Posted by : Unknown




BÖLÜM 2  –  EVE  ALINMIŞ  BİR  TANRIÇANIN  GAYRETLERİ

“Ey kentimizi koruyan tanrıça!” Yuuki sözleri alçak sesle yuvarladı. “Dükkanımızda birikmiş kirleri almanı niyaz ediyorum.”
“Dileğini gerçekleştirelim bakalım, Efendi.” Kız ciddiyetle baş salladı. “E, bunu nasıl  kullanmak gerekiyor?” Elinde tuttuğu toz bezini kaldırıp gösterdi. Yuuki’nin satın aldığı eski kıyafetleri kuşanmış, başına üç köşeli bir bez bağlamıştı. Tastamam hizmetçi bir kıza benzemişti.
“Önce bezi kovadaki suya batır bakalım.”
“Böyle mi?”
“Öyle. Şimdi bezi iyice sık. Sonraki dileğim, rafların üzerinden birkaç kez geçmen.”
“Böyle mi… bu arada, neden böyle resmi resmi konuşuyorsun? Rahat davranmana Albertina olarak izin veriyoruz, Efendi.”
“Böyle yaptıkça kinayeli konuşma isteğimi kaçırıyorsun. Haydi bakalım Tanrıça hazretleri, şu baştan başlayıp malları yerinden indir de rafları sil bakalım. O tarafa dışarıdan çok toz toprak giriyor. İşin bitince eşyaları yerlerine geri koy. Malları düşürüp zedelememek için çok dikkat etmen gerektiğini söylemeye gerek yoktur herhalde.”
“Hı–hı, anladım hepsini.”

Tina böyle söyledi ve sakat hareketlerle toz alıp temizlik yapmaya koyuldu. Yuuki’nin desteğine karşılık, Tina şimdilik dükkan işlerinde yardım edecekti –böyle konuşmuşlardı. ‘Efendi’ diye hitap etmek de, Tina’ya sorarsanız, bir şükran ifadesi olarak Yuuki’ye saygınlık katma amacını güdüyordu.

Eh, konuşma tarzındaki ve davranışındaki ufak tefek acaipliklere göz yumarsanız kızın hal ve gidişatı hiç fena değildi. Okuma yazması da hesap kabiliyeti de iyi kötü vardı. Biraz eğitilirse çok iyi bir tüccar olabilirdi.

Yuuki bunları düşünürken dükkanın girişinden şöyle bir ses işitti: “İyi günler. Açık mısınız?”

Franca kapıdan dükkana bakınıyordu. Doğru ya, dün konuştuklarında ‘Uğrarım’ demişti.

“Ah, evet evet. Hoşgeldin. Daha öğle bile olmadı, bugünkü araştırma seferi erken bitmiş anlaşılan.”
“Hayır, daha gitmedik. Hazırlık yaptıktan sonra Tanrıların İncisi'ni koyduğum kesede bir delik gördüm, bu vesileyle yenisini almaya gideyim dedim…” Derken Franca’nın gözleri Tina’ya rastladı ve rast geldikleri yerde uzun süre kaldı. “Bi… bir kız? Bay Yuuki’nin dükkanında bir kız var?”
‘Neden bu kadar sarsıldı ki?’ diye düşündü Yuuki. Gerçi Franca’nın hakkı vardı, Tina’da hiç de erkek çocuğuna benzer bir yan yoktu ya…
“Şeyy, müşteri gelince ‘Hoşgeldiniz’ demek gerekti değil mi patron?”
“Öyle. Çok enerjik söylemelisin ama.”
“Öyleyse bu kişi dükkanın bir müşterisi değil!”
Franca dehşete düşmüş gibi dudaklarını büzüp bir adım geriledi.
“Dur, dur; önce sakin ol, Franca. Bütün ihtimalleri düşünelim. Bu kızın sadece Bay Yuuki’nin akrabası olması ihtimali de var değil mi, var. Kız kardeşi olması ihtimali, ablası olması ihtimali, annesi olması ihtimali… yok o olamaz herhalde. Bir de karısı olması…”
Yuuki: “Orada dur Franca!” diye seslendi.
“Olmasın… olmasın!” diye gözlerini iri iri açıp, yüksek sesle bağırdı beriki.
“Tamam olmasın, olmasın da neden bahsediyorsun?”
“Kesinlikle olması… ha? Eee, konu neydi?”

Görünüşe göre aklı başına geri gelmişti. “Neyse, boşver onu.” dedi Yuuki. “Tanıştırayım, bunun adı Tina.”
“Tina… hanım. Şey, ‘bunun’ diyebildiğine göre çok yakınsınız… herhalde. Na, nasıl bir ilişkiniz var, diye sorsam?” Franca bunu gülümseyerek sordu ama dudaklarının gerginliği, zorla tebessüm ettiğini ele veriyordu. Yuuki, ‘Al bakalım, nasıl izah edeceğiz şimdi?’ diye düşünüyordu ama Tina ona fırsat bırakmadan söz aldı:
“Bizi satın aldı, o bizim Efendi’miz.”
“Efe, Efendi mi? Kim Efendi?”
 “Şu Yuuki denen adam, Efendi.”
“Neyi satın aldı demiştin?”
“Tina’nın bedenini.”

Bu sözcükler havada asılı kalmış gibi oldu, hava da adeta buz gibi soğumuştu.
“Be… Beden… mi?”
“Dur biraz, Tina.”
Etrafındaki atmosferin nasıl değiştiğini hiç mi hiç algılamayan kız, hiç oralı olmadan sözlerini sürdürdü. “Ya, öyle. Bedenini satarsan sana yardımcı olabilirim, dedi Efendi. Yok, aslında tam öyle olmadı; ‘Ne istersen yaparım, yeter ki bana yardım et’ diye Tina ondan ricada bulunmuştu aslında.”
“Yardım… istedin ve…”
“Bundan ötürü, eğer nasıl bir ilişkimiz olduğu sorusuna cevap vermek gerekirse Tina, Efendi’ye ait bir mülk. Tina da, mümkün olsa kendi şahsını Efendi’ye, istediği gibi kullansın diye sunmak istemezdi; ama başka seçeneğimiz yoktu. Elden ne gelir?”
“………”

Franca’nın yüzü Yuuki’ye doğru döndü. Gözleri yaşlarla dolmuştu.
“Benim tanıdığım iyi kalpli Bay Yuuki, artık yok olmuş. Neden böyle oldu? Niye böyle bir şey yaptınız?”
“Doğru ya, niye böyle oldu ki şimdi?” diye Yuuki içini çekti.
“Biraz çay içip sakinleşelim, olmaz mı Franca? Tina, sen de şu ağzını bir daha açma. Yoksa iş iyice arapsaçına dönecek.”

*

“Şimdi demin anlattıklarımı tekrar et bakayım.”
Franca dükkandan ayrılmıştı, Yuuki de Tina’yı karşısına almış konuşuyordu.
“Tina, şey, hafızasını kaybetti, haline acıyan Efendi de onu ağırlamaya karar verdi, hepsi bu. Kesinlikle Tina’nın bedenini satın alma filan, öyle bir şey olmadı.”
“Aynen. Bundan sonra bu hikayeye göre yaşayacağız. Ayrıca, ‘Efendi’ demeyi de bırak.”
“Ne için? Tanrıça nasıl bir tanrıça ise, Efendi de bir efendi değil midir?”
“İyi de…”
“Sonuçta yanlış bir şey demiyoruz, değil mi? Zira şimdi, Tina senin mülkün, öyle değil mi?”
Mülk sözcüğünü kullanmanı da yasaklıyorum.”

Franca’ya durumu, biraz çarpıtarak izah etmişti. Olayları; Labirent’te baygın bir kız bulduğu, kızın kimliğinin meçhul olduğu, onu geçici olarak koruyup kollamaya karar verdiği şeklinde anlatmıştı: ‘Kızcağızın aklı hala biraz karışık, o yüzden ara sıra tuhaf şeyler geveliyor ; ciddiye alma lütfen.’

Sonuçta Franca ikna olmuş, hatta epeyce duygulanmıştı. Çabuk yargıya varmak gibi bir kötü huyu olsa da aslında çok iyi kalpli bir kızdı.

Tanrıça, bu yeni kurallardan hiç de hoşnut kalmamış gibi görünüyordu ama itiraz da etmedi. Neticede, Tina’nın ‘özel kimliği’ni tamamen gizlemek şarttı. Hele de, daha dün Tina ile beraber yaptıkları o ‘deney’in sonuçları düşünülecek olursa…

* * *

“Bu, ‘Tanrıların İncisi’ dedikleri Kutsal Emanettir.” Yuuki, bıldırcın yumurtası kadar iki adet taşı yanyana, Tina’nın önüne koydu. Medyumların güç kaynağıydı bu taşlar. Kutsal Güç depolama özelliği bulunan cevherlerdi. İnsan iradesine kolayca tepki verirlerdi, Medyumlar onlardan çıkardıkları Kutsal Güç ile keramet yapabilir hale geliyorlardı. Yani, yoğunlaşırılıp taşınabilir hale getirilmiş Kutsal Güçtü, bu inciler.

“De bakalım, bunlardan hangisi gerçek?”
“Gerçek, derken içinde Kutsal Güç olanını mı seçmemi istiyorsun?”
“Aynen öyle.” diye baş sallamıştı Yuuki.
“Öyleyse ikisi de gerçek. Lakin soldakinin Kutsal Gücü daha çok. Sağdakinde, çok az Kutsal Güç var.”
“Doğru yanıt.” Yuuki kızın kabiliyetini kabul etmek zorundaydı.

İçinde Kutsal Güç barınan eşya, dış görüntüsü nasıl olursa olsun, hatta kullanılıp gücü kısmen tüketilmiş bile olsa, Kutsal Emanet diye tanımlanırdı. Her Kutsal Emanet’in değerini, sakladığı Kutsal Gücün miktarı belirlerdi. Ejder dişi taşı gibi paha biçilmez ve nadir eşyalar, Birinci Sınıf Kutsal Emanetlerdi; Işıktaşı gibi her yerde bulunanlar Beşinci Sınıftı. Kutsal emanetler, bu beş kategoride sınıflandırılıp pazarda alıcıya çıkarlardı.

Tanrıların İncisi edinmekte başlı başına bir zorluk yoktu, bir sürü dükkanda mal olarak satılıyorlardı. Ama barındırdığı Kutsal Gücü yüksek olandan düşük olanlara kadar, bir sürü çeşidi vardı incilerin. Elbette, Kutsal Gücü çok olanlar daha nadirdi, uzun süre kullanılabiliyorlardı; fiyatları da hayli kabarıktı.

Şimdi, Yuuki’nin elindeki iki küçük inciden biri, argoda Çöp Taş denen beşinci sınıftan bir şeydi; diğeri bu dükkandaki yegane birinci sınıf Kutsal Emanet olan, son derece yüksek saflıkta bir maldı. Hiçbir insanda, Kutsal Gücü isabetli bir şekilde hissedebilme yeteneği yoktu. Yüksek Derece sahibi Medyumlar bile kesin konuşamaz, olsa olsa “İçime öyle doğuyor” diyebilirlerdi.

Bu yüzden normalde şekle, eşyanın büyüklüğüne veya temizliğine, üzerinde çatlak olmamasına göre içindeki Kutsal Gücün büyüklüğü tahmin edilmeye çalışılır; (İçinde büyük Kutsal Güç saklayan cisimler kolay bozulmazdı. Kutsal Emanet kılıçlar ve zırhların büyük birer hazine sayılmaları bu yüzdendi) eşyalar işe yararlılık ve kullanım alanına göre bir kategoriye sokulurdu.

Bu tekniğe ‘Erbaplık’ deniyordu. Yuuki bu alanda yetenekli oluşu sayesinde meslektaşlarının arasında iyi kötü bir itibara sahipti.

“Birazcık bakmakla Kutsal Emanet’in kalitesini ölçebilmek, bunu ben bile yapamam.”
“Ben bakmadan bile anlarım, Efendi. Kutsal Gücü hissediyorum çünkü.”
“Ya… tamam, bir sonraki deneye geçelim öyleyse.” Kabzası gümüş rengi bir hançer çıkarıp, masanın üstüne koydu.
“Deminki inciye kıyasla seviyesi çok düşük bunun.”
“Gene de hayli yüksek sayılır.” dedi Yuuki. Üçüncü Sınıf bir Kutsal Emanet idi bu. Çok keskin bir aletti. Pazarda satılsa, ederi kabaca iki yüz, üç yüz dinar kadardı. Bir aile herhalde o meblağla bir, iki ay geçinebilirdi.
“Bu bıçak, düşük seviyeli bir canavarın derisine çalınsa o deriyi lime lime kesebilir sanırım. Tina, senden bununla kendini kesmeyi denemeni istiyorum.”
“Olur, tamam.”
Tina hiç itiraz etmeden, hançeri kınından çekti. Hiç tereddüt etmeksizin hançeri sağ eliyle kavradı, masanın üstüne koyduğu sol elinin tersine hızla indirdi.
“Oldu mu, Efendi?”
“………”
Bıçağın keskin ucu Tina’nın elinin tenine değmiş, değdiği noktada da duruvermişti. Deride hiçbir yara açamamıştı.
“Tina ve diğer tanrıçalar görünmez bir ilahi güç tarafından korunurlar. Böyle yarım yamalak Kutsal Güçlerin o korumayı aşıp bize zarar vermesi imkansızdır.”
“…Kutsal Kalkan, denen şey mi bu? O olduğu müddetçe hiçbir insan bir tanrıçayı yaralayamaz, diyor Kilise. Labirent’te yara almadan dolaşabilmen de bunun yüzünden mi?”
“Ne oldu, Tina’nın sahici bir tanrıça olduğuna ikna olabildin mi? Efendi.”
Tina’nın yüzünde muzaffer bir tebessüm vardı.
“Henüz ikna olmadım. İhtiyaç duyduğum bir tek kanıt kalıyor geriye. Gerçek bir mucize gösterebiliyor musun, gösteremiyor musun?”
Tina: ‘Amma da şüpheci bir adam bizim şu Sahip…’ gibisinden bir şeyler mırıldanırken Yuuki söze devam etti:
“O bıçağı yemeyi denesene.”
‘Bıçağı ye’, kulağa çok tuhaf gelen bir istek olsa da Tina hiç sual sormadı. Sanki, Yuuki’nin sözleri ile nasıl bir eylemi kastettiği başından belliymiş gibi, hançeri eline aldı. “Bunun değerli bir şey olduğunu söylemiştin de… yok olursa aldırış etmezsin, değil mi?”
“Senin güçlerini test etmeme yarayacaksa, bu masrafa girmeye değer.”

Oldu o zaman… diye mırıldanan Tina iki elini uzatıp üzerinde tutunca hançer, masanın üstünden kalkıp yavaşça havaya yükseldi. Hançer, bir ışık zerreciğine dönüştü ve kızın vücuduna gömülüp kayboldu.

Tanrıçalar, kendilerine adanan Kutsal Emaneti parçalayıp içindeki Kutsal Gücü bedenlerine katarlardı. Bu gücü de, türlü türlü mucizeler göstermek için tüketirlerdi. Kutsal Emanetlerin mucizevi güçlerin kaynağı olduğunu kime sorsan bilirdi ya, demin Yuuki’nin tanıklık ettiği manzarayı gözüyle görmüş adam pek azdı.

“Hakikaten yapabiliyormuşsun. Öyleyse, bir de mucize göster lütfen.”

İnsanların kullanabildiği kerametler ile Tanrıçaların mucizeleri arasında bazı büyük farklar vardı. Bunlardan en bilineni, insanın elinden gelenlerle tanrıçaların yapabildikleri arasındaki farktı. Geçmişi geleceği görmek, insanoğlunun ilmini aşıyordu; hava olaylarını ve iklimi kontrol etmek, zamanı kontrol etmek gibi tüm dünyaya tesiri dokunacak şeyleri tanrıçalardan başkası yapamazdı. İnsanların kullandığı kerametler; saldırmak, kendilerini savunmak, yaraları iyi etmek gibi ufak çaplı fenomenlerle sınırlıydı ve bunlar da en çok Labirent araştırıcılığında kullanıma uyarlanmış kabiliyetlerdi.

Ayrıca, harcanan Kutsal Güce karşılık açığa çıkarılabilen işin boyutu, yani verimlilik düzeyi de farklıydı. Denilene göre insan soyundan gelme medyumların yaptığı bir işin aynısını; bir tanrıça yüzlerce, binlerce kez daha az Kutsal Güç ile halledebilirdi.

“Eh, öylesine ‘mucize’ diyorsun da… görmek istediğin mucize hangi mucize?”
“İnsanın yapamayacağı bir şey olsun da, ne olursa olsun.”
“Bu kadarcık Kutsal Güçle öyle çok büyük bir iş yapamayız. Ufak ölçekli bir şeyi bir defalık görmek istiyorsan, o başka. ‘Koruyucu’ bir varlık olan tanrıçalığın doğasından ötürü, insanlara zarar verecek bir şey de yapamayız. Bunlar dışında insanların yapamayacağı bir şey…”
“Bir yerden başka yere göz açıp kapayana dek gitsen? Tanrıçalar bunu yapabilir diyorlar.”

İnsanları ve cisimleri bir konumdan diğerine uçurmanın, imkansız olduğu varsayılıyordu. Böyle bir sihirli teknik olsa, tehlikelerle dolu Labirent araştırıcılığı mesleği çok kolaylaşırdı herhalde. Labirent’te çok nadir de olsa, insanı bir yerden diğerine bir anda gönderen mekanizmalar ve tuzaklar vardı ama nasıl işlediklerini kimseler çözememişti.

Ne var ki, tanrıçaların mucizelerine gelince iş değişiyordu. Efsaneye göre, hayatı tehlikeye düşen araştırıcıların pat diye, topluca Labirent’ten çıkıverdikleri olmuştu.

“Hah, eğer gidilecek yeri gösteren bir işaret varsa, bu mümkün. Yön ve mesafe doğru tayin edilirse hiç sorun değil.”
“Ya işaret yoksa, ne olur?”
“Bu yerden kaybolur ama başka yerde açığa çıkmayı başaramayız.”
“Hiç de kulağa hoş bir fikir değil bu. Nasıl bir işaret istiyorsun?”
“Uygun olan… hah, mesela şu.” Tina’nın gözleri, iki Tanrıların İncisi’nden birine odaklanmıştı.

*

“Haydi bakalım, git!” dedi yemek odasına yeni dönmüş olan Yuuki.

Tina’ya göre, her bir Kutsal Emanet’ten yayılan Kutsal Gücün emaresi birbirinden farklıydı, bir tanesinin verdiği hissi akılda tuttu mu o Kutsal Emanet’i yol işareti niyetine kullanabilirdi. Yuuki, Tanrıların İncisi’ni (daha ucuz olanını) Tina’nın bilmediği bir yere saklamıştı. Tina oraya gidecek, inciyi alıp dönecekti. Tina’nın güçlerini bu yöntemle sınayacaklardı.

Tina, Yuuki çıktığı zaman oturduğu şekilde, pozunu hiç bozmadan oturuyordu hala. Tüm o zaman boyunca yerinden hiç kımıldamamış gibiydi, Yuuki’yi takip etmiş gibi görünmüyordu.

“Hı–hı, öyleyse hemen kaybolup geri geleceğim. Beni bekle lütfen, Efendi!”

Bu şevk dolu cümleyi der demez, Tina ortadan kayboluverdi.

Yuuki, Tanrıların İncisini dükkanın ardındaki bir yere, bir ağacın ufak göletin üstüne doğru sarkan ince bir dalına saklamıştı. İnci, Tina boyundaki birinin göletin kıyısından uzansa da asla erişemeyeceği bir yerdeydi. Eğer kız, kendini görünmez eden bir tür sihir kullanıp Yuuki’nin gözünü boyamaya çalışmıyor da, sahici bir mucize ile kendini incinin yanı başına gönderiyorsa…

“Eee, eaaaaaaaaaaaaay!”

Arka taraftan bir çığlık geldi. Ve bir şeylerin, suya düşerken çıkardığı ses. Yuuki mırıldandı:
“… demek böyle oldu. Bu da demektir ki, kız gerçekten de tanrıçaymış.”

* * *

{ 5 yorum ... read them below or Comment }

  1. Elinize kolunuza sağlık hocam devamını bekliyorum hangi gün veya günlerde geliyor acaba

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim.
      Aşağı yukarı on günde bir yeni bölüm yüklemeye çalışıyorum.

      Sil
  2. herife bak ya son kısım güldürdü :D

    YanıtlaSil

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan