti ki, dükkanın kapısı açılıverdi.

“Selamlar olsun.”

Bu sözle birlikte, içeriye bir araştırıcı ekibi dalıverdi. Toplam beş kişiydiler. Zırhlarındaki amblem Yuuki’nin gözüne çarptı: Gökyüzünün Tanrıçasına hizmet eden kişilerdi bunlar –‘Göklerin Halif Birliği’.

Başlarındaki herif tanıdıktı: Stephan Klose. Yuuki kaşlarını çattı. O oğlanı gördüğü anda, Franca suratına sert bir ifade vermişti. Stephan ise kıza şöyle bir bakıp geçti, doğrudan Alfredo’ya doğru yürüdü:
“Görüşmeyeli uzun zaman oldu.” Sesinde hiç duygu yoktu.
“Öyle, Stephan.” Alfredo, yüzünde belli belirsiz bir rahatsızlık ifadesiyle karşılık verdi. Herhalde ikisi önceden tanışıyorlardı.
“Bu dükkana girdiğinizi gördüm de… sizinle biraz konuşabilir miyiz?”
Konuşmayı hiç istemediği belli olsa da, Alfredo iç çekip: “Olur ama kısa keselim.” diye cevap verdi. İkisi, dükkanın bir köşesinde bir şeyler konuşmaya başladılar.

“Franca, bir sorun mu var?” Tina donup kalmış gibi duran Franca’ya seslendi. Franca derhal her zamanki güleryüzüne geri dönerek:
“Yo, bir şey yok.” diye cevap verdi. “Bu kadar ışıktaşı yeter, değil mi? Haydi geri kalanları depoya geri götürelim.” İki kız elbirliği edip ışıktaşlarını toparlamaya başladılar.

Halif Birliği’nin Stephan dışındaki dört üyesi, can sıkıntısı çekermiş gibi dükkanın içinde gezinmeye, mallara göz atmaya başladı. Pek de alışveriş yapmaya niyetli gibi değillerdi. Gerçi raflarda yüksek sınıftan araştırıcıların gözüne girecek kalitede mal da yoktu ya. Yuuki:
‘Keşke bir an evvel çekip gitseler şuradan…’ diye, içinden söyleniyordu ki…
“AAA!”
Tina, birdenbire ayağa fırlayıp bağırıverdi. Hemen ‘Halif Birliği’nin adamlarına yaklaşıp, aralarından birini parmağıyla dürttü: “Seni hatırlıyoruz! Kurtardığımız halde Tina’yı bırakıp kaçtın. Kalpsizliğin de bir sınırı olmalı!”

Adam yirmili yaşlarının ortalarındaydı, ters bir tipe benziyordu. Ekipmanına bakılırsa, bir savaşçı olmalıydı. Parmakla dürtülünce bir an afallasa da, hemen kendini toplayıp tersledi:
“Durup dururken ne diyorsun, velet? Hiç karşılaşmadık ki seni…”
“Hayır! Tina hatırlıyor! O Labirent’te –mmgh!”
Yuuki atılıp gelmiş, Tina’nın ağzını kapamıştı. Debelenen kızı zaptetmeye çalışarak, kibarca gülümsedi: “Ah, özür dilerim. Bu kızımızın biraz hayalcilik huyu var da, ara sıra önüne gelene atlıyor böyle.” Böyle diyerek geri geri adım attı.
“Senin dükkanın çırağı mı bu? İyice azarla da aklı başına gelsin. Ne boktan yermiş burası!” Adam, asabı bozuk bir tavırla damağını şaklattı, yakındaki bir duvarı tekmeledi.

Vaziyetin böylece yatıştığını sanan Yuuki tam rahat bir nefes almıştı ki, adamların arasından yangına yağ döken birisi çıktı:
“Neydi bu şimdi? Berthold, ne yaptın bu bebeye, poposunu falan mı elledin? Senin boy ölçüne de tam böyle bir kız yakışır zaten. Kıçını dönüp kaçmazsan için rahat etmiyor herhalde, aciz köpek seni.”

Disiplinli bir ekip görüntüsüne hiç uymayan bu bayağı, alaycı ses bronz tenli, sırtında kocaman kılıç asılı bir erkekten geliyordu. Alay edilen adam –görünüşe göre adı Berthold’du– öfkeli bir suratla elini belindeki kılıca attı.
“Beni adam yerine koymuyorsun galiba, Jahar.”
“Diyelim ki koymuyorum. Ne yaparsın?” Jahar denilen adam aşağılarcasına dudak büktü.
“Hey, bir dakika, beyler –” Yapmayın şunu, diye düşündü Yuuki, içinden ağlamak geliyordu. Eğer burada ölümüne bir döğüş yapılırsa, kesinkes dükkanın altı üstüne gelirdi.

Tam o esnada, kulakları yırtan bir ses işitildi. Gümüş rengi bir ışın, Berthold ile Jahar’ın arasından geçti, duvarda ufak bir delik açtı.
“Siz ikiniz, böyle çirkin hareketleri ıssız yerlere saklayın. ‘Göklerin Halifleri’nin hepsine utanç getiriyorsunuz.”
Hiç mi hiç sevecen olmayan bir sesle bunları söyleyen, Stephan’dı. Ne ara yaptıysa, turkuaz rengi mızrağını kavramıştı. Halbuki demin ne elinde mızrak vardı, ne kalçasında veya sırtında asılı halde bir mızrak taşıyordu. Stephen, her iki adamının itirazsız boyun eğdiğinden emin olunca, elini şöyle bir salladı. O böyle yapınca, mızrak sanki eriyip havaya karışıyormuş gibi, geride iz bırakmaksızın kayboldu.

Bir lider olarak, vitrine böyle bir tavır koyması doğaldı. Bu ekibin muhtemelen en genç üyesi olsa da, yaşından beklenmeyecek kesin bir liderlik yeteneği sergileyebiliyordu.

Stephan, bakışlarını tekrar Alfredo’ya çevirdi: “Siz de böyle bir yerde boş yere soluk tüketeceğinize, bizim tarafa dönseniz iyi olur. Bir araştırıcının değeri, ne sahip olduğu güç ile ne de mazisiyle, yalnızca ve yalnızca başarılarıyla ölçülür. Acemi araştırıcıların öğretmeni olmak size yakışmaz, böyle bir işten kazancınız da olmaz… Fikriniz değişirse sizinle çalışmak isterim, Alfredo.”
Stephan böyle söyledi ve gitmek üzere sırtını döndü.
“Orada biraz dur bakalım, Halif Birliği!” diye seslendi Yuuki, Stephan’ın sırtına doğru. Stephan, suratında hiçbir ifade sergilemeden dönüp ona bakınca, Yuuki konuşmaya devam etti: “Dükkanın duvarında açtığın deliği öylece bırakıp gitmek var mı?”
“… Doğru, ayıp etmişim.” dedi Stephan, sıkkın bir tavırla burnundan hıhladıktan sonra. “Duvarına delik açılmakla, bu binanın değerinin daha da düşebileceği aklıma gelmemişti.”

Parmağıyla bir gümüş para fırlattı. Yuuki parayı yakaladı. Stephan ve ekibi, yürüyüp dükkandan çıktılar.
Acı bir gülümseme ile, Alfredo sessizliği bozdu: “Özür dilerim, bir sürü hırgür çıkardılar…”
“Bence senin bir suçun yok amca. ‘Halif Birlikleri’ni tanıyormuşsun, galiba?”
“Eskiden, biraz tanırdım.”

Daha fazla soru sorulsun istemez gibiydi, bu yüzden Yuuki mevzuyu eşelemekten vazgeçti. Onun yerine, Tina’nın:
“Aaaaaaaaaaaaaaaaa! Saygısız adamlar!” diye bağıran sesi işitildi. “Efendi de hatalı, Efendi de! Neden o adamlardan para aldın ki?”
“Alabileceğimi alırım ben. Prensip meselesi.”

Yuuki hafifçe omuz silkti. Herifin dediği doğruydu, bu saatten sonra duvarda bir iki gedik açılsa ne olurdu,açılmasa ne olurdu? Ama başına sorun çıkaran adamlara, hiçbir şey olmamış gibi eyvallah etmeye de mecbur değildi.

“Yine de, ‘Halif Birlikleri’ ile mümkün mertebe kavga etmemek en iyisi. Böyle gelmiş böyle gider…” diye Franca, üzgün üzgün gülümseyerek Tina’yı teselli etti.

Bu arada… Yuuki, Stephan ve adamları içeri girdiği an kızın gözlerine yerleşen tuhaf bakışı hatırladı. Şimdi her zamanki haline dönmüş gibiydi, ama… o deminki hali neyin nesiydi?
“Sen kızgın değil misin, Franca! Acemi dediler sana!”
“Şey, seviyemin o insanlarınkinden daha düşük olduğu doğru çünkü…” Franca dördüncü seviye bir araştırıcıydı. Stephan birinci seviyeydi, diğer tipler herhalde en azından üçüncü seviyede varlardı. Ayrıca bu kent, ‘Halif Birlikleri’nin Labirent’ten bulup getirdiği Kutsal Emanetlere bereket hayata tutunuyordu. Sosyal konum itibarı ile, Stephan gibilerin başları göklerdeydi.

“Eee? Ne istiyormuş senden, amca?”
“Şu can kaybına neden olan, malum Cisimsiz Mahluk’un teranesi. Bu konuda bildiğim bir şey var mı, onu sordu. Ellerinde pek ipucu yokmuş, o yüzden yüksek seviyeli araştırıcılardan bilgi topluyormuş. Gerçi yaratık, ta altmışıncı kademenin oralarda bir yerde yaşıyormuş, ama…”
Her ne kadar canavarı avlamak üzere yola çıksan da düşmanın özelliklerini, saldırı metodunu vesaire bilmemek büyük hata olurdu. Önceden veri toplamak, standart bir önlemdi.
“Ben uzun süredir derin katmanlara inmedim, böyle sorular sorulunca mahcup oluyorum. Ah, evet –o tayfada Berthold diye biri vardı ya hani? O adam, yok olan ekibin lideriymiş. Onun tanıklığına göre, o Cisimsiz Mahluk insan şeklindeymiş, keramete benzeyen ama daha evvel kimsenin görmediği bir saldırı yöntemi kullanıyormuş.”
“Berthold…” diye fısıldadı Franca. Alfredo, kaşlarını biraz çatarak kızı süzdü.
“Ah, özür dilerim. Bir şey yok. Sözünüze devam edin lütfen.”
“Demek bir şey yok... pekala. Tanığa göre, insan şeklindeki Cisimsiz Mahluk ona kıs kıs gülmüş. Eğer bu doğruysa canavarın zeka seviyesi çok yüksek olabilir, diye düşünüyorlar.”

Bugüne dek, hissettiklerini ifade edecek kadar akıl sahibi bir Cisimsiz Mahluk’a hiç rastlanmamıştı –en azından resmi olarak. Eğer doğruysa, bu büyük bir keşifti doğrusu.

“Stephan’ın ekibine Berthold’u katıp, bu esrarengiz canavarın görüldüğü katmana inmeyi deneyecekler.” Berthold, şaka yollu ilave etti: “Tabii, o alemde yaşananların bizimle alakası yok. Üzerinde kafa yorduğumuza değmez.” Gülümsüyordu.

*

“Söyle bakalım, ne demek oluyordu o deminki hareketlerin?” Alfredo ile Franca gittikten sonra, Yuuki Tina’yı karşısına almış konuşuyordu. Kızda hala isyan havası vardı. “O adamla ekibi sana bir şey mi yapmaya kalkıştı?”
“Onu kurtarmaya çalışıyordu Tina.” Tina surat asa asa anlatmaya başladı.

* * *

Büyük bir oda. Bunun merkezinde büyüyen büyük bir ağacın kovuğunda, küçük kız gözlerini dünyaya açmıştı. Doğal beşiğinden çıktı, çevresine bakındı. Zemine, duvarlara, bitkilere baktı. Duvarın kenarında taştan yapılma, abideye benzer bir cisim vardı. Kızın dışında hareket eden hiçbir şey yoktu.

Varolmaya henüz başlamış küçük kız, gövdesini örten tek kat kumaş dışında hiçbir şeye sahip değildi. Lakin kendini aciz hissetmiyordu. Kim olduğunun, ne yapması gerektiğinin bilincindeydi.

Önce, ilk takipçisi olacak kişiyi, Silahşor’unu çağırmak zorundaydı. Tanrıçalar başkalarına saldıramazlardı, yani bir korumaya ihtiyaç duyarlardı. Sonra Solitus şehrine çıkacak, sonra da düşmanlarını yenecekti.

Kız, gözlerini yavaşça kapattı, içindeki Kutsal Güç’ü odakladı. Çağırma işlemi, herhalde birkaç dakika içinde bitecekti. Bittiği anda da, kızın mücadelesi başlamış olacaktı.

Tam o sırada… kızın konsantrasyonu kesintiye uğradı. Birisinin, tanrıçalara yalvaran –kurtarılmayı dileyen birinin telaşlı sesini işitmişti. Kızın kararsızlığı sadece bir an sürdü. Çağırma işini bitirecek zamanı yoktu. Tek başına, sesin geldiği yere koştu. Sahip olduğu Kutsal Gücün hepsini kullanıp bitirmesi gerekse de, o adamı mutlaka kurtaracaktı.

Çünkü o, şehri ve insanları koruyan bir tanrıçaydı.

* * *

“Tina hareket edip o yere gittiğinde gördü ki bir Cisimsiz Mahluk, kertenkelemsi bir yaratık bir sürü insanı öldürmüştü. Bu bizi çok sarstı, gene de; hiç olmazsa sonuncu insan yaşasın da evine dönebilsin diye elimizden geleni yapmalıyız, diye düşündük. Kılpayı, Cisimsiz Mahluk’u bir başka boyuta fırlatıp hapsetmeyi başardık. Tina’nın sırtından büyük bir yük kalkmıştı. Kutsal Gücü nasıl olsa bir şekilde toplarız, diyorduk. Bir tanrıça olarak, bizden yardım isteyeni, bir tek can olsa dahi kurtarabildiğimize seviniyorduk.

Kız, bu yüzden gülmüştü. Adamı yanına alıp, yeryüzündeki şehre çıkarmaya niyetliydi. Ancak… istediği olmamıştı. Tina’yı bir tür Cisimsiz Mahluk sanan Berthold, kızı oracıkta bırakıp kaçmıştı.

Kutsal Gücünü tümden bitirip, tek başına bırakılmış kız, Labirent’te yolunu yitirmişti. Yaralanması mümkün değildi, ama bir süre sonra yorgunluk ve açlık dayanılmaz hale gelmişti. Nihayet, kuvveti tükenmişti.

“Sonra da ben seni buldum. Demek böyle olmuş…”

Berthold’un tek kolunun koparılmış olması da, bilgi karmaşasından ötürü Tina’nın suçu sanılmıştı. Kızcağızın üstüne çok pis çamur atmışlardı, doğrusu.

“O yüzden… o yüzden Tina çok öfkeli! Minnet bilmezliğin de bir sınırı vardır! Anlıyorsun değil mi, Efendi!” Tina, omuzları inip kalkarak derin derin soluyordu; ve Yuuki’ye bakan gözleri adeta ateş saçıyordu.
“Ha? Ah, evet, anladım. Öyle olduysa tabii ki öfkelenirsin. Labirent’te çok iyi bir şey yapmışsın.” Yuuki biraz düşündükten sonra ekledi: “Ama, talihsiz bir yanlış anlaşılma olmuş. O adam seni kötü kalplilikten ötürü yanlış anlamadı, sonuçta.” Gerçi şu Berthold denen herif, hiç de sağlam karakterli birine benzemiyordu ama o konu ayrı, bu konu ayrıydı.
“Tina hatalı mıydı diyorsun yani, Efendi?”
“Yok be, ne ilgisi var? Öfkelenmek beyhude diyorum alt tarafı. Dünyada kaç insan varsa, o kadar da bakış açısı vardır. Fikirler de değer yargıları da kişiden kişiye değişir. O yüzden, talihsiz yanlış anlaşılmalar doğar. İnsanların yığıldığı bir şehirde yaşıyorsan, bunu hayatın gerçeği diye kabul edeceksin.”
“Üfff...”
“Sırf seni anlamadılar diye her seferinde küplere binersen, yaşayamazsın. O adamla bir alakan kalmamış artık. Unut gitsin onu. En iyisi bu.”

Araştırıcılara işin aslını anlatmaları gerekmiyordu. Yeni tür Cisimsiz Mahluk hakkında, ‘Halif Birlikleri’nin en seçkin elemanları öyle ya da böyle bir rapor hazırlayacaktı. Tina bu olaydan biraz ders çıkaracak, dünyayı biraz daha iyi tanıyacaktı. Böylece, mesele kapanmış oluyordu.


…daha doğrusu, Yuuki öyle zannediyordu.

{ 2 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan