Posted by : Unknown


“Dün o kadar deney yaptın, Tina’yı da sırılsıklam ıslattın, Tina’nın tanrıça olarak sahip olduğu güçleri kullanabildiğini de gördün; gene de tavrında bir değişme olmadı Efendi.” Tina, adım atarken bir yandan da huysuz huysuz konuşuyordu. “Nasıl desem… daha çok şaşırsan, itaatkar olsan, bize övgüler düzsen sana kızmayız, biliyor musun?”

“Şaşırdığımı kabul ediyorum. Kırk yıl düşünsem, böyle şeyler yaşayacağım aklıma gelmezdi.”
“Öyle mi! Öyleyse…”
“Ama, daha en başında ‘Tina adında bir tanrıça gücünü geri kazanmak istiyor varsayımına göre hareket edeceğim’ diye anlaşmıştık. Güçlerinin varlığını kanıtlayabilmiş olmamız hiçbir şeyi değiştirmedi. Anlıyorsun ya?”
“Yani, bir tanrıçaya bu şekilde muamele ediyorsun, öyle mi?” Tina, Yuuki’nin peşisıra yürürken homurdanarak dudaklarını büzdü.
“Ah, hazır konusu açılmışken… bundan böyle benim iznim olmadan Kutsal Emanet yemeye mucize gösterme gücünü kullanmaya filan kalkışmayacaksın. Yoksa işler kesinkes arap saçına döner.”
Tina, surat asarak da olsa bunu onayladı: “Kabul. Efendi öyle emir veriyorsa, elden ne gelir? Şimdi nereye gidiyoruz acaba?”
“Yapılacak bazı işlerim var, hem onları halledecek hem de sana kenti göstereceğim. Şimdilik benim dükkanımın bir çalışanısın. Solitus’un her yerini bileceksin ki sonradan başımız ağrımasın. İşini doğru dürüst yapman gerekiyor. Öncelikle, kiliseden başlayalım.”

Kentin merkezine doğru, cadde boyunca yürüdüler. Tina, sonradan görme biri gibi etrafına bakınıp duruyordu.
“Bu civara ‘Labirent Yolu’ deniyor. Adı üzerinde, Labirent’in girişine kadar giden bir yol bu. Araştırıcılara yönelik pek çok dükkan bu yolun kıyısına dizilmiştir.”
“Tıpkı Efendi’nin dükkanı gibi, ha? Ancak… gözümüze çarpan her dükkan, Efendi’nin dükkanından daha büyük. Üstelik de içlerine bir sürü müşteri giriyor.”
“Ben sattığım malı da müşterimi de dikkatle seçerim de ondan.”
“Ah, demek öyle! O yüzden büyük bir ticarethaneye ihtiyacın yok!” Kızın masum ifadesinde beğeni okunuyordu. Şüphe hissi diye bir şey yok bunda, diye mırıldandı Yuuki. Kız, onun söylediği şeyi ciddiye alınca biraz utanmıştı. Sözü çevirmeye karar verdi.

“”Ah, buradan ilerisi kentin merkezi… Kuzeydeki dağın yamaçlarına doğru gidersen, İşçi Yolu mahallesindeki konutlara varırsın. Ayrıca, birkaç tane de ufak meydan var. Gıda ve gündelik kullanıma yönelik mallar satan dükkanlar ve Pazar yeri oradadır. Oraları sonra göstereceğim sana.”

Labirent yolunu geçince küçük bir meydana çıktılar, bunun kenarında beyaza boyalı bir bina vardı. “Bu, Beş Kutsal Kilise... desem de, Kilise’nin en kıdemli azası Papa’nın yaşadığı yer daha kuzeydeki Papalık Mahallesi’nin meydanı önündeki büyük katedral. Buraya dikilmiş bina, asıl kilisenin şubesi gibi bir yer. Her semtte bir tane var bunlardan.”
“Evet, Tina gibilere tapınılan yerler.”
“Ayinler, kutsal kitap okumaları filan burada yapılır. Kilisenin başka işleri de vardır. Asayişi muhafaza etmek, vergi toplayıp kullanmak, anlaşmazlıklarda hakemlik etmek gibi.”

Araştırma yapılan Labirent dehlizlerinden “Halif Birlikleri” sorumlu olsa da, esasında kentin idaresini üstlenen organizasyon Kilise’ydi. Kilise, Yuuki’nin bu dünyada kendine düşman etmek isteyeceği en son güçtü. Kilise’nin otoritesi öyle kuvvetliydi ki, zavallı bir tüccarı burnunun ucuyla hıhlayarak bile darma duman edebilirdi.

“Benim içeride biraz işim var Tina, burada beni bekle. Kendi başına bir yerlere gitmeye kalkma sakın.”

Labirentin girişini koruyan Melchior gibi adamlar kiliseye bağlı birer şövalyeydi, ama Tanrıçalara inanç açısından kıyaslarsak rahipler şövalyelerden çok daha katıydı. Eğer Tina’yı yanında götürür de kız ağzından tuhaf bir söz kaçırırsa, Yuuki kızı kurtarabileceğinden emin değildi.

“Anlaşıldı.” Kızın onayını böylece aldıktan sonra, Yuuki kiliseye girdi ve genç bir rahipçe karşılandı: “Tanrıçanın selameti üzerinize olsun. Sizi buraya nasıl bir mesele getirdi?”
“Ah, mesele denecek kadar büyük bir durum yok. Bu aralar satışlarım biraz iyi gitti de. Tanrıçaya şükranlarımı sunmak için, ufak da olsa bir bağış yapmak istedim.”
“Ne iyi düşünmüşsünüz.” diye güldü Rahip. Yuuki, kendini zorlayarak onar dinarlık beş gümüş parayı rahibin ellerine uzattı. Bunu yaparken kalbi sızım sızım sızlıyordu, ama tebessümünü bozmamayı başardı. İşler yaver gitmezse, vergi ödeme günü gelince parayı denkleştirmek için mallarının bir kısmını ucuzdan satmak zorunda kalabilirdi. Bu rahatsız edici düşünceyi aklından savdı.

“İsminizi kayıtlara geçireyim mi?”
“İsimsiz, diye yazın yeter. Yalnız, sizinle biraz tüccarlık meseleleri hakkında sohbet etmek isterim.”
“Bence sakıncası yok. Derdiniz nedir?”
“Son zamanlarda, dünyamızda bir şeyler değişmedi mi, sizce?”
“Hayır, ben bu aralar bir değişiklik farketmedim. Beş yıl evvelki son vakadan beri ‘Büyük Kemirme’ yaşanmadı, ürünlerin kötü hasat vereceği şeklinde bir haber de almadık. Salgın hastalık belirtisi de yok. Her yer barış içinde. Kuşkusuz bunu, tanrıçaların bizi korumasına borçluyuz.”
“Ben, Labirent Yolu üzerinde bir dükkan kurdum da… son günlerde araştırıcıların hali nasıldır acaba?”

Kilise’nin bir görevi, alelade insanlarla tanrıçalar arasında köprü rolü oynamaktı. Tanrıçalara doğrudan bağlı sayılan “Halif Birlikleri” ile bu nedenle dirsek teması halindeydiler. Tabii, Kilise ile Halif Birlikleri arasında da anlaşmazlıklar çıktığı oluyordu. Öyle ya da böyle, Labirent içindeki araştırıcıların durumunu ve hangi Halif Birliği’nin daha çok Kusal Emanet kazandığını Kilise iyi bilirdi. O bilgiye ortak olmak isteyen tüccarlar da pek çoktu. Bunu Kilise de bilirdi, biraz bağışta bulununca sohbet arasında ‘şefkat gösterip’ bir şeyler anlatırlardı.

“Ah, doğru ya… ‘Göklerin Halifleri’nin ana kuvvetlerine bağlı bir ekip, araştırma esnasında ezici bir pusuya düşürülmüş diyorlar. Labirent’in derin katmanlarında daha önce hiç görmedikleri türde bir canavarla karşılaşmışlar, beş üyelerinden dördü hayatını yitirmiş, hayatta kalan liderlerinin de kolu ısırılıp koparılmış.”
“Bu… çok acı bir haber.” Dün Melchior’un lafını ettiği ‘kaza’ buydu herhalde.
“Ecel, Tanrı’nın kurduğu değişmez düzenin bir parçası. Ondan bizi tanrıçalar bile koruyamazlar. Liderin kopan kolunun yerine, ‘Göğü Tutan Tanrıça’ hazretlerinin mucizesi sayesinde yeni bir kol bitmiş. Bundan böyle, bir diğer grup –genç dahi Stephen Klose’un ekibi– durumu keşfetmek için yola çıkacak sanırım. Yüksek seviyeden bir ekibi yok eden bir Cisimsiz Mahluk söz konusu ise, o canavar hakkında bilgi toplamak lazım.”

Ah, okulumuzun iftihar kaynağı dahimiz de onlarla demek ki… ‘Halif Birlikleri’nin seçkin üyeleri arasında bile gelecek vaadeden bir genç olarak görülüyordu, herif.
“Ama, herşeye rağmen Beş Kutsal Kilise’nin güçleri arasında ‘Gök’ün üstün konumu sarsılmış değil. Labirent araştırmaları ve Kutsal Emanet toplamaya gelince ‘Göklerin Halifleri’nin başarı kaydı, diğer üç birliğin, elbette şimdilik boş duran ‘Ay’ birliğinin de üstündedir. Büyük bir değişiklik olmadı yani.”

“Şimdilik bundan fazlasını söyleyemem…” diye ilave edip ağzını kapattı rahip. Yuuki teşekkür edip kiliseden çıktı.

“Beş Kaidenin taçrıçaları ele ele verip kenti muhafaza ederler.” derdi Beş Kutsal Kilise’nin öğretisi. Ancak, tanrıçalara bağlı sayılan araştırıcı ekipleri, yani ‘Halif Birlikleri’ arasında rekabet duygusu çok şiddetliydi. Bu rekabetin etkisi, Kutsal Emanet alınıp satılan kent pazarına da uzanıyordu. Mesela, güçlü bir Halif Birliği ile büyük meblağlı alışveriş yapan tüccarlar birbirleri ile fiyat düşürme savaşına girişirdi. Falanca Halif Birliği şu fiyata Kutsal Emanet almış diye bir söz yayıldı mıydı, ona rakip Halif Birlikleri daha iyi fiyat teklif etmeye başlardı.

Halif Birliklerinin ne yaptığını bilmek her zaman faydalıydı, Yuuki normalde de hep onlara dair sözlere kulaklarını dört açardı. Ama şimdi, Kilise’ye dedikodu dinlemeye gitmesindeki amaç başka türlüydü.

“Bir ekibin ölü vermesini saymazsak, ‘Halif Birlikleri’nde göze batan bir telaş yok. Demek ki beş kutsal mabedin hiçbirinde değişen bir şey yok…”

Bu, Beş Kaidenin tanrıçalarının yerli yerinde, sıhhat ve afiyette olduğunu gösterirdi.  Lakin, Tina’nın tanrıçalara has kabiliyetlere sahip olduğu da şüphesizdi. Öyleyse bu kız, neyin nesi oluyordu? Şimdi edindiği bilgiden yola çıkarsa, “Birkaç gün önce Labirent’te doğdum” diyen Tina’nın sözleri inandırıcılık kazanıyordu. Yeni doğmuş bir tanrıça… evvelce bilinmeyen bir altıncı tanrıça.

“Henüz kesin bir yargıya varamayız, ama eğer öyle ise…” Mırıl mırıl mırıldanarak meydana döndü, etrafına bakındı. Tina’yı hiçbir yerde göremedi.

“Hay şu salak…” Yuuki öfleyerek, kızı aramak üzere hızlı adımlarla yürümeye başladı. Saat öğleydi, meydan da öğle vaktine yakışacak kadar işlekti. Nereye gitti acaba? Bir tanrıçanın dikkatini en çok ne çeker? Yiyecek bir şeyin kokusunu aldı da işportacılara mı takılıp kaldı; yoksa, acaba… diye düşünüyordu ki, Yuuki ardından gelen bir takım alkış sesleri ve tezahüratlar işitti. Durakladı ve topuklarının üstünde döndü.

Çok büyük bir insan kalabalığı gözüne çarptı. Bu… çocuklara yönelik bir kukla gösterisi değil miydi? Bir adalet savaşçısını sahneye çıkmış, kötü adamları kılıcıyla biçmek üzereydi galiba.

“Çok güçlü! Çok güçlü görünüyor! Başrol bu mu?”
“E, evet, ‘Kar kılıcının kralı’ diyorlar ona.”
“Hmm, nasıl bir adam peki?”
“Onlarca yıl önce ‘Tacında Ay Parlayan Tanrıça’ya Silahşor olarak hizmet etmiş, kar gibi beyaz bir kılıç kullandığı için bu ismi almış. Çooook güçlü, ama çok da asil gönüllü, zayıflara karşı merhametli, tehlike ne kadar büyük olursa olsun adaletten asla ödün vermeyen…”

Tina’yı, kafasının ardından tanıdı. Yanındaki bir kıza kukla tiyatrosunu açıklattırıyordu. “A, bu bizim öğrencilerden biri yahu.” Yuuki hemen o tarafa doğru yürüdü.

“Ama abla, doğrusu senin Kar Kılıcı’nın hikayesini bilmemen çok tuhaf.”
“Ya, çünkü birkaç gün önce doğdum ben.”
“Birkaç gün önce mi?”
“Öyle. Labirentte… aay!” Sözü, Yuuki kafasını yumruğuyla tak diye dürtünce yarım kaldı.
“A–aaa. Yuuki öğretmenim?”
“Çırağım sana sıkıntı çıkardıysa kusura bakma, Kaiya. Sana bekle demedim mi ben? Yürü, gidiyoruz.”
“E, en azından birazcık daha…”

Yuuki, itirazlarına kulak asmadan Tina’yı kolundan çeke çeke götürdü. Kızın elini, ancak kukla tiyatrosunun etrafında halka olmuş seyircilerden sıyrıldıkları zaman bıraktı.

“Halbuki ne kadar ilginç bir gösteriydi…”
“………”
“Neye sinirlendin, Efendi? Tanrıçayım diye bir söz ağzımızdan çıkmadı ki.”
“Pekiyi Ben birkaç gün önce doğdum gibi acayip şeyler söylersen, her tür şüpheyi üstüne çekmez misin?”
“Eeeeee…”
“Normal insanlar, doğumlarından sonraki günlerde bebektirler. Bu kadarından olsun haberin vardır ya? Ağzından aptalca laflar kaçırma! Ayaklı bir risk faktörü olduğunu anla artık. Düş önüme, gidiyoruz.”
“………”

Tina hiçbir şey söylemedi. Yuuki, sinirini atmak için derin bir of çekip, yürümeye koyuldu. Birden giysisinin kolu, yeninden çekiştirildi.
“Be, bizi terk etmek istiyorsun artık, öyle değil mi?” Tina gülümsüyordu. Ama kendini çok zorlayarak gülümsediği için, çehresi büsbütün acı bir ifade almıştı.
“Ne?”
“A, anlıyoruz. Tanrıça Tina’ya yardım etmek, alelade bir insan için fazlasıyla ağır bir yük. Ka, kaçıp kurtulmak istemen doğaldır.” Yuuki, kolunu tutan elin titrediğini duyumsuyordu. Ağzıyla başka türlü konuşsa da, Tina çok ama çok korkuyordu.
“Ö, önemli değil. Tina, merhameti bol bir tanrıçadır. İnananı, yükünün ağırlığına dayanamayıp pes etse bile. Sen kaçsan da, biz seni kınamayız.”
“………”
Yuuki, bir süre söyleyecek söz bulamadı. “Ah, demek öyle.” Biraz anlıyordu artık. Her ne kadar gösterişli davransa da, bu kız herhalde ta en başından beri korkuyordu. Doğalı henüz birkaç gün geçse de, kalbi bir bebeğin kalbi değildi. Yalnızlığın acısını ve zorluğunu yeteri kadar idrak edecek bir durumdaydı: Tek başına, tanımadığı bir dünyaya fırlatılıvermişti. “İnananımız” ve “Efendi” gibi sözcükleri kullanmakta bu kadar inat ederek, başkalarıyla olan ilişkilerini bu şekilde tanımlıyordu. İnsanlarla –daha doğru Yuuki ile– kurduğu bağda biraz olsun güven hissi, korkularını gömüp kurtulacağı bir yer arıyordu. Yuuki derin bir nefes çekip ağzını açtı:

“Kusura bakma, fazla sert konuştum.”
Tina, bu sözcüğü hiç beklemiyormuş gibi, nemlenmiş gözlerini kırpıştırdı.
“Tüccarlar yaptıkları anlaşmalara büyük önem verirler. O yüzden kimseyi yol ortasında bırakmayız. Eh, kontratımız geçerli olduğu sürece bana ‘İnanan’ da diyebilirsin. Ama unutma sakın: Sadece inananın değil, Efendin de benim. Bu sebeple… ağzımdan çıkan her lafa kesinkes itaat edeceksin. Tıpkı inananına cevap veren iyi bir tanrıça gibi. Anlaşıldı mı?”
“Hı – hı!”

Demin ağladı ağlayacak gibi görünen Tina’nın ifadesi şimdi aydınlanıvermişti. Gözlerini hışır hışır oğuşturdu, duygularına hakim olamadığını açık eden bir ses tonuyla ilan etti: “Tina iyi bir tanrıça olacak! Efendinin sözünü dinleyecek! O her ne derse desin!”
“İyi, öyleyse bu mevzu burada kapanmış demektir.”

Yuuki, Tina’nın başını okşadı. Kız, gıdıklanmış gibi gözlerini kıstı. “Kukla tiyatrosu hep oynatılır buralarda. Daha sonra seyretmeye gelebilirsin. Haydi, dönelim artık.”
Tina, Yuuki’nin yenini tuta tuta, uslu uslu onun yanında yürüdü. “Şey, Efendi…”
“Ne oldu?”
“Çok... ünlü müdür? Deminki kukla tiyatrosunun hikayesi…”
“Öyledir ya. ‘Kar Kılıcı ve Karanlık İblis’in Hikayesi’ diyorlar ona. Çok popüler  bir oyun. İlgin varsa, Franca’ya filan rica edersin seni seyretmeye götürürler. Franca da çok severdi böyle şeyleri.” Hafıza kaybı diye bir hikaye uydurmuştu nasılsa, Tina Franca’ya tuhaf sorular sorsa da kuşkusunu uyandırmazdı.

Silahşorlerin ve tanrıçaların, ayrıca efsaneleşmiş araştırıcıların serüvenleri, sık sık tiyatro oyunlarının ve hikaye kitaplarının melzemesi olurdu. Kilise, halkın bilinç düzeyi yükselsin diye, bu tür sanat eserlerini desteklemeye bütçe ayırır; onların daha geniş kitleye ulaşmasını sağlardı. Kukla tiyatrosu da kentin şurasında burasında sahneleniyordu, isteyen hangi gün olsa kuklaları izleme fırsatı bulabilirdi. Ağzından: ‘Ben biliyorum, olaylar aslında öyle olmamıştı’ diye bir laf kaçırmadığı sürece, tiyatro izlemenin Tina’ya da faydası dokunurdu.

“Efendi… bizimle beraber izlemeye gelmeyecek misin?”
“Ben mi… eee, pek ilgimi çekmez öyle şeyler.”
“Demek öyle…” Tina böyle dedi ve üzgün üzgün gülümsedi.

* * *

Ondan sonraki birkaç gün hiçbir fevkaladelik yaşanmadan geçti. Yuuki ile Tina’nın araları her geçen gün biraz daha iyileşiyordu. O günlerde yaşanan bir olay, Tina’yı daha dikkatli ve uslu yapmıştı.

“Esasında, mantarlar yetişmek için nem ve gölge ister.” Yuuki, bir dağ yolunda yürürken bir yandan da Tina’ya bir şeyler öğretiyordu. “Zehirli olanları, şifalı olanları, yenilebilenleri, türlü türlü çeşitlerini, bakarak ayırt etmek hayli güçtür. Mantarlar o yüzden para ederler zaten. Herhalde, şifalı otları ve meyvesi yenen ağaçları öğrenmen daha kolay olacak; o yüzden önce… ne oldu?”

Zorlanarak da olsa peşisıra yürüyerek gelen Tina, nihayet kuvveti bitmiş olacak ki toprağa çöküp kalmıştı. “Tü.. tüc.. car… lar…” Söylediği sözcükleri, derin derin aldığı nefeslerin arasına sıkışıtırıyordu. “Da… dağlara…  tır… manır mı?”
“Dağlara tırmanmak ille de şart mı diye mi soruyorsun? Eh, normalde gerekli değildir. Fakat benim dükkanımda, biraz ayak oynatıp kendi malını kendin bulmak prensibi işler. Haydi, biraz gayret göster bakayım.”

Dükkanda sadece pahalı Kutsal Emanetler değil, araştırıcılık için lazım gelen tüketim malzemeleri de satardı. Hatta, satış rakamlarına bakılırsa esas gelir kaynağı o tür mallar sayılırdı. En çok talep de, kanama durdurucu ilaç, sargı bezi türünden şeylere idi. Araştırıcı ekiplerine genellikle şifa büyüsünden anlayan birisi eşlik ederdi; ama Tanrıların İncisi israf olmasın diye hafif yaralara ilk yardım çoklukla ilaç ve bandaj ile yapılırdı. Satılacak şifalı otları, ilaç hammaddelerini Yuuki bizzat toplardı; masraflarını böylece asgariye indirir, dolayısıyla kârını da bollaştırırdı.

Şifalı otlar ilminin temellerini öğreteyim, diye Tina’yı da dağa getirmişti ama… görünüşe göre kızın beden kuvveti buraya kadardı.
“Madem öyle… biraz mola verelim!”

Yuuki böyle der demez, Tina cevap bile vermeden matarasını ağzına götürdü. Akranı gibi göründüğü kızlarla kıyaslanırsa epeyce narindi anlaşılan. “Eh, kim olsa alışmadığı bir işe başlayınca çabuk yorulur. İlk başlarda bilgisi de yaptığı işe yetişmez. Tabii bir şey bu. Acelemiz yok. Dinlene dinlene gidelim.”

Soluğu nihayet yatışmış olacak ki, Tina oturduğu yerden konuşmaya başladı:
“Efendi de, ilk başta böyle mi olmuştu?”
“Hiç olmazsa fiziksel kuvvetim biraz vardı. Ama bitkiler hakkında zırnık kadar bilgim yoktu. Ustamdan epey tokat yemiştim.”
“Usta mı?”
“Tabelada ‘Boris’in Dükkanı’ yazıyor ya… eskiden, Boris diye bir amca bakıyordu dükkana. Kimi kimsesi olmayan bir serseriyken bu dağlarda yığılıp kaldığım gün beni, şifalı otlar toplamaya çıkmış Boris amca kurtardı.”

Üzerinden beş yıl kadar geçmişti. O gün adam, yaşına hiç uymayan bir kuvvet gösterisi yapıp Yuuki’yi sırtlanmış, dükkana kadar getirmişti.

“O günden sonra ben onun çalışanı oldum, dükkanda iş güç öğrendim. Acayip katı bir ihtiyardı, bana ikide bir bağırıp çağırırdı ya… gene de minnet duyuyorum ona.” İhtiyar bir bakıma, doğru dürüst ve insan gibi nasıl yaşanacağını kafasına vura vura belletmişti.

“O adam, şimdi ne…”
“Vefat etti, iki yıl önce.” Muhtemelen, beynindeki damarlardan birinde araz(belirti) çıkmıştı. Günün birinde apansızca, kusarak baygınlık geçirmiş, bir daha da gözlerini açmamıştı. Birkaç gün sonra da soluğu durmuştu. Acı çekmemiş, ölüm korkusuna maruz kalmamıştı; herhalde iyi talih denebilirdi buna.

“Dükkanla stoktaki mallar bana miras kaldı. Ne var ki, hiç de ihtiyar kadar iyi iş yapamıyorum. Boyum uzadı gövdem büyüdü ama, büyük tüccar olamadım daha. Bu alemde daha acemi sayılırım.”
“Anlaşıldı. Demek ki insanlar bu şekilde, yarattıkları şeyleri miras alıyorlar.”

Tina yüzünde uysal bir ifadeyle bir şeyler mırıldandı. İki üç kez derin nefes alıp verdi, sıçrayıp ayağa kalktı. “Haydi bakalım, Efendi. Tina artık dinlendi. Bugün zirveye kadar gidecektik değil mi? Bir an evvel yola koyulalım.”
“Eh, buna itirazım yok ama…”
“Hııı?” Tina ayakta sallanıyordu. Aşağıdaki bataklığa dosdoğru inen bir bayırın yanındaydılar. Tina minyon gövdesiyle o yana yalpaladı, adımını bomboş havaya doğru attı –gövdesi boşluğa gitti gidecekti. Fakat düşmedi.

“Birden kalkarsan gözün kararır tabii.”
“A!”
Yuuki, sol eliyle Tina’yı belinden kavramıştı. Düşmek üzereyken kolunu dolayıp kızı yakalamıştı. Durdukları yer güvenli değildi ama, Yuuki denge duygusunun keskinliği sayesinde kendi ağırlığını da kızınkini de tartabilmişti.

“Nefesin ve nabzın düzene otursa da, vücudunun harcadığı enerji öyle kolay kolay geri dönmez. Sırf kendini iyi hissettin diye kendine fazla güvenme. Bu hem dağda yürürken, hem de Labirent’i araştırırken geçerli temel bir kuraldır.”

“Di– Dikkat ederim.” Tina, yanakları biraz kızararak devam etti: “A, ama düşsek bile Kutsal Kalkanımız var, o yüzden yara almayız ki! Tina bir tanrıça sonuçta!”
“Bu bayırı çıkacak kadar kuvvetin var mı da konuşuyorsun?”
“Ö– öyle olsa bile…”
Tina aşağılarda, çok aşağılardaki manzaraya gözlerini dikti ve üzerine bir ürperti geldi.
“He–her neyse tırmanmaya devam edelim, Efendi! Bu– burası yüksek ve ür– ürkütücü…”
“Daha yükseğe çıkmasak bile göstereceğim şeyi buradan görebiliriz belki. Ah, işte şura!” diye Yuuki, Tina’nın sözünü kesip uzaklara baktı.

Ufuk çizgisi görünüyordu. Ve gökyüzü ile yerin arasında, kara bir sisi andıran bir şeyler kımıl kımıl hareket ediyordu.
“Büyük Yutan…”
“Ne olduğunu biliyormuşsun.”
“Hı–hı. Önüne çıkanı yuta yuta ilerlemeyi sürdüren bilinçsiz bir hiçlik. Sihirli bir engel çekip onu Kemirme yapmaktan alıkoymak, Tina gibi tanrıçaların görevlerinden biri.”

Solitus kentinin ve kent civarında tarım yapan köylerin toplam nüfusu, kabaca iki yüz bindi. Doğuda ve kuzeyde dağlar, güneyde ova vardı; batıda ise, nehir boyunca giderseniz, denize varırdınız. Her yandan, kent merkezine gitmek yürüyerek üç gün kadar sürerdi. Ve yer altında, dibi var mıdır bilinmez Büyük Labirent uzanıyordu.

Dünyanın tamamı, bu kadardı işte.

Bunun dışında, geriye tek kum tanesi bile kalmadan her şey, “Büyük Yutan” tarafından yutulmuştu. Efsaneler öyle söylüyordu. Tanrıçalar şehri koruyordu, kelimenin tam anlamıyla: Onların kurduğu savunma engeli sayesinde, Büyük Yutan’ın ilerleyişi önleniyordu.

Araştırıcıların, bilhassa “Halif Birlikleri”nin başlıca mevcudiyet sebebi de buydu.  Onlara Kutsal Emanet adanmasaydı tanrıçalar Kutsal Güç elde edemez, zamanla mucize gösteremez hale düşerlerdi ve engelin devamlılığını da sağlayamazlardı. İlaveten, bu kuşatılmış bölgede yiyecek üretmek gitgide zorlaşır, doğal felaketler ve bulaşıcı hastalık salgınları hızla insanları mahvoluşa götürürdü. Bunu mucizelerin gücü ile engellemek, yaşam alanına istikrar getirmek de tanrıçaların göreviydi. Tabii ki bunun için de Kutsal Güç, yani Kutsal Emanetler gerekliydi.

Mucizelerde kullanılıp tüketilen Kutsal Gücün, tekrar Kutsal Emanet biçimine bürünüp Labirent’e döndüğü söylenirdi. Bu gerçek miydi, değil miydi kesin bilmenin yolu yoktu; ama araştırıcılar yıllardır var güçleriyle topladıkları halde Labirent’in Kutsal Emanetleri tükenme belirtisi göstermiyordu.

“Ve tanrıça, bir gün gelecek  Büyük Labirent’in ucundaki yeni bir dünyaya, siz insanoğullarını götürecek.” diye mırıldandı Tina.

Ağır ağır yokolan bu kapalı dünyadan kaçmak. Efsaneye göre Labirent’in tam ortasına ulaşılabilse, bu kaçış mümkün olabilirdi. Yani, Labirent’in kendisi bir yerlere açılan bir nevi kapıydı. ‘Bab–ı Ali’ diye adlandırılması da bundan ötürüydü.

Araştırıcıların gayreti, insanlığın ölüm kalım meselesi adına idi.

“Tina herkesi kurtarmak zorunda. Tanrıçalar bunun için var.”
“Eh, Kutsal Gücün sıfırsa bir şey yapamazsın.”
“Hı–hım.”
Yuuki, kızın hafif gövdesini çekti, Tina’yı bayırın üstündeki dağ yoluna geri getirdi.

“Önce iş yapmayı öğreneceksin. Dükkanın kâr elde etmesine katkı sağlarsan, sana Kutsal Emanet veririm. O yüzden… azimle para kazanmaya bak!”

<<<Bölüm 2, Kısım 1

{ 3 yorum ... read them below or Comment }

Sohbet

Yeni Bölüm Geldiğinde Haberin Olsun

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Copyright © 2013 Aozora Çeviri Grubu - Powered by Blogger - Designed by Johanes Djogan