Posted by : Unknown




Talim Okulu’ndan dönen Yuuki, dükkanı boylu boyunca geçip içteki yatak odasının kapısını açtı.

Yatak boştu.

“Nereye gitti ki bu?” Dinlenmek istiyorum diye tutturan kıza odayı ödünç vermiş, işbaşı yapmak için Talim Okulu’na doğru yola çıkmıştı. O arada, kız da çıkıp gitmişti herhalde. Yuuki yatak odasına girip içeriyi inceledi. En azından yatak, kullanılmış gibi görünüyordu.

Tam o sırada, kulağına ufak, metalik bir ses geldi. Kulak kesildi. Mutfaktan, hayır mutfağın bitişiğindeki kilerden mi geliyordu? Oraya doğru seğirtip odanın girişinden içeriye göz atınca, ufak tefek bir gölge gözüne çarptı. Gölge, eline aldığı bir elmayı ağzına yaklaştırıp, fikrini değiştirmiş gibi tekrar uzaklaştırıyordu… sonra iştahı onu baştan çıkarmış gibi, dişlerini elmaya geçirdi.

Haşırt, diye bir ses çıktı ve o sanat eseri denecek güzellikteki çehreyi, çocuksu ve art niyetsiz bir gülümseme kapladı. Herhalde şu an, elmanın sululuğu ve şekerli tadı ağzında dağılmaktaydı.

“Hey, ne yapıyorsun bakayım?”

Laf ağzından çıkar çıkmaz, kız şaşalayıp titredi, dönüp ona baktı. “A, ah, sen miydin? Geri döndün demek?”
“Şimdi geldim. Eee, o elma nereden çıktı?”
Tina telaşa kapılmışçasına elindeki kırmızı meyveyi ardına sakladı.
“Eğer onu kilerde bulduysan, bana ait demektir.” Geçen gün Franca’nın alıp Yuuki ile paylaştığı elmalardan biri olacaktı. Ekonomik durumu açlık sınırında gezen Yuuki için değerli bir gıdaydı o elma.
“Yok, şey… öyle değil.”  Kız, eli halen ardında, kafasını hızla iki yana salladı. “Tina bir şeyler çalıp da yemeye çalışmaz ki! Sadece, şey, gözümüzü açınca karnımız acıkmıştı da, yiyecek bir şey arayıp…”
“Arayıp?”
“Burayı bulduk, sonra da elma, şey, sanki onu yememizi istiyormuş gibiydi…”
“……”
“Şey, ya da Tina’ya verilmiş bir adaktı belki…” Sesi gitgide küçülüyordu. Görünüşe göre suçluluk duyuyordu. Eh, labirentte baygınlık geçirmişti; karnında sabredemeyeceği kadar büyük açlık duyan birini suçlamanın manası yoktu. Tam içinden: ‘Kafasına acıtmadan vurmak ceza olarak kafi, bir tanecik meyveyi de verelim bari’ diye geçirip iç çekiyordu ki, Yuuki’nin gözünün önüne üzerinde küçük küçük diş izleri taşıyan bir elma uzatıldı.
“Şey, özür dilerim.” Tina bunu derken başını eğmişti. “Aslında, senin meskeninde olan şeylerin sana ait olacağını düşünmüştüm. Lakin ne yapayım, yeme isteğine direnemeyip…” Yaramazlık yapmış azarlanan küçük bir köpeğe benziyordu.

O sırada, kızın karnı işitilecek bir sesle zil çaldı. Yuuki kendini tutamadan güldü: “Ah, canın sağolsun.”
“… Kızgın değil misin?”
“Yanlışını anlamışsın. Şu oda yemek odası. Sana kıyak yapıp bir şeyler hazırlayacağım, elmanı orada beklerken yiyebilirsin.”
İnsan, alıp getirdiği şeylerden sorumludur. Sofraya çocuk porsiyonuyla bir tabak daha koymaktan ne çıkardı ki?

“Immm, çok lezizdi.”
Tina elindeki kabı sofraya koyup, doymuşluk anlatan derin bir oh çekti. İkram, alt tarafı salamura et katılmış lapaydı. Yuuki sonuçta usta bir aşçı filan değildi, ama eskiler ‘boş bir mide dünyadaki en güzel baharattır’ demişler. “Fakat, pek değişik bir tahıl bu. Tina bu nedir bilmiyor.”
“Pirinç bu.”
“Pirinç?”
“Bilmiyor musun? Eh, buralarda pek görülen bir tahıl değil; kentte satılmaya başlanması bile yeni sayılır.”
Genel konuşursak, başlıca gıda tahıllardı, onları yumrulu bitkiler takip ederdi. Şehrin dışındaki tarım alanından çok çeşitli bitkiler elde edilse de, pirinç halen az rastlanan bir besindi.
Elma üstüne bir de lapa yiyince, çakma tanrıçanın karnı doymuştu anlaşılan. “Tekrar teşekkür edelim. Yuuki Katamiga, Takaagami…”
“Takamigahara. Söylemesi zor, istersen Yuuki diyebilirsin.”
“Öyleyse Yuuki. Labirentten Tina’yı çıkarmana, bize sofra donatmana yürekten şükran bildiriyoruz. Bir mümin olarak, eline Tanrıça’dan teşekkür dinleyecek çok fırsat geçmez. Kendinle gururlanabilirsin!” Çabuk konuşup nefesi tükenmiş gibi dümdüz göğsünü kabarttı, ‘Hı–hı!’ diye bir ses çıkarıp sözü bitirdi.
“Terbiyeli bir çocuk musun, kibirli bir çocuk musun anlamadım gitti. Ayrıca ben bir mümin değilim.”
“Değil misin?”
“Değilim. Evet, bir soru da ben sorayım bakalım. Sen kimin nesi oluyorsun?”
“Kaç kere tanrıçayız dedik ya. Hayır, öfkelenmemeliyiz. Kendini kavminin yerine koyup, kavmini memnun etmek bir tanrıçanın görevidir. Bir tanrıça, sırf muhatabının anlayışı kıt diye gazaba gelmeyen bir varlıktır. Ne harikayız, değil mi? Şimdi hayranlık duymana müsaade veriyoruz.” Hımlayarak başını öne salladı.
“Eeee, velev ki tanrıçasın. Beş tanrıça arasından hangisi oluyorsun?”

‘Göğü Tutan Tanrıça’ ‘Güneşi Göğe Çıkaran Tanrıça’ ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’ ‘Yıldızları Işıldatan Tanrıça’ ‘Yerleri Koruyan Tanrıça’. Beş tanrıçanın künyeleriydi bunlar, kim olsa bilirdi. Ama Tina beklenmedik bir cevap verdi:
“Bilemiyoruz.”
Yuuki kaşlarını çattı. “Bilemiyoruz mu? Niye be?”
“Bilmediğimiz şeyi bilmeyiz da ondan. Tanrıçalar için beş künye var, onu biliyoruz. Fakat Tina, kendisi hangi tanrıçadır, bunu bilemiyor.”
“Bilemiyorsun da, bu özgüven nereden geliyor? Neden tanrıça olduğunu düşünüyorsun?”
“Düşünüyor değiliz, biz bir hakikati biliyoruz.”
Tartışma bir duvara toslamıştı. Yuuki iç çekip soruyu değiştirdi.
“Öyleyse, mevkice kentimizin koruyucusu ve Tanrıça olan Albertina hazretleri, neden Labirent’te baygın yatıyordu acaba?”
“Tina, diyebilirsin demedik mi? Çekingenlik etmene gerek yok.” Hiç de ironiden rahatsız olmuş gibi görünmeyen kız, söze devam etti: “Labirentte bulunmamızın nedeni, orada doğmuş olmamızdır.”
“Orada mı doğdun?”
“Mevcut hale geldim, de denilebilir. Labirentteki geniş bir odada, Tina kendi varlığının farkına vardı. Biz, o an var olmuştuk artık.”
“Labirenti araştırırken belleğini yitirmiş falan olmayasın?”
“Hayır.”
“Böyle kestirip atman da ‘bir hakikati biliyoruz’ diye mi?”
“Öyle.”
Yuuki hımlayarak kafa salladı, başını kaşıdı.
“Eeee, hani ‘doğdum’ diyordun ya, ne zaman oldu bu iş?”
“Gözümüzü açmamızdan sonra; şey, sonra bir sürü şey oldu işte, sonra Labirent’te gezinmeye başlamamız, yürümekten bitkin düşüp devrilmemiz, bir iki gün kadar herhalde. Vücut saatimize göre, tahminimiz budur.”
“Seni bulduğum yerdeki ayak izlerinin tazelik derecesine ve senin üzerine birikmiş tozların miktarına bakarak, orada bir gün kadar yattığını söyleyebilirim…” Yani, Tina’nın sözüne inanırsa, o dünyaya geleli en fazla üç gün geçmişti. “Ama birkaç günlük bir bebeğe benzemiyorsun, konuşabiliyorsun, elma nedir biliyorsun; normal olarak insanın burnuna yalan kokusu geliyor.”
“Yalan değil. Tina en baştan beri bir sürü şey biliyordu.” Keyfi kaçmış gibi dudaklarını büktü. “Mevcut hale geldiğimiz anda bilgiye halihazırda sahiptik.”
Yuuki, ağzını tekrar açmadan evvel biraz düşündü.
“Sana birkaç soru soracağım. Fazla düşünmeden, mümkün olduğunca kısa zamanda cevap vermeyi dene. Bilmediğin şeye bilmiyorum deyip geçebilirsin. Bu kentin ismi ne?”
“Solitus değil mi?”
“Labirent’in diğer adı?”
“Bab–ı Ali.”
“Amblem olarak Pentagram sembolünü kullanan topluluğun adı?”
“Penta… gram?”
“Şöyle bir şey…” diyerek Yuuki masanın üstüne parmağıyla beş köşeli bir yıldız şekli çizdi.
“Ah, Beş Kutsal Kilise tabii.”
“Pekala, Beş Kutsal Kilisenin katedralindeki yeni çan kulesi ne zaman yapıldı?”
“Onu bilmiyoruz. Herhalde güzel bir ses çıkararak çalıyordur, değil mi?”
“Bu dükkandan kent meydanına inmek için, hangi yoldan geçmek gerek?”
“Onu da bilmiyoruz. Kente çıkmışlığımız yok çünkü.”

Yeri gelmişken: Çan kulesinin inşası biteli bir ay olmuştu. Kulenin açılışını kutlamak için epey büyük bir festival düzenlenmişti. Meydanına inmek için dükkanın önünden geçen yolu dosdoğru takip etmek yeterliydi. Bu şehrin hangi sakini olursa olsun, bunları kesin bilirdi.

Yuuki, sorularıyla kızın bilgi alanlarını sınıyordu. Kız herkese mal olmuş bir bilgiyi, elmanın ne olduğunu bilip de yakın geçmişe dek hiçbir yerde satılmayan pirinçten habersizdi. Tanrıçalar ve kilise üzerine bilgisi vardı da, yeni çan kulesi hakkında hiçbir şey duymamıştı, kentin coğrafyasına da yabancıydı. Lisan becerisinin özünde bir problem yoktu. Konuşma tarzı biraz değişik olsa da, bunun şahsiyetinden öte geldiği varsayılabilirdi.

Yani… genel geçer bilgiye sahip; ama kentin durumunu, güncel haberleri bilmiyor. Tüm ipuçları birleşince bu sonuç çıkıyordu. Ayrıca, Tina ısrarla yer altı dehlizlerinde doğduğunu iddia ediyordu. Temel bilgilere başından beri sahipti. Kente gelmişliği ise yoktu. En azından, Yuuki’nin yaptığı çıkarımsama bu yöndeydi. Baştan sahip olduğu bilgiler yalnızca umuma mal olmuş bilgilerse, değişken şeyleri bilememesi tabii idi. Soruları ‘refleksle’ denecek kadar çabuk cevaplamıştı, yapmacıklık edecek kadar düşünmeye vakti olmamıştı. Eğer hesap yapıp rol kesmeyi becerebildiyse bu büyük başarı olurdu doğrusu, kız pek öyle işlere yatkın karakterde gibi de görünmüyordu. Anlattığı hikayeye olasalıkla kendisi de inanıyordu.

“Bu kadarı kafi midir?”
“Evet. Zahmet oldu, sağol.”
“Lafı mı olur, müminlerin suallerine yanıt vermek bir tanrıçanın ödevidir. Tasa etmen lüzumsuz. Eee, bu sorularınla neyi öğrenmek istedin?” Tina merakla, Yuuki’ye doğru eğilerek sordu.
“Senin gerçekten bir tanrıça olup olmadığını. Ama kesin bir sonuca varamadım.”
“Gerçekten öyleyiz dediğimiz halde… bir numaralı inananım amma da kuşkucu çıktı.”
“Kuşkucuysam bana ‘inanan’ da diyemezsin gerçi. Neyse, öyle bir yerde tek başına bulunman öyle tuhaftı ki, ben de kendi içinde tutarlı bir izah bulmaya çalışıyorum.”

Yuuki, sorularının açısını değiştirmeye karar verdi: “Hey, eğer sen bir tanrıça isen, Silahşorun nerede?”
“Uhhh…” Tina, diyecek bir şey bulamadı, gözlerini yere çevirdi. Silahşor: Normalde her tanrıçanın yanında ona hizmet eden, aleme dehşet verecek kadar güçlü bir muhafız, bir üstün insan bulunurdu. Beş Kaidenin tanrıçaları birer silahşorle beraber gezerdi. Çocuk olsa bilirdi bunu.

“Eğer senin yanında bir Silahşorun varsa, senin tanrıçalığına inanabilirim. Çağırsana onu.”
“Her tanrıça önce bir Silahşor çağırır ve kendini ona korutur. Bunu Tina da biliyor. Elbette, biz de Silahşor çağırma yetisine… sahiptik.”
“Sahiptik derken?”
“Şeyy, doğduğumuz sırada Silahşor çağırmaya yarayan Kutsal Güce sahiptik. Ancak, şey, bazı nedenlerden ötürü o gücü çok kullanıp bitirdim.”

Kutsal Güç, diye bir tanrıçanın mucize gösterme kudretine deniyordu. İnsan medyumlar, Tanrıların İncisi denen cisimler sayesinde bu güçten geçici olarak faydalanabiliyordu; böylece, asıl mucizelerin çakması denilebilecek ufak çaplı kerametler gösterebiliyorlardı.

“O ‘bazı nedenler’ hangi nedenlermiş bakalım?”
“Bunun ne ehemmiyeti var ki?” dedi Tina, anlatmak istemediğini belli eden bir suratla. “Sebepler bir yana şu an açık olan şey, Tina’nın Kutsal Güçlerinin sıfıra indiği. O yüzden Silahşor çağıramam.”
“Anladık anladık. Silahşorun olmadığı için şehre gelmek zorunda kaldın, Labirent’te yolunu şaşırıp sonuçta bir yere yığılıp kaldın demek.”
“Evet, aynen öyle.”
“Ama, bir tek mucize bile gösteremiyorsan tanrıça olduğunu da ispat edemezsin. Akıl sağlığını yitirip zıvanadan çıkmış biridir bu, deseler bu herkese daha makul gelir.”
Yuuki böyle der demez, kendine tanrıça diyen kız yanaklarını şişirdi: “Kutsal Gücü geri dönerse Tina da Silahşor çağırabilir, mucize gösterebilir. Zıvanadan da çıkmadık. Tanrıça olarak yapmamız gereken şeyleri, yenmemiz gereken düşmanları, hepsini aklımıza yazdık!”
“………”
Yuuki’nin: Hah. Her şey bir yana, hayli duygusal bir tip bu… diye düşünerek seyrettiği Tina burnundan tıs tıs soluduktan sonra boğazını temizledi, kendini sakinleştirdi:  “Evet Yuuki, şimdi biz soru soralım: Sen tanrıçalar için çalışan bir Araştırıcı mısın?”
“Ne münasebet.”
“………”
Daha baştan duvara toslayan Tina ağzını pat diye kapattı… bir an sonra, kararsız bir sesle devam etti: “Ne, nede, neden? Tina’yı kurtarıp labirentten çıkartmadın mı? Hem, Araştırıcıların görevi tanrıçalar için Kutsal Emanet toplamak değil midir?”
“Benim asıl mesleğin tüccarlık. Labirent’te bulunmuş ne varsa satarım, biri Labirent’te bulduğu bir şeyi satın almamı isterse satın alırım. Araştırıcılara yönelik sarf malzemeleri pazarlarım. Arada araştırıcılık yaparım ama tamamen ticari amaçlarla. Seni oradan çıkarmam da şans eseriydi.”
“Ö, öylese Tüccar Yuuki’ye söylüyorum: Ey Bizim, Albertina’nın birinci inananı, bize hizmet etmene müsaade veriyoruz!”
“Ney?”
“Şu an için Tina’nın hedefi, Kutsal Güçler elde edip bir Silahşor çağırmak. Bunun için Kutsal Emanet devşirmek gerekli. Güvenebileceğimiz birinin yardımını istiyoruz. Ayrıca, geçici mabedimi buraya kuracaksak, şüphesiz şehri tanıtacak danışmanlık edecek biri gerek. Tina yeni doğdu ve dünya meselelerine yabancı!”
Bunu sanki böbürlenir gibi söylüyor Neyse, uzun lafın kısası: ‘Yardımını istiyoruz’ kısmıydı. Tina’nın Yuuki’ye bakan gözlerinden, kızın duruşundaki güçlü tavrın tam tersi bir ifade, endişe okunuyordu.
“Sana demek istediğim birkaç şey var. Ama bir konuda baştan anlaşalım –benim evimi öyle kafana göre mabet filan yapmayacaksın.”
“…olmaz mı?”
“Olmaz.”
Kızın omuzları düştü. Buradan kovulursam gidecek yerim yok, diye düşündüğü belliydi.
“Fakat. Barınak istiyorsan burada kalmana itiraz etmem. Seni kapı dışarı etmek içimden gelmiyor.”
“Sahi mi!”

Birdenbire Tina’nın yüzü aydınlanıverdi. Yuuki, geçmişte bizzat pek çok kişinin iyiliğini görmüştü. İnsan da olsa tanrı da olsa, birilerinin başı sıkıntıdaysa ona yardım olmak güzel şeydi. Karşılığında para alamayacak olsa bile.

“Hey, seni kutsuyorum! Benim bir numaralı inananıma da bu yakışırdı zaten!”
“İnananın değilim. Dahası, sana karşılık talep etmeden verdiğim tek şey kalacak bir yer. Kutsal Emanet toplamak, Silahşor çağırmak gibi şeyleri kendin hallet lütfen.”
“Ya, yaaa…”
“Sonradan başıma dert sarılmasın diye net bir şekilde söylüyorum. Sana kayıtsız şartsız yardım etmeyişimin iki nedeni var.” Tina’yı karşısına alacak şekilde bir sandalyeye oturan Yuuki, kızı süzerek konuştu. “Öncelikle; ister doğruyu söylesin ister söylemesin kendine ‘tanrıça’ diyen birinin yanında olmak sıkıntı doğurur. Duyanlar, bunu yüksek ihtimalle küfür diye yargılarlar. Bu şehirde Kilise’nin düşmanı durumuna düşersen seni barındırmazlar. Bu yüzden, seni tanımadan sadece ev sahibin olan birisi say beni.”
“Bu senin bana inanıp inanmamanla ilgili bir mesele değil yani, öyle mi?”
“Aynen. İkinci şartım da şu: Ben güvenilir ve dürüst ticaret yapan bir tüccarım. Tüccar dediğinin işi, karşılığında para alıp hizmet vermektir. Sen benim yardımıma gerek duyuyorsan, ne âla. Herkes istediğini istemekte özgürdür. Ama sen, yardımım karşılığında ne ödeyebilirsin ki? Paran var mı yanında?”
“Yok…”
Tina böyle deyip başını eğdiyse de, hemen ardından yüzünü kaldırıp Yuuki’ye baktı.
“Ama, gücümüzü geri getirirsen Tina kesinlikle sana yeterli mükafatı…”
“Öyle yarım yamalak vaadlere karnım tok benim.” ‘Günün birinde öderim.’ diyenlerin borçlarını eksiksiz ödediğine hiç tanık olmamıştı. “Benim inandığım tek şey paranın alımgücüdür. Yokluk içine düşmeyi reddederim. Meteliksizsen kendi sorunlarını kendin çözmelisin. Herkes kendisinden mükelleftir, sen de kendi sorumluluğunun sahibisin. Başkalarının yardımı, bedelsiz alınacak şey değildir. Bu dünya bu mantıkla işler. Bu kadar.”

Söylerken, Yuuki bunların kulağa çok kalpsizce geldiğinin farkındaydı. Ama bir çizgi çekmeye mecburdu. Ancak, Tina hiç öyle karamsarlığa kapılmadan, kaşlarını biraz çatıp düşünceye daldı; nihayet ağzını açtığında:
“Bunun tersini söylersek, para ödersem Yuuki’nin seve seve yardımcı olacağı sonucu çıkar, değil mi?”
“Eh, istersen lafı öyle de anlayabilirsin. Nasıl anlarsan anla, sonuçta paran yok değil mi?”
“Evet, Tina’nın şu sıra parasız olduğu doğru ama… bir yol daha var.”
“Bak sen. Neymiş o, sorabilir miyim?”
“Sana… bu bedeni satacağım!”
“…………” Yuuki boş bulundu, sandalyesinden kayıp düştü.
“Ne oldu?”
“Ne mi oldu? Bak buraya, Tanrıça hazretleri, aklın başında mı? Aklınız başınızda mı? Bedeni satmak ne anlama gelir biliyor musun?”
“Ne anlama?” Tina boş bakan gözlerini kırpıştırdı. “Eee, getir götür işlerine yardım etmek gibi, elimden ne gelirse yaparım. Bana istediğin gibi emir verebilirsin. Kutsal Emanet alabileceksem, ondaki Kutsal Güce uygun mucizeler gösterebilirim. Sadece senin için. İnsan dünyasının parasıyla tanrıça satın almak, alıcı için çok iyi bir alışveriş doğrusu.”
“Tam tahmin ettiğim gibi, ne dediğini kendin de anlamıyormuşsun çocuk. Haydi onu geçtim, kendine ucuzluğa çıkmış mal muamelesi yapan ilah da ilk defa görüyorum.”
“Burası Labirent’ten ne çıkarsa çıksın alan bir dükkan değil mi? Öyleyse, Labirent’te bulduğun Tina’nın ta kendisinin bedeni de pekala satılır. Bu mantığa uygundur. Haydi, hiç çekinmeden beni alabilirsin! Oradan gelen parayla Tina, seni ona yardım etmekle vazifelendirecek!”
“Bir ağzımı açsam bir sürü laf sokacağım ama nereden başlayacağımı bilemedim. Her şeyden önce, ben insan alıp satmam. İnsan ticareti şehir kanunlarınca yasaklanmıştır.”
“Öyleyse mesele yok.” Hımlayıp baş salladı ve devam etti: “Tina insan değil tanrıça çünkü. Bu yasaları çiğnemekten sayılmaz. Yani bu insan ticareti değil, ilahi varlık ticareti.”
“İlahi varlık da alıp satmam canım.”
Tina, bu karşılığı beğenmemişçesine dudak büktü. “Tina Labirent’te yere düşmüş halde bulunduğuna göre, senin onu satın alman gerekir. Yoksa deminki sözün yalan mıydı? Güvenilir ve dürüst ticaret yapan tüccar, yalan mı söyler?”
“Yok, şimdi yalan dediğin normalde… tamam buldum: Bak şimdi, sen bulunmuş bir eşyaysan, kurtarılmış mal prensibinden ötürü senin sahibin zaten benim. Çünkü seni ben aldım getirdim. Senin, kendin üzerinden satış yapma yetkin yok, anlarsın ya.”
“Daha şimdi ‘Herkes kendinden mükelleftir, kendi sorumluluğuna sahiptir’ diye ders veriyordun ya.”

Yuuki diyecek söz bulamadı. Tam kaçış yolu buldum sanırken kız birden laf ebesi kesilivermişti. Kızın art niyeti de kötü niyeti de yoktu, besbelli; bu yüzden onu idare etmek daha da zordu. Yuuki bir müddet düşündü, ve ağzından şu soruyu çıkardı:
“Farzet ben seni almadım. Başka dükkanlara gidip aynı teklifi onlara da yapacak mısın? ‘Benim bedenimi satın alın’ diye.”
Tina tereddütsüz yanıtladı: “Hı – hı. Öyle yapmaktan başka çarem kalmayacak, değil mi?”

Yuuki, böyle bir durumda neler yaşanacağını gözünde canlandırdı. Şehirde yasadışı mallar pazarlayan bir sürü kötü ruhlu tacir vardı. Dahası, demeye dili varmıyordu ya, her yerde böylesi yaşı genç, vücudu dümdüz kızları seven üç beş zengin bulunurdu. Tabii, her talep de kendi arzını doğururdu.
“………”
“Ne oldu, bir sorun mu var?” Tina sessizleşen Yuuki’ye bakıp kuşkulanmış bir sesle sordu. Sonunda Yuuki derin bir soluk aldı ve ağzını açtı: “Elden ne gelir? Anlaşıldı. Ben seni alacağım. Bunun bedeli olarak da elimden geldiği kadar sana yardım ederim.”
“Şey, yani…”
“Lakin!” Yuuki, şen bir sesle bir şeyler söylemeye yeltenmiş Tina’yı susturup lafa devam etti. “Koşullarım var. Umuma açık yerlerde ben tanrıçayım demeyeceksin. Bu kural, tanrıçalık hakkında her şeyi ve gelecekle ilgili planlarını da kapsıyor.”
“Anladım.”
 “Bir koşul daha. Seninle kontratımız, sen Silahşor çağırabilecek kıvama gelene dek geçerli. Bu dileğin asla gerçekleşmemesi durumunda, ikimizin de kontratı bitirmeye karar vereceğimiz güne dek geçerli. Kontrat bittiğinde, çalışmalarımın karşılığı olan ödülü alacağım. Artık para mı olur, ejder dişi taşı falan mı olur, ödemenin cinsi çok mühim değil; ama Yüksek Kademeden bir Kutsal Emanet şeklinde yapılmasını yeğlerim.”
“Anlaştığımıza göre, Tina’nın bir tanrıça olduğunu kabullendin diyebilir miyiz?”
“Kabullenmedim efendim. Ama red de etmiyorum. Kesin konuşmak gerekirse, tanrıça olup olmaman önemli değil.”
 “Önemli değil…” Kız, kafası karışmış gibi bir surat takındı.
“Sahici de olsan sahte de olsan sana yardım edip karşılığını alacağım –netice değişmiyor. Kısaca, ‘Tina adında bir tanrıça gücünü geri kazanmak istiyor’ varsayımına göre hareket edecek, seninle işbirliği yapacağım.”

Kız hımladı, güzel kaşlarını birbirine yaklaştırarak düşünceye daldı. “Hoşuma gitmeyen yanları olsa da, bir uzlaşma noktası yakaladık. Pekala, bugünden itibaren Tina’nın bedeni senin mülkün, sen de Tina’ya yardımcı olacak kişisin.”
Yuuki: Anlaşma imzalandı, diye düşünerek başını hafifçe salladı. Muhtemelen başına bela alıyordu… ama risk olmadan alışveriş yapılamazdı. “E, öğrenelim bakalım. Bir Silahşor çağırmak için nasıl bir Kutsal Emanet gerekiyor?”
“Bir düşüneyim…” Tina, bir fısıltıya kulak kabartır gibi gözlerini yumdu. “Şurası senin depondu değil mi? Şu an, bu dükkandaki tüm Kutsal Emanetlerin toplam gücü bile, kafi gelmekten çok uzak.”
“Ya, böyle şeyleri anlıyorsun demek.”
“Kutsal Gücü hissetmeden mucize gösterebilir miyiz hiç? Tina’ya göre son derece doğal bir şey bu. İstersen çok hayran kaldım diyebilirsin, bu bizi rahatsız etmez. Haydi bakalım, bir iki övgü fena olmaz.”
“Dur bakalım, senin şu yeteneği bir test edelim.”
Yuuki’nin iltifat etmeksizin geçiştirmesi Tina’yı biraz düş kırıklığına uğratmıştı. Yüz ifadesine de yansıdı bu. “Test etmek, ne demek?”
“Senin gerçekten mucize gösterip gösteremeyeceğini sınamak istiyorum.”

Dedik de, nasıl bir işlemle sınasak… diye kendi kendine fısıldadığında, Tina yüksek sesle:
“Önce bir sorum var.” dedi. “Hazır yeri gelmişken…”
“Nedir?”
“Tina senin mülkün olmuş olsa da, halen bir tanrıçadır. Öyleyse sen de, şu sorunun cevabını düşünmelisin: Sen Tina’nın sahibi misin, yoksa kulu musun?”
Tanrıçalık iddiasındaki kız böyle dedi; ve yüzünde son derece ciddi bir ifadeyle, boynunu yana doğru eğerek, Yuuki’yi süzdü.

{ 2 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan